Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
188
 

Sima'nın Hikayesi

Sima'nın Hikayesi
 

     Oldum olası ıhlamur ağaçlarını çok sevmişti Sima. Kapısında ona her daim çocukluğunu hatırlatacak olan dede evinde uyumaksa en sevdiği şeydi. Çoğu insana gereksiz gelebilecek bir bilgi olan, ıhlamur ağaçlarını araştırmak için,  şehir kütüphanesinde tüm öğleden sonralarını geçirmiş ve ıhlamur ağaçlarının Avrupa’da, eskiden birçok köyün merkezinde bulunduğunu; köy mahkemeleri de merkezde bulunduğu için, ıhlamurun mahkeme ağacı olarak da bilindiğini öğrenmişti.

  O sabah, camdan giren ıhlamur yapraklarının kokusuyla uyandığında,  merdivenden telaşla gelen ayak seslerini duydu. Merakla kapıya yöneldiği sırada, hızla açılan kapıdan babaannesi girmişti bile.

  -“Özeli bile kazanamamışsın” Dedi babaannesi.

 Doğru ya! Bugün üniversite giriş sınavlarının sonuçları açıklanacaktı. Tek hayali olan konservatuara gitme isteği çöpe atıldığı için, çoktan vazgeçmişti ummaktan. Onun için önce ne demek istediğini anlamadı babaannesinin. Sonra hatırladı; çocukları için yapamayacağı şey olmayan annesinin kenara koyduğu üç beş kuruş para sayesinde özel üniversiteye gitme kararı almıştı.

Aslında aldığı puanla tam da istediği bölüme gidiyordu ama çevresindeki herkesin o bölüme gidip aç kalacağını, boşuna dirsek çürüteceğini söylemesinden, artist mi olacaksın başımıza… Cümlelerinden sonra mahalle baskısına yenik düşerek, en sevdiğim şey kitaplar ve çocuklar… Onlarla bir arada olurum en azından hayatımın bundan sonraki kısmında, diye düşünerek çalışmaktan zevk alacağını düşündüğü başka bir alan seçmişti. Fakat gel gör ki babaannesi şu an karşısında durmuş, parayla bile(!) umutlarını elde edemeyeceğini söylüyordu.

  Hızla alt kata indi Sima. Babasını arayarak durumun doğru olduğunu öğrendi.

Şehirdeki eve geldiğinde ise çoktan bütün ümidini kaybetmişti. Tek gerçek dostunun, en sevdiği kitabın kahramanı Küçük Prens olduğuna inanan Sima, kendini yine kitaplara vermişti.

       Bu sefer bir şeyler değişmeliydi. Neden bütün arkadaşları üniversiteye gitme sevinci yaşarken o böyle üzülüyordu.Tabi ya, zamanında  ders çalışmak yerine bütün zamanını tirad okumalarına, oyun çalışmalarına ayırmıştı. Şimdiyse okuduğu tiradların kahramanlarıyla dertleşecek kadar yalnız hissediyordu kendini…

      Birden aklına, mezuniyet gecesinde ona aşkını itiraf eden sınıf arkadaşı Cemil geldi. O gece Sima’yı, sohbet etme bahanesiyle bir kenara çağırmış; Sima’ya karşı arkadaşlıktan öte duygular beslediğini söylemişti. Simaysa çok şaşırmış ve Cemil’e karşı hiçbir zaman arkadaşlıktan öte duygular beslemediğini söylemişti Çünkü ona karşı bu zamana kadar duygusal anlamda bir şey hissetmemiş, onu hep arkadaşı olarak görmüştü.

Cemil’e, aralarında bir şey olamayacağını söylemişti. Şimdiyse içine düştüğü boşlukta debelenirken anlamsız düşünce ve duygular içindeydi. Acaba Cemil nereyi kazanmıştı?

  Dayanamadı, merakına yenik düşerek telefona sarıldı. Telefon çalarken , Sima yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyordu. Kendine gelip telefonu kapatmaya karar verdiği sırada Cemil’in çocuklukla ergenlik arasına sıkışmış, daha çok büyük adamlar gibi konuşmaya çalışan sesini duydu.

-Simağğğğğ

Hep böyle konuşurdu Cemil. Geniş geniş. Nereden bulaşmıştı şimdi. Okulda sadece merhabalaşıp, hal hatır sorduğu Cemil’e. Fakat bunları düşünmek için çok geçti.

-Alo, Cemil

-Simağğğ sensin değil mi?

-Benim Cemil, nasılsın? Diye sormak istedim. (Aslında nasıl olduğun umrumda değil, sadece düşüşe geçen egomu biraz olsun tamir edebilirim diye aradım seni) Diye düşünüyordu bir yandan da.

-Simağğ, inanamıyorum. Biliyordum beni arayacağını. Biliyor musun ben Tıp Fakültesini kazandım.

Hay Allah. Sen de mi kazandın Cemil! Sima’ya sorma fırsatı vermeden, onu bununla etkileyebileceğini düşünen Cemil atak davranmıştı.

-Senin adına  sevindim Cemil. İyi o zaman, görüşürüz.

-Simağğğğ , görüşürüz demek için mi aradın. Sen ne yaptın?

-Bir şey yapmadım Cemil, hiçbir şey yapamadım. Deyip, telefonu suratına kapattı Cemil’in.

Kapattıktan hemen sonra telefon çalmaya başladı. Cemil arıyordu tekrar. Üstelik telefon annesinindi! Çünkü Sima’nın henüz cep telefonu yoktu. Hemen telefonu meşgule aldı. O sırada olmayan alacaklı ev sahipleri gibi biri zili çalıyordu.

Bak bunu da unutmuştu. Ailecek  kendi evlerinin ziline; alacaklı gibi zile basar, yüksek sesle konuşur, kahvaltıda öğle yemeğinde, öğle yemeğinde ise akşam yemeğinde ne yemek yapılsa diye düşünen bir aileydi onlar. Yaraları olmuştu tabi her aile gibi ama birbirlerine sarılarak kabuk bağlatmayı bilmişlerdi o yaralara. Dokunsallardı. Birbirlerine kızıp bağırsalar da hemen ardından gidip sarılmayı ve özür dilemeyi bilirlerdi. Belki bundandı Sima’nın bu duygusallığı.

  Annesi gelmişti işte. Cemil 52. kez arıyor, zilse hiç durmadan çalıyordu. Hızla telefonu kapattı ve otomatiğe bastı. Kapıyı açtığı gibi odasına gitti. Çünkü yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utandığı, ne yapacağını bilemediği ve heyecanlandığı zamanlarda kıpkırmızı olurdu yüzü Sima’nın. Tabi bunu en iyi arkadaşı, annesi onu görür görmez anlardı. Onun içindi koşar adım odasına gitmesi…

   Tabi annesi eve girer girmez;

_-Sima, kızım nerdesin? Diye ona sesleniyordu. Duymazdan gelmeli, uyuyormuş gibi yapmalıydı. Annesinin onu bu halde görmemesi gerekiyordu.

Birden yorganın üzerinden çekildiğini fark etti. Tabi Sima numara yapmaya devam etmeyi denedi ama annesi, Numara yapma, uyumadığını biliyorum. Ne oldu anlat kızım?

 Diye çoktan yatağın köşesine oturuvermişti.

Sima mecburen kalktı tabi. “ Yüzümü yıkayıp geliyorum anne” Diyerek annesinin ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini görmemesi için yere baka baka lavobaya gitti. Odaya döndüğünde annesi bıraktığı yerde onu bekliyordu.

-Bütün arkadaşlarım üniversiteye gidecek. Bense boş boş bir yıl daha geçireceğim. En iyi ihtimalle bir dershaneye gidip tekrar sınava hazırlanacak, tekrar aynı şeyleri yaşayacağım anne. Dedi Sima.

-Üzülme kızım, umut hep vardır. Sen iyi düşün, iyi olsun. Elimizden gelen her şeyi yapacağız.Diyen annesi her zaman olumlu, hayata karşı dik durmasını bilen ve küçük şeylerden mutlu olmayı kendi kendine öğretmiş; çalışıp çabalayarak bu güne gelmiş bir kadındı.

-Hadi gel birlikte fasulye kıralım, dedi annesi. Sima annesi bu tür duyguların altından nasıl da kolayca çıkabiliyor hemen diye çok merak etmişti hep fakat bunu öğrenmesi için biraz daha büyümesi gerekecekti. 

-Yok anne, ben sana yardım etmezsem kırılır mısın bana ?

-Kırılmam kızım da böyle odada yalnız başına oturma, bari gel içerde yanımda dur. Telefonumu gördün mü bugün, evde unutmuşum.

Boynundan başlayan sıcaklık Sima’nın yüzüne hücum etmeye başlamıştı. “Gördüm anne, yılan oynarken şarjı bitti. Biraz sonra takarım şarja” Diye geçiştirmeye çalıştı.

Annesi,”Tamam kızım, biraz şarj olduktan sonra bana getir olur mu? Teyzeni arayayım.Hadi sen de burada yalnız başına durma içeri gel. Bak soğuk hem burası. İçerde sıcak sıcak otururusun sobanın yanında.”Diyerek mutfağa yöneldi.

   Sima, banka müdürü bir baba ve belediyede memur olarak çalışan annenin üç çoğundan en büyüğüydü. Ablaydı yani. Ona hep büyük olduğu için alttan alması, kendinden güçsüzlere yardım etmesi öğretilmiş; sebepsiz yere hep gurur duyulmuştu onunla sırf her sene boy attığı ve büyüdüğü için. Dededen kalma bir evde oturuyorlardı. Çocukluğundan beri her dediği yapılamasa da anne babası diğer çocuklarının olduğu gibi onun da iyi bir eğitim alması için çalışıp durmuşlardı. Onu, İngilizce eğitim alsın diye özel bir lisede okutmuş, Sima’nın  iyi bir insan olması için elinden geleni yapmışlardı.

İyi insan olmuştu fakat iyi bir insan olmak yeterli miydi bu hayatta? Bunları soruyordu şimdi Sima kendine. Telefonu tekrar açmaya karar verdi. Açar açmaz da Cemil’in mesajlarını gördü. “ Simağğ ne oldu? Simağğ lütfen yapma böyle. Simağ bize bir şans ver. Simağğ lütfen telefonu aç …”

Bunun gibi tam 35 tane mesaj vardı. Bazılarını okumadı bile. Bir an önce mesajları silmeye çalışıyordu, annesinin görmemesi için. Eğer şimdi telefonu annesine götürürse muhtemelen Cemil aradığında annesi açacaktı. Onun için en iyi Cemil’i arayarak, içinde bulunduğu boşluktan dolayı onu aradığını ve bir daha birbirlerini aramamaları gerektiğini çünkü Cemil’e sempati duymak bir yana zaman zaman bazı hareketlerinden rahatsızlık duyduğunu  dürüstçe söylemekti.

Fakat bazen hissettiklerinin tam tersini yapabiliyor insan, öyle değil mi?

Telefon çalarken nedense kalbinin hızlı hızlı attığını hissetti. Niye heyecanlanmıştı ki şimdi boş yere?

-Alo, Simağğğ

-Benim adım Simağğğ değil Cemil, Sima

-Tamam işte ben de öyle diyorum. Neden telefonu suratıma kapatıp bir daha açmadın? Ben seni seviyorum Simağğ.

Simağğ bir dondu kaldı. Sevmek mi! Sevgi onun için içi kolay kolay doldurulabilecek ve her önüne gelen karşı cinse karşı hissedilebilecek bir şey olmamıştı hiç.

-Cemil istersen ona sevme demeyelim, hoşlanma daha uygun galiba.

-Hayır Simağğ. Ben seni seviyorum hatta sana aşığım.

Sima bugün hayatında hiç duymadığı şeyleri duyuyordu Cemilden. Daha önce ona arkadaşlık, tabiri caizse çıkma teklif eden çok olmuştu ama o bu zamana kadar-platonik olarak hoşlandıklarından başka-  bir erkekle duygusal anlamda bir şey yaşamamış, bu zamana kadar kimse ona sana aşığım dememişti. Bir kitapta okumuştu, aşkın ömrü 3 yıldır diye. Onun için korkuyordu bu duygudan.

-Cemil, bak ben bugün seni…

-Simağğ, tamam senin şimdi kafan karışık herhalde istersen yarın buluşalım, olur mu?

-Yok, şey Cemil yarın buluşamayız. Sonra…

-Simağğ, lütfen. En azından arkadaş olarakta mı hiç değerim yok gözünde.

-Tamam Cemil buluşalım. Saat 1 Bulvar uyar mı?

-Uyar uyar. Simağğ, kendini üzme olur mu?

Cemil anlamış mıydı gerçekten onun hiçbir yeri kazanamadığını ve bu yüzden çok mutsuz olduğunu? Eğer Cemil, Sima’ya karşı duygusal bir yakınlık hissediyorsa uzun zamandır onu iyi gözlemlemiş olmalıydı. Yoksa Sima’nın duygusallığını nereden anlayabilirdi?

-Sima, ne yapıyorsun burada tek başına kızım?

Gelen babasıydı. Çocukluğundan beri onunla arkadaş gibi olmuş; her derdini, sıkıntısını hatta platonik aşkını bile anlatmıştı. Babası da onu hep dinlemiş, yönlendirmelerde bulunmuş ama en doğru kararın her zaman içinden gelen ses olduğunu söylemişti Sima’ya.

-Arkadaşımla konuşuyordum baba. Annemin telefon numarasını ona vermiştim de. Nasılsın diye sormak için aramış.

-Sen ağlamışsın, yüzün gözün yine kıpkırmızı olmuş. Hadi gel bakayım, diyerek sarıldı Sima’ya, hadi gel bir yüzünü yıkayalım.

Yüzünü yıkamak da onların ailesinde sıkıntılara mola vermekti, tıpkı babasının “ Bir çay demle kızım” dediğinde her şey için yeni başlangıçların çağrışımı olduğu gibi…

… ÇAY HENÜZ HER ŞEY BİTMEDİ DEMEKTİR…

UMUT ETTİKLERİMİZ, ONLARDAN TAM DA UMUDU KESTİĞİMİZ AN ULAŞIR BİZE… ELBETTE HEPİMİZ SABIR KONUSUNDA BİR EDMOND DANTES DEĞİLİZ FAKAT HAYAT HER ZAMAN HAK EDENE HAK ETTİĞİNİ SUNAR… ÖYLE DEĞİL Mİ?

Dershaneye başladım. Zaten belli ki üniversiteye gidemeyeceğim bu sene. Kendime yeni bir rota çizmem gerekiyor. Yoksa oturup akşama kadar Akademi Türkiye mi izlesem? Ne dersin? Yok, daha 18 bile olmadım en iyisi sosyal ortamlardan uzak durmamak. Ne yazsam sana bilemiyorum ki, içimde garip bir his var hani böyle mutlu olursun ama hop bir dönersin gerçeğe aslında tam olarak hissetmen gereken duygu bu değildir yaşanılanları göz önüne aldığında. Neyse be kank. Seni de yine trafoya bağladım değil mi? Sen patlamadan bugünlük konuyu kapatalım. İyi ki yazmayı öğrenmişim zamanında, yoksa en iyi dostumla dertleşemeyecektimJ

O gece günlüğüne böyle içini dökmüştü Sima. Zaten tek içini dökebildiği yer orasıydı. Dershaneye başlamıştı evet, her şey çok güzeldi. Dershane sahibi, müdürü, öğretmenleri babasının arkadaşlarıydı. Üstelik dershaneye kendine en yakın bulduğu kuzeniyle birlikte gidiyordu. Bu arada yurt dışında bir üniversiteye de ek kontenjan ile başvurmuş, sonucunu bekliyorlardı ailecek.

Birkaç gün sonra dershaneye gitmek istememeye başladı. Hala kabullenememişti üniversiteyi kazanamadığını. Dershaneye gitmediği o gün öğleye yakın telefon çaldı, telefonun ucundaki ses, “Tebrik ederim Sima, gidiyorsun. Kazandın.”

-Nasıl, nereyi kazandım?

- Öğretmenliği, öğretmen olacaksın. Türk Dili ve  Edebiyatı Öğretmeni.

Arayan başvurduğu üniversitenin temsilcisiydi. Ek kontenjandan yarı burslu bir şekilde seçtiği bölümü kazanacağını duyunca önce inanamadı Sima sonra, teşekkür ederim, deyip hemen annesini aradı-güzel haberi vermek için-

  Bavullar toplandı, Sima’nın kalacağı yurt ayarlandı. Kesinlikle güvenilir bir yer olmalıydı çünkü ailesinden çok uzakta olacaktı. Yani en azından ailesi böyle düşünüyordu. Sima düzenli bir kızdı. Hatta bu düzen takıntısını bazen obsesyon derecesine getirebiliyordu fark etmeden. Kıyafetlerini tek tek katladı. Okurum diye düşündüğü kitaplarını yanına aldı. Ayakkabılarını boyadı hatta kalemlerini bile sıraya koydu bakalım mutlu olacaklar mı oralarda yazacaklarımdan diye…

  Her şey çok çabuk olmuştu. Evraklar, bavullar…Otogara geldiklerinde fark etti Sima; bu şehre bir sonraki gelişinde eski Sima olmayacaktı. Belki aradan sadece birkaç ay geçmiş olacaktı ama o ailesinden ilk kez ayrı kalmanın burukluğuyla belki de olgunlaşacaktı biraz… Kardeşlerini çok özleyecekti sonra… Ona gitmeden önce sayfalarca mektup yazmış; bir amaç için onlardan ayrıldığını hatırlatmış, onu çok sevdiklerini söylemiş içine bir de çocukluktan kalma hep birlikte çekildikleri bir de fotoğrafı iliştirmişlerdi. Anne ve babası onunla geliyordu. En azından kalacağı yeri, hayatının bundan sonra beş senesini geçireceği şehri görüp onun iyi olduğundan emin olmak için  yalnız bırakmamışlardı Sima’yı.

 Otobüs yavaş yavaş otogardan çıkarken Sima bir yandan kardeşlerine el sallıyor bir yandan da hıçkıra hıçkıra veda ediyordu kardeşlerine ve çocukluğunun masum şehrine. Oysa bu şehre her veda edişinde bir kez daha gelecek ve hep yine gelebilmek umuduyla dua edecekti topraklarına ayak basar basmaz şükür dediği memleketine… 

HAYATIMIZIN NASIL GİDECEĞİ CESARETİMİZLE İLGİLİDİR. HAYAT, İNSANIN CESARETİNE GÖRE BÜYÜR VEYA KÜÇÜLÜR …

    Yolculuk bittiğinde üçü de bitkindi. 22 saat otobüs yolculuğundan sonra 2,5-3 saat de feribot yolculuğu vardı daha önlerinde. Otobüsten iner inmez etraflarını sarmıştı, Ağabey taşıyalım mı, Ağabey yardım edelim….” Babası , istemez, dedi. Sonradan öğrenecekti ki bu adamlar, otobüsten inenlerin bavullarını taşıyıp kafalarına göre belirledikleri ücretleri talep ediyorlardı. O kadar çok eşyası vardı ki Sima’nın, feribot kuyruğunda bir yandan sırada kalıp bir yandan da eşyaları idare etmek oldukça zor olmuştu. İyi ki varlar, hep yanımdalar, ne yapardım onlar benimle gelmese buralarda bir başıma? Diye düşünürken gümrük sırasında sıranın onlara geldiğini fark etti.

O güne kadar  lisede arkadaşları ve öğretmenleriyle üniversite gezisine katılmak hariç hiçbir şekilde anne ve babasının yanından ayrılmamıştı. Onlardan nasıl ayrılacaktı kimbilir…

-Kızım çayla tost aldım. İstersen sana portakal suyu da alayım, seversin sen.

Babasıydı konuşan. Daldığı derin düşüncelerden hızla sıyrılarak gerçek hayata dönmeyi dedi.

-Yok baba, portakal suyu alma. Çay yeter. Teşekkür ederim.

Feribot kimbilir kimlerin ruhunu dinlemiş olan denizde sallana salana ilerlerken onlar bir yandan yapacakları şeyler hakkında konuşuyor bir yandan da yemeklerini yiyorlardı.

 Adaya vardıklarında öğle olmuştu. Bu sefer valizleri feribottan indirme, gümrükten geçme derken nihayet taksiye binmiş yurda doğru yola koyulmuşlardı. Ne kadar da değişik bir yerdi burası böyle. Hiç Sima’nın doğduğu topraklara benzemiyordu. Gökyüzü birden boğdu onu. “Anne,  2 gün sonra gitmeyin birkaç gün daha kalın lütfen”, dedi annesine dönerek. Konuşuruz kızım, deyip etrafı merakla seyretmeye devam etti tabi annesi.

Yurda vardıklarında memnun kaldılar. Çünkü hem yurt hem ev gibiydi. Güvenliği vardı. 4 kişi kalacaklardı ama 2 odası, bir banyosu ve dört kişinin kullanımına açık ortak bir mutfak vardı. Küçük bir sorun vardı tabi annesine göre, o da odanın giriş katta olmasıydı. Sonradan kayıt yaptırdıkları için başka boş yer bulamamışlardı. Olsun bu sene burada idare eder, seneye belki kafa dengi arkadaşlar bulup bir eve çıkardı

KENDİMİZ DIŞINDA NEREYE KOŞARSAK ORASI HEP  GURBET OLUR BİZE…

 

 

Didem Moralıoğlu, Erhan Tigli bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Teşekkürler... Çok güzel kaleme alınmış...

Didem Moralıoğlu 
 12.12.2017 7:38
Cevap :
Sizden böyle güzel bir yorum alabilmek benim için çok değerli. Teşekkür ederim.  14.12.2017 0:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 146
Kayıt tarihi
: 25.09.17
 
 

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği mezunuyum. Çeşitli özel okullarda Türk Dili ve Edebiyatı/Türk..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster