Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
177
 

Sima

Sima
 

Moskova, 1991


Selim karşısında oturan kadının güzelliğinden uzaklaşıp anlattıklarına yoğunlaşmak istiyordu ama aylardır yaşadığı özlem buna izin vermiyordu. Sima'nın özenle seçtiği sözcükler yüreğine işlemeye başlayınca herşeyi unuttu. Yalnızca onun çizdiği resimler gözünde canlanmaya başladı. Sevdiği kadının kısa öyküsü aklında yavaşça belirdi.

 
İnsan çocukken dünyaya ne güzel bakıyordu. Annesinin ve babasının önünde açtığı güvenli dünya onu nasıl da büyülüyordu. Oysa gerçek hiçbir zaman o denli güzel olamıyordu.
 
Sima çevresindeki sorunları ne zaman fark ettiğini bilmiyordu. Önceleri kusursuz gibi gördüğü evi, okulu yavaş yavaş değişmişti. Annesini ve babasını her geçen gün biraz daha telaşlı ve üzgün görüyordu. Yalnızlığı ve sorunları onu Serge'ye biraz daha yaklaştırmıştı. Sevdiği adam olaylara çok daha gerçekçi bakıyordu.
 
"Merak etme" diyordu. "Tüm bu sorunlar geçici. Ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Dünya zaten çok değişti, eskisi gibi gidemez. Yeni bir yapılanma olacak. Annenin babanın durumu biraz kötüleşebilir ama biz iyi olacağız, merak etme. Sorunlar çabuk bitecek, fırsatlar büyüyecek, güzel, sağlıklı çocuklarımızı küçük evimizin bahçesinde büyüteceğiz."
 
Sima Serge'nin tüm bunları bildiklerine, yükselen iş çevreleri ve politik güçlerle yakın ilişkileri olan babasının söylediklerine dayandırdığını sanıyordu ama emin olamıyordu. Kuşku duymadığı tek konu kendi anne babasıyla birlikte geçirdiği günlerin artık sayılı olduğuydu. Serge'nin ailesi düşüncelerini değiştirmek ve günü kurtarmak için ne kadar istekli ve başarılıysa, onunkiler de o kadar katı ve kuralcıydı. Ölümü bile göze alacaklarından kuşkusu yoktu. Yine de içinde değişmelerin yavaş olması, fazla sorun yaşanmaması için bir umut taşıyordu.
 
Gelişmeler korktuğundan bile hızlı oldu. Duvarlar yıkıldı. Yirminci yüzyılın büyük ülkesi değişerek sorunlarıyla boğuşmaya başladı. Sevdiği, inandığı, saygı duyduğu annesiyle babasının düştüğü durum içler acısıydı. O koşullarda bile kendilerinden çok yaşamları altüst olmuş dostlarını düşünüyorlar, çözümler bulmaya çalışıyorlardı. Ama çabaları sonuç vermedi. Her gün tanık oldukları yoksulluk, özellikle belirli bir yaşın üzerindeki tüm dostlarını vurdu. Sima daha onlar yaşarken annesiz babasız kaldı. Geçmişte yapılan tüm yanlışlara karşın ödenen çok ağır bir bedeldi. Neredeyse bir kuşak, belki daha fazlası, düşünceleri, inançları, değer yargılarıyla yok oluyor, yıkılan taşlar öne geçmeyi ve başkalarını itmeyi bilenlerin elinde yeni yapılara dönüşüyordu.
 
Sima'nın çok eksiği olabilirdi ama toplumları ve tarihi iyi biliyordu. Annesi ve babası hep çok yoğun oldukları için fazla görüşememişlerdi ama birlikte olduklarında ona anlattıkları epey derin izler bırakmıştı. Yalnızca onları yitirdiğine değil, inandıkları geleceğin parçalanmış olmasına da üzülüyordu.
 
Ama yaşam durup düşünmesine izin vermedi. Ekonomik durumu oldukça kötü olduğu için okulu bitirene kadar Serge'nin ailesiyle birlikte oturdu. Serge evlenmekte acele etmiyordu. Bu yılların fırsat yılları olduğunu, iyi değerlendirmeleri gerektiğini, daha sonra çok güzel bir yaşamları olacağını anlatıp duruyordu.
 
Aileleri arasındaki fark bir anlamda Sima ve Serge arasında da vardı ama Sima onun gerçekte iyi bir insan olduğunu biliyordu. Sonuçta herkes kendi bildikleri ve düşünceleri doğrultusunda davranıyordu. Serge de "Başkaları fırsatları değerlendirirken biz niye bundan yararlanmayalım" diyordu. Artık okulu bitirmişti ve önündeki olanakları hızla genişletiyordu.
 
Son birkaç yılın hızlı gelişmeleri olmasa yaşamları nasıl olurdu? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceklerdi. Bunun düşüncesi bile Sima'nın içini acıtıyordu. Annesi ve babasını, onların yakınlarını, dostlarını yitirmeyecek, geleceğe daha güvenle bakabilecekti. Şimdi öyle yalnızdı k! Serge'den başka kimse yoktu yaşamında.
 
Serge daha mezun olmadan iş fırsatlarını değerlendirmeye başlamıştı. Okul bitince uluslararası ilişkilerini daha da hızlı geliştirmeye başladı. Evlilik konusunda acele etmiyordu, Sima'nın da buna karşı çıktığı yoktu. Nişanlısını seviyordu ama daha çok ilk gördüğünde beğendiği içten, temiz çocuktu aklındaki sevgili. Genç adamın yaşanan acıları yok sayan hırsı onu ürkütmeye başlamıştı. Serge'nin satın alma gücü arttıkça ilişkilerinin yıprandığı duygusuna kapılıyordu.
 
Durumun zenginleşen bir azınlık dışındakiler için pek iyi olmadığını biliyordu ama bunu tam olarak görmesi için okulu bitirmesi ve aylar geçmesi gerekti. Çok iyi bir eğitim almıştı, belki koşullar değişmese dünya çapında bir piyanist bile olabilirdi ama şimdi karnını doyurması bile kolay görünmüyordu. Serge onu teselli ediyordu. "Boş ver hayatım. İş bulup da ne olacak? Gelirimiz kötü değil. Kendi zevkin için çalarsın." Nedense bu sözler Sima'yı hiç mutlu etmiyordu.
 
Sima'nın artık bir gelecek planı kalmamıştı. Ne Serge'yle birlikte olmak, ne ayrılmak istiyordu. Bu koşullarda bir iş bulması da çok zordu. Ne yapacağını bilemiyor, zamanın bir çözüm getirmesini umuyordu.
 
Ama beklediğinin tam tersi oldu. İşleri çok artmış olan Serge Amerika'ya gidecekti. Yol ayrımı beklediğinden çabuk gelmişti.
 
Aklı, ortak geçmişleri, tüm olanlara karşın Serge'nin ona gösterdiği özen, onunla birlikte gitmesini gerektiriyordu.
 
Sima bunu çocukluğuna ihanet olarak gördü.
 
"Gidemem Serge" dedi. "Gidemem."
 
Başka bir şey de söylemedi.
 
....
 
Aylarca süren işsizlikten, girdiği krizlerden, yalnızlık ve umutsuzluktan sonra Türkiye'ye gelmiş, bir otelin restoranında piyano çalıyordu.
 
Aldığı para pek fazla değildi. Müşterilerin bazı katkıları oluyordu ama bu pek hoşuna gitmiyordu. Yine de iyi kötü bir yaşam kurmuştu kendine. Serkan'la tanışmasa belki geleceği daha da güzel olabilirdi.
 
Kendisinden birkaç yaş küçük olabilirdi bir ara neredeyse her akşam onu dinlemeye gelen bu yakışıklı, genç adam. Sevimli bir çocuk gibiydi, coşkulu ve abartılı hareketlerle alkışlıyor, bazı günler çiçek gönderiyordu.
 
Sima önce uzak durdu ama aşırı ve sürekli ısrar üzerine buluşmayı kabul etti. Düzenli görüşmeye başladılar. Yalnızlığı Sima'nın ilişkilerindeki sorunları görmesini engelledi. Serkan'ın da kimsesiz, çok yalnız olduğunu anlayamadı. Ona güvendi, birlikte bir yaşam kurabileceklerini sandı. Otelden ayrılıp onun evine taşındı.
 
Kısa sürede parasızlık gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Kendisinin pek bir birikimi olamamıştı. Serkan'ın durumu daha da kötüydü. Üstelik harcamayı ve borçlanmayı çok seviyordu. Kısa sürede yokluk içinde sıkışıp kaldılar.
 
"Ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu Sima. "Artık piyano çalarak para kazanmam zor."
 
Serkan'ın söylediklerine inanamadı. Daha fazla kazanmanın yolları olduğunu söylüyordu.
 
Sima önce şiddetle karşı çıktı. Ama yaşam karşısında ayakta durmayı bir türlü becerememiş bu iri görünümlü küçük çocuğa kızmayı da beceremedi. Borçlar ve riskler arttıkça bir çözüm bulması gerektiğini anladı. Daha önce çaldığı otele farklı bir amaçla gitmeye başladı. Kendisine istemediği hiç kimsenin yaklaşmasına izin vermedi. Ama bazılarına kapıyı tam kapamadı. Bir ilişki geliştirmelerine izin verdi, onlarla birlikte oldu. Verdikleri parayı da reddetmedi. Uzun süreli birlikteliklerden kaçındı. Yaşamlarının düzene girmesini, Serkan'ın kendisini toplamasını umdu.
 
İlişkileri beklenmedik bir biçimde koptu.
 
Serkan para kazanmayı hiç becerememişti. Sima buna kızamıyordu. İnsanların yaşamak için mutlaka başkalarına bir şeyler satmak zorunda olmalarını tüm çabasına karşın anlayamıyordu. Babasının çocukuğunda söyledikleri geliyordu aklına:
 
"Oralarda yaşamak için satmak gerek yavrum" diye anlatıyordu hep. "Sahip olduğunu, ürettiğini, bulduğunu, çaldığını, ne olursa olsun bir şeyleri satmak zorundasın, yoksa aç kalırsın" diyordu.
 
Sima çocuk sesiyle:
 
"Ama bizde kimse evsiz, aç kalmıyor, değil mi baba?" diye soruyor, sonra güzel bir söz etmiş olmanın kıvancıyla babasına bakıyordu.
 
Babası gözleri yaşararak onu kucaklıyordu.
 
Sima para kazanmanın yolunu bir türlü bulamayan bu sevimli çocuğa ne diyeceğini bilemiyordu. Yaptığı saçmalık olmasa belki ilişkileri daha da sürebilirdi.
 
Sima kendini pek iyi hissetmediği bir dönem evde kalmıştı. Serkan parasızlık ve borçların altında sürekli ezildiği için gitmesini istemişti. Epey direndikten sonra Sima çıkmış, uzunca bir süre dolaştıktan sonra boş dönmüştü.
 
Bir gün telefonu çalan Serkan bir süre konuştuktan sonra bara gitmesini söyleyince Sima şaşırmış, öyle herhangi birisiyle olamayacağını söylemişti. Genç adam ısrar edince çıkmış, daha oraya varmadan durumu anlamıştı. Her yerde resimleri vardı. Kimbilir bu işi ne kadar zamandır yapıyordu. Utancından yerin dibine geçmiş, usulca eve dönmüştü.
 
Serkan'ı bir daha görmek, onunla konuşmak istemiyordu.
 
"Kendine bir yer ayarlayıp git" demişti.
 
Bu ona söylediği son sözlerdi.
 
Selim gözlerinin niye yaşardığını anlayamadı. Keşke boğazına sarılıp öfkesini çıkarabileceği biri olsaydı.
 
....
 
Sima ucunda küçük bir çerçeve olan ince zinciri Selim'in eline bıraktı. İçindeki resmin kim olduğunu sormadı Selim. Genç kadın geçmişinin bir bölümünü onun ellerine bırakmıştı, artık Serge yoktu.
 
"Biliyor musun?" dedi Sima. "Elveda sözcüğü artık çok kullanılıyor. Ben yine de babama hoşça kal diyorum. Onu anladığımı sanıyorum. Bir gün, bir biçimde geri gelecek gibi geliyor bana. Hoşça kal diyorum. Elveda baba demiyorum. Hoşça kal diyorum. Hoşça kal baba, hoşça kal..."
 
Sima ağlıyordu. Selim ne diyeceğini bilemedi. Sarılmak, saçlarını, yanaklarını okşamak istedi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 246
Kayıt tarihi
: 08.01.12
 
 

1958 doğumlu. Mühendislik eğitimi aldı. Teknik alanda çalışırken kültürel konulara ilgisini sürdü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster