Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1054
 

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
 

Üniversite yıllarım üniversitede okuyan bir çoğumuzun hissettiği gibi yeniden dönmek istediğim yıllarım arasındadır. En önemli sebep geri dönmek için, anarşi ve hay huy içerisinde geçen yılları daha dolu yaşayabilmektir. Daha dolusu ne derseniz, madde madde sıralayacak durumlar olmasa bile sadece siyaset konuşulan bir dönemin eksik kalan parçalarını doldurmaktır amacım. Boydan boya dünyayı gezmek isterdim üniversite öğrencisi olarak. O tür imkanların var olduğunu bilmiyorduk, bir biletle tüm Avrupa’yı gezebileceğimiz mesela. Mesela öğrenci kamplarında dünya ile tanışabileceğimizi. Bu tür olaylara nedense hep kuşku ile bakmışız, yanlış yapmışız.

Öğrenci iken otostopla Türkiye’yi gezmek mümkündü, yapmak istedim yapamadım. Harun ve Yüksel adlı iki arkadaşım bu seyahati yaptılar ve hala anlatılır o seyahatin anıları.

O hayhuy içerisinde güldüğüm anılarım vardır, bazen de nasıl yaptım ben bunu dediğim. Her iki duyguyu yaşadığım bir anımı aktarayım.

Üniversite dördüncü sınıftayız, Yıldırhan İngiliz Filolojisinde okuyan bir kıza aşık, ben de kızdan hoşlanıyorum ama arkadaşımın aşkı muhabbeti nedeniyle duygularımı gizli tutuyorum, kız ve onun arkadaşları ile her fırsatta kafeteryada buluşuyoruz konuşuyoruz. Biz üst sınıftayız onlar henüz hazırlıkta bir nevi korumacılık. Yıldırhan bir gün bana “Oğuzkan şu kıza benden söz etsene” dedi. Ben de “olur mu git sen söyle” dedim ama ikna edemedim. Neyse, ikna oldum ve kızı buldum, “ bir şey söyleyeceğim gel bir çay içelim “ dedim. Kafeteryada sakin bir köşede konuşmaya başladım “Yıldırhan sana aşık ama açılamıyor” diye pat konuya girdim. Şaşırdı kızcağız, “ama ben ona ilgi duymuyorum ki” dedi, ben tam yarım saat Yıldırhan’ın zekasından iyiliğinden söz ettim. Kız ikna olmadı, konuşma sonunda “bak” dedim “Yıldırhan’a karşı görevimi yaptım, sıra bende ben de senden hoşlanıyorum” dedim, gülmeye başladı, “ sen ne biçim arkadaşsın” dedi “ ne biçimi var mı “ dedim “ kabul etseydin Yıldırhan’ı bu konuyu hiç açmazdım” dedim. Kızın şaşkın baktığını anımsıyorum, tabii ki kabul edeceği de varsa etmezdi bu durumda. Durumu benim teklifim de dahil Yıldırhan’a anlattım, önce kızdı sonra güldü. Kızla arkadaşlığımız hiç eksilmeden ve daha derin olarak sürdü. O güzel kız bir Amerikalı ile evlenip gitti, son gördüğümde fıçı gibi bir şey olmuştu. Benim bana benzer aşkını itirafta zorlanan arkadaşlarım vardı. Bizler kızları melek falan sanırdık dedim ya.

O yıllar üzüntülü yıllardı aynı zamanda. Arkadaşlarımdan Harun ve Yüksel Kırıkale’de örgütlenmek ve anayasal düzeni yıkmak suçlaması ile 12. Mart yönetimi tarafında hapse atıldı. Üç ay Mamak’ta yattılar, yalnızca soyadları aynı olan birinci dereceden akrabaları kabul ettikleri için arkadaşlarımı ziyarete gidemedim, biraz korku da vardı bu ziyaret edememe hadisesi içerisinde. Yıllar sonra o dönem için şöyle bir anı anlatıldı. Yargıç mahkemede tanıkları dinliyor, tanıklardan biri sanıkların toplantı yaptığı iddia edilen kahvenin garsonu, hakim soruyor” bu adamları tanıyor musun?” tanık “evet” diyor. Yargıç “bunlar kahvede toplanırlar mıydı?” diye soruyor , garson “evet” diyor, hakim “sen katılır mıydın toplantılara?” diyor, garson “beni almazlardı” diyor, hakim “niçin” diye sorunca garson “benim ağzım biraz gevşektir hakim bey” diyor.

İstanbul sıkıyönetim komutanı Faik Türün adlı bir orgeneral idi, derler ki İstanbul o yıllarda ömründe görmediği bir baskıyı yaşamıştır. Gazeteciler, öğrenciler, işçi temsilcileri Erenköy’de bir villada işkence edilerek sorgulanmış. Yıllar sonra o dönemi yaşayanların anıları yayımlandı, fakat sosyal yapı üzerine en fazla etkiyi 12 Eylül.1980 ihtilali yaptı, her kesimden bir çok insan acı çekti. Sağcı kesim çektiği acıyı solcu kesim kadar edebileştirememiştir o nedenle, TV lerdeki “yedi tepe İstanbul” ve “çemberimde gül oya” gibi dizilerde solun çektiği acılar çok güzel anlatılır, ama 12 Eylülde sağ kesim, özellikle Türkçü kesim çok sıkıntı çekti.

Yetmişli yıllarda Avrupa da çok karışık idi, bir yanda İtalya’da kızıl tugaylar, diğer yanda Almanya’da Baader- Meinhof ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Bugün AB parlamento üyesi kızl Dany de dönemin anarşistlerindendi. Baader- Meinhof çetsi Almanya’da yakalandı bir süre sonra tüm dünya değişik hapishanelerde bulunan çete mensuplarının aynı gün ve aynı gece hücrelerinde intihar ettiklerini öğrendi. Bu durum hala meçhuldür(!). Avrupa kendine özgü yöntemlerle anarşinin yolunu kesti.

Türkiye 1968 den itibaren önce anarşi, sonra iç kargaşa, sonra terör olmak üzere başbelası işlerle hala uğraşıyor. İnsanın yetmişli yılların meşhur reklamındaki gibi “yöneticimiz uyuyor muu?” diyesi geliyor. Diyoruz da.

Üniversiteli yıllarımın en büyük değerleri hocalarımızdı, bizlere demokratik bir ortam sağladılar, kendimizi ifade etmemiz konusunda hiç zorluk çıkarmadılar. Belki de her fikirden insanın arkadaş olabildiği bir sınıfta okumamız onların sayesindedir. Bizim sınıfta kimse kimseye siyasi kötülük etmedi, baskı yapmadı.

Öğle tatillerinde , ders aralarında bahar mevsiminde Hacettepe’nin merkez kampusundaki meydan da oturmak, geleni geçeni seyretmek büyük keyifti. Üniversitenin şimdiki halini düşünmek olası değildi o zamanlar, sadece bir Fen binası ve tıp fakültesi ve hastaneler vardı, kalan kısmın tamamı gecekondu idi. Hacettepe semti Ankara’nın ünlü belalı semtlerindendi.

Hacettepe’nin karşısındaki Ankara Tıp binası henüz çok yeniydi. Dil Tarih önünden akan bir dere vardı, şimdi üzeri kapalıdır bu derenin. Ankara’nın merkezinden dere geçerdi o zamanlar.

Hacettepe Üniversitesi kuruluşunda okula kayıt olan öğrencilerin tümünü aynı seviyeye çıkarmayı amaçlayan bir eğitim sistemine sahipti. Okula kayıt olduğunuzda önce daha önce de anlattığım gibi Temel Bilimler Yüksek Okulunu(TBYO) sonra fakültenizi bitirirdiniz, temel bilimleri bitiremeyenler fakülteye geçemezlerdi. Hatta iki yıl olan bu okuldan diploma alıp ayrılabilirdiniz. TBYO da yabancı dil, FKB dersleri, bilim tarihi, Türkçe okutulurdu. Şimdi bu usul kalktı. İlk yıl günde beş saat haftada yirmisekiz saat yabancı dil dersi buna ek olarak haftada dört saat Türkçe dersi aldım .O yıllar üniversitelere hoca bulmak zordu, matematik derslerimize bir hava subayının geldiğini anımsıyorum. Lisede de kimya dersimize bir eczacı gelirdi, üniversitede de aynı durum olunca, bu bende biraz düş kırıklığı yaratmıştı. Hacettepe’nin kuruluş yıllarında böyle durumlar vardı, ekonomi dersi de almıştık, derse dönemin üst düzey bürokratlarından Kemal Cantürk gelirdi. Kemal Cantürk sanırım Demirel’in bürokratlarındandı üniversitedeki boykot ve işgal olaylarında söylediği birkaç sözden öğrencileri hiçbir şekilde haklı bulmadığını anlamıştım.

Daha önce de belirttiğim gibi ben TBYO da Almanca öğrendim. Çok sevdiğim bu dilin bilimsel olarak işe yaramadığını anladığımda iş işten geçmişti. Kullanmaya kullanmaya uçtu gitti öğrendiklerim.

O yılarda da halen olduğu gibi Türkçe ders kitabı bulmak çok zordu. İngilizce kitaplardan ders takip etmek de pek yararlı olmuyordu bizim için. Dersler başladığında hocaya sorulan ilk soru “ders notu verecek misiniz?” olurdu. Bazı hocalar ders notlarını kendileri hazırlar dağıtırdı, bazıları da bir öğrenciye verir onun çoğaltıp dağıtmasını isterdi. Çoğaltma ispirtolu teksir makineleri ile yapılırdı. Önce notlar kopyalı kağıtlara daktiloda yazılır. Sonra bu nüsha makinenin tamburuna takılır ve tamburun altından geçen boş üçüncü sınıf teksir kağıtlarına ispirto kokuları arasında baskı yapılırdı. Bu zor işlemi de çoğunlukla Hüseyin Çelik ve Özkan Doğan adlı arkadaşlarımız yüklenirdi. Bir gün yine bir dersin sanırım X- Işınlar idi, teksirlerini çoğaltmışlar sınıfa dağıtıyorlardı, herkes teşekkür ederken, Halil Ceylan adlı arkadaşımız, “hangi ineğin oğlu bastı bunları okunmuyor” demesin mi, neredeyse kavga çıkacaktı. Teksir makineleri de tarihteki yerini aldı. O teksir makineleri ile öğrenci bildirileri de basılırdı. Okullar , yurtlar basıldığında suçluları teksir makineleri ile teşhir edilirdi. Keşke o yıllarda dağıtılan bildirilerden saklasaydım, ama ispirtolar iyice uçmuş yazılar okunmaz olacaktı.

Zaman ah zaman, sen ihtiyarlamaz mısın, yorulmaz mısın ulan…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

çok hoş tebrikler

Havva 
 13.09.2007 22:34
 

kızlar melek değil miymiş???

Nilgün Akad 
 08.09.2007 20:58
Cevap :
ne dersiniz melek miymişler:))) de ben anlamamışım  09.09.2007 8:40
 

anılar. Böyle bir şarkı vardı. Güzel ve akıcı anlatımınızdan dolayı tebrik ediyorum.

Canan Öz 
 08.09.2007 10:47
Cevap :
ben teşekkür ederim  08.09.2007 14:41
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 283
Toplam yorum
: 710
Toplam mesaj
: 93
Ort. okunma sayısı
: 1273
Kayıt tarihi
: 04.12.06
 
 

Nükleer fizik doktoru, şiir yazmaya çalışıyor, kalite yönetim sistemleri danışmanı, öykü deneme yaza..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster