Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mart '16

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
123
 

Sinema'da Stockholm sendromu

Sinema sanatı, aynı zamanda toplumun  herkesimine hitab eden bir propoganda sanatıdır. Bir atasözü vardır; "Kırk kere aynı yalanı söylersen sen bile inanırsın". Zaten sinemanın ilk kullanım amacı kitlelere istedikleri bilgiye inandırmaktı. Gerçekle hayal gücü karıştı mı ne ?

1973 yılında İsveç'in başkenti stockholm'de bulunan bankaya birkaç adam girer, bankayı soymaya çalışırlar, ama işler sarpa sarar ve polis haber alır. Bankadaki dört kişiyide rehin alarak altı gün boyunca polis bankayı ablukası altında kalırlar. Polis operasyonu neticesinde yakalanan soyguncular kaçamadan ele geçirilir. Fakat rehineler soygunların aleyhine ifade vermek istemezler. Hatta operasyon yaparak soyguncuları korumaya çalışırlar. Hatta bir yıl sonra rehinelerden biri soyguncuyla evlenir. Bu olay psikologların dikkatini çeker, psikolojik bozukluk olarak kabul edilir. Birini zorla kaçırıp hürriyetine kısıtlayan kişiye olan hayranlığa "Stockholm sendromu"adı verilir.

Bu olay dünya'da ve ülkemizde filmlerde çokça işlenir.

Hollywood'un usta yönetmeni Alfred Hitchcock daha o zamanlar da  ismi koymayan bu psikolojik rahatsızlığı önceden gözlemleyip filmlerinde işlemiş. İlki “The 39 Steps”. Kendi halinde yaşayan Richard bir gün evine bir kadın alır. Casuslardan kaçan bu kadın kısa sürede Richard’ın evinde öldürülür ve cinayet Richard’ın üzerine yıkılır. Richard kaçar. Kaçtıktan sonra bir adamın evine girer. Adamın karısı Richard’ın kimliğini çözer. Ama Richard’ın tehditleri ve kendisinin suçlu olmadığını izah edip kadını inandırması işe yarar ve kadın, Richard’ın arandığını kocasına söylemez. Hitchcock “The 39 Steps”‘te kısa bir şekilde kullanır bu sendromu. Hemen belirtelim ki “The 39 Steps” çekilirken henüz bu sendromdan bahsedilmemiştir. Yani Hitch yola Stockholm Sendromu’nu işlemek amacıyla çıkmamıştır. Ama sendromun adı ortaya atıldıktan sonra bu sendroma benzer hikayeleri bu sendromun içine alabiliriz.Sonra Speed (Hız Tuzağı-1994), fiminde -  Saw (Testere-2004) ve daha bir çok filmde işlenmiştir.

Yeşilçam filmlerinde bilerek ya da bilmeyerek bu şablon kullanıldı. Esas oğlan kızı kaçırır aralarında kavga dövüş kız kaçmayı başarır, sonra bir de fark eder adama aşık olmuştur.Senaryo bu, bir çok türk filminde bu konu işlendi.

Osmanlı konulu konulu filmlerde, Bizans kraliçesi ya da kraliçenin kızı er geç Cüneyt Arkın'a aşık olur.

Çünkü Cüneyt, Bizans’ı fethetmeye gelmiş, bir süre sonra koskoca imparatoru inim inim inletmiştir. Cüneyt Arkın ve Gülşen Bubikoğlu’nun başrollerini paylaştığı, Osman F. Seden’in 1978’de yönettiği “Vahşi Gelin” iyi bir örnektir. Burada Arkın, Bubikoğlu’nu ahıra hapseder. Aralarında bolca tartışma geçer. Ama sonlara doğru Bubikoğlu, Arkın’a aşık olduğunu fark eder. Gene Cüneyt Arkın ve Hülya Koçyiğit’li “Gırgır Ali”, Cüneyt Arkın ve Emel Sayın’lı “Rüzgar”, Kadir İnanır’lı “Fırtına”, Arzu Film’den çıkan “Mavi Boncuk”, İbrahim Tatlıses ve Hülya Avşar’lı “Hülya” ve onlarcası daha…

Özetle Yeşilçam’da sıkça kullanılan olaylardan bir tanesidir kaçıran ile kaçırılanın aşkı. Bu da genelde hep benzer şekillerde yapılmıştır: Bir amaç uğruna kadın, erkek tarafından kaçırılır ve hapsedilir. Aradan geçen zamanda kadın, erkeğe aşık olur. Tabi erkek de kadına kayıtsız kalamaz. Bu ana hikayeye yardımcı olan hikayeler suçla veya komediyle şekillendirilir.

Şimdi, evlerimizde oturup dizi filmler seyrediyoruz,bunlarda stockholm sendromu var mı? Ya da nasıl işlenmiş.

Kara para aşk adlı dizide kötü örnek olmuş. İlk bölmünde de ablası Elif (Tuba Büyüküstün) ile birlikte Tayyar (Erkan Can) tarafından görevlendirilen gangster Metin (Saygın Soysal) tarafından kaçırılan Nilüfer (Bestemsu Özdemir), ablasına kara para aklatmak için kendisini kilit altında tutan bu kişiye aşık oldu. Hatta polis tarafından kurtarılınca adeta üzülen Nilüfer, bir lokma bir hırka yaşadığı kulübeyi özlediği gibi Metin ile ilişkisini kurtarılışının ardından da sürdürdün.Her türlü yanlış anlaşılmaya musait bir davranış bozukluğunun her an işlenmesi kaçıranı bir açıdan yüceltmesi.Yeni davranış bozukluğuna sahip insanlar türemesine neden olur.

Bugünün Saraylısı, Karadayı, Kara Para aşk  da sıkça işlenen bir şablon. Ama bu filmlerde, diziler de bu konuları bu şekilde işlemek doğrumu değil mi? İyi seyirler...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 68
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 13020
Kayıt tarihi
: 09.05.15
 
 

Bursa karagöz sinema atölyesinde "iki yıl sinema,  iki yıl senaryo yazarlığı, bir yıl oyunculuk" ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster