Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '07

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
3061
 

sinema ve resim ilişkisi

SİNEMA VE RESİM

Sanat dallarının geçirgenliği

Hızla sanayi toplumu olmaya yönelmiş Kıta Avrupasın da, tıpkı bir zincirin halkaları gibi sıraya konulan sanat dalları bir biri ardına keşfedilmiş ve sanat tarihinde ki yerlerini almışlardı. Sanat dallarının geçirgenliği hangi alana göre ne kadardır, hangi alan diğerlerinin ne kadarını kendi içeriğinde yoğurur, bunun herhangi bir ölçeği ve kuralı yoktur. Fakat sinema sanatı, diğer bütün alanlardan ayrışarak, bir ortak bileşim zorunluluğu ile neredeyse bütün sanat dallarını kendi sistematiği içerisinde kullanmaktadır.

Belleği yoklayıp Türkiye’de sinema sanatının tarihsel seyrine bir göz atacak olursak; halka açık ilk gösterimin; Lumiére Kardeşlerin Paris’teki ilk gösterimlerinden yaklaşık olarak bir yıl sonra gerçekleştiğini görürüz (aslında bu alan için hiç de geç kalmış sayılmayız). Bu gösterimi Rumen Yahudisi olan Sigmund Weinberg, Galatasaray’daki Sponeck adlı bir birahanede gerçekleştirmişti (1897) ve bu tarihten yaklaşık onbir yıl sonra da ilk yerleşik sinema, yine İstanbul’da açılmıştı. Çağdaş sinema gösterilerinin öncüsü olan “Büyülü Fener”in 18. Yüzyıl sonların da geliştirilen bir modeli, ilk defa 1843 yılında, Pera’da düzenlenen sirk gösterilerin de kullanılmıştı. Daguerre’in “Diorama”sı da yine bu gösteri de halka tanıtılmış ve büyük bir hayranlıkla karşılanmıştı. “Diorama”, saydam tuvaller üzerine yapılmış olan resimlerin, özellikle de çeşitli doğa manzaralarının arkadan aydınlatılması işlemine dayanıyordu; ışık oyunları sayesinde resimler canlanıyor ve hareket ediyormuş izlenimi uyandırıyordu. 1855 yılında, yine Pera’daki "Naum Tiyatrosu"nda gösterilen “Cosmorama” da bu gösterinin bir benzeriydi. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu, anılarında, saraydaki bir film gösteriminden bahseder ve sinemayı saraya bir Fransız’ın tanıttığına değinir.

Sinema ve resim arasındaki örtük, fazla irdelenmemiş ilişkiyi sorguladığımızda, Pascal Bonitzer, “Kör Alan ve Dekadrajlar” adlı kitabın da (Metis Yayınları, 2006), iki önemli saptamada bulunur: “İlki, resmin, modernliğin onu moleküler öğelere, lekeye, çizgiye, renge, biçime indirgemek yolunda yaptığı her şey bir yana, dram sanatı ve sahneye koyma ile bağını hâlâ koparmamış olduğu, yani resmin dramatik bir sanat olduğu. İkincisi ise, Godard ve Antonioni’de belirginleştiği gibi, sinemanın, sanayinin onu mahkûm etmeye çalıştığı anlatısal dramatik kaderi aşma yönünde, resmin en son moleküler bileşenlerine, soyutlamalarına ulaşma yönünde güçlü bir arzu duyması konusudur.”

James Bond filmleri

Sanat tarihi ve resim bilgisini sinema sanatı ile buluşturabilen, bu alanın uygulayıcıları bir bakıma sinemayı postmodernizmin belirsizliğinden kurtararak, öncesini ve teknolojiyi sorgulayarak, modernizm üzerine yapılanacak kurgusalcılık ile görüntü, hareket ve renk bütünlüğü içerisinde bir çerçeveye yerleştirmektedirler. Ciddi bir belleksizlik yaşayan toplumlarda ise bu belirsizlik ki, tam olarak tarif edilememiş olsa bile sürüp gidecektir. Perdenin beyazlığından gözümüzü alıp, tarihsel sürece baktığımızda, aslında bellek yitimini sağlayan gerekçeleri sorgulamaya başlarız. Bir insan bile neden kendi tarihini ört-bas etmek ya da yok etmek ister ki? Maalesef Türk Sineması bu belleksizlik üzerine inşa edilmektedir. Adalet Partisinin 1965 yılında, iktidara gelişinden sonra özellikle sanatın her alanında ciddi olarak bir sansür hissedilir. Elleri kolları bağlanan sinemacılar, konu sıkıntısı çekmeye başlarlar ve eski filmleri yeniden çevirmeye yönelirler. İşte tam da bu dönem de Amerika ile yakın münasebetimiz ilerlemekte, arada “sıkı” dost-luk-lar sergilenmektedir. Bu vesile ile tekrara yönelen sinemacılar "James Bond" uyarlamaları, Western film taklitleri yapmaya başlarlar. Dönemin kayda değer filmleri ancak birkaç yönetmenin imzası ile çıkar. Belleksizlik dedik ya, işte bundan sonra belli tarihsel aralıklarla hafıza resetlenir ve sil baştan takipçisi olduğumuz sektörel vurgun takip edilir. 12 Eylül İhtilali’nden hemen önce, bir yönetmen ön plana çıkar, bu isim aynı zaman da senaryolarının yanı sıra, oyunculuğunu da sergilemektedir. Yılmaz Güney. ( Ki “Yol” filminin kazanmış olduğu Altın Palmiye Ödülünü yıllar sonra Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” adlı filminin almasıda kesinlikle bir tesadüf alanların içiçe yoğrulmasının sonucudur.)

Bakınız; Uzakdoğu kaşeli filmlere, İran, Irak kökenli yönetmenlerin filmlerine.

Tarihsel belleğini yok etmeden, geçmişle gelecek arasında yaratılan kurgular, kendilerine ait bir imgelemle kaydedilmiş olması ile hak ettiği kitleye ulaşmaktadır ancak.

Biz de ise bakınız; “Hababam Sınıfı”nın 2005 ve 2006 model varyasyonlarına. İlerleme kaydedilmiş midir?

"Gora", "Kurtlar Vadisi Irak" ya da maskeli bir takım saçmalıklara... kökeni ile bağdaşmayan bir yapı yıkıldığı/sarsıldığı zaman yeniden inşası mümkün gibi değil, kaldı ki, hatırlarsanız Yılmaz Güney'i bile eleştirmeye vaktiyle yeltenen sinemacılar pek de azımsanacak kadar değillerdi. Körlük aslında kazancın getirdiği sistemli bir reflekstir. Çünkü, Güney gibi sinemacıları savunmak, herşeyden önce bir duruş sergilemeyi de gerektirir.

Fikret Mualla’nın hayatı

Sadece kötü bir ticaret üzerine kurulan ve sektörleşmesi için çaba sarf edilen sinemamız görsel, imgesel eksikliklerinin paralelinde içeriğini psikoloji, felsefe, edebiyat gibi alanlarla desteklemediği sürece atılımını tamamlayamayacak ve olası bir çöküş halinde yeniden toparlansa da, yakın tarihini milat olarak baz alacaktır.

Batı sineması ya da Hollywood sektörünü incelediğinizde vakit pek çok filmin, neredeyse

İncil ile İnternet arasında gidip geldiğini görürsünüz. Heykel ve resim sanatının hiçbir projede atlanmadığı, arka planında edebiyat ve felsefenin mutlaka incelenerek, her filmin içeriğinde yer bulduğu örnekler, sinemanın bu coğrafyalarda gerçekten analitik bir çözümleme ile tamamlandığının kanıtı olsa gerek. Hemen hemen pek çok Batı ve Hollywood yapımında görüleceği gibi aslında resim okumanın sinemaya katkısı hiç de yadsınamaz. Bu anlamda resmin yanı sıra fotoğraf, edebiyat, müzik, mimari, tiyatro gibi alanlar da sinemanın kolektif alanlarındandır.

Geçtiğimiz haftalarda, “Harry Potter” ve “Da Vinci Şifresi” gibi Hollywood’un ünlü yapımlarının görsel efektlerine imza atan Metin Güngör ve o hoş düşüncesi ile ilgili bir haber yer aldı gazete sütunlarında. Metin Güngör, hayranı olduğu Fikret Mualla’nın hayatını film yapmak istiyordu ve 25 yılı bulan hayali için yapmış olduğu araştırmaları Türkiye’deki sanat (özellikle sinema) camiası ile görüşmüş, karşılaştığı ilgisizlikten dolayı da bir şaşkınlığını gizleyememişti.

Her resmin OLMASI GEREKTİĞİ gibi, ressamlarında birbirinden farklı hayat hikayeleri mutlaka vardır. Pek çoğunuzun bildiği Mualla’da bu sıra dışılardan biriydi. İyi bir hazırlık ile ortaya iyi bir film çıkacak ise yer yer trajik yer yer komik müthiş renkli, muhteşem görsel bir şölen olarak izleyici karşısına çıkardı.

Bilindiği üzere son yıllarda ressamların ve yapmış oldukları resimlerin hikayelerini anlatan filmler revaçta. Beğenmişsinizdir ya da beğenmemişsinizdir, bu ayrı bir mesele. Ama burada asıl aktarmak istediğim yönetmenin diğer sanat dallarına bakışı, ilgisi, bilgisi ve donanımıdır. Özellikle de, bu konuyu işleyen sinema filmleri, ressamların ve resim sanatının ele alınması ile sinemanın popülerliğini kullanarak, bu alanlarla ilgisi bulunmayanlara resmi daha farklı bir açıdan tanıtması önemlidir. Hatırlarsanız; “Picasso ile Yaşamak” adlı filmle Pablo Picasso’nun farklı yönlerini tanımıştık. Eminim, Goya için iki film bile yeterli gelmemiştir; “Goya”, “Goya’nın Hayaleti”.

“Van Gogh”, “Pollack”, “Frida”, “Modigliani”, “Leonardo Da Vinci”, “İnci Küpeli Kız”, “Michalengelo” ya da dolaylı olarak Andy Warhol belgeselini aktaran “Fabrika Kızı” gibi filmlerin, sanat tarihine isimlerini yazdırmış ressam hayatlarını ve sanatlarını deşifre etmeye çalışan yapımlar olduklarını ve dünya yüzeyinde resimle yüzeysel bir ilişkisi olanlara kısa bir sanat tarihi (eksik ya da sığ) bilgisi verdiklerini unutmayalım.

Yaratıcılığın, tablonun arkasında kalmış taraflarını merak ediyorsanız, birbirinden ilginç bu filmleri izlemelisiniz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 739
Kayıt tarihi
: 17.06.07
 
 

Hayattan alıyorum bütün kaynağımı. Sokağı takip ediyorum, insanları gözlemliyorum, kendimi sorguluyo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster