Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mart '16

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2220
 

Sınıf yönetiminde hiperaktif çocukların tanınması üzerine bir çalışma (1)

Sınıf Yönetimi Açısından Bibliyoterapik Bir İnceleme

(Çalıkuşu örneği)

Özet

Öğretmenin, öğrencilere istendik davranışları kazandırabilmek için öğrencileri, sınıf alanını, zamanı ve araç gereçleri düzenlemesi etkinliğine sınıf yönetimi denir. Öğrencinin okulda/sınıfta tanınma, fark edilme, değer kazanma gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Bu gereksinimleri karşılanmazsa öğrenci, öç alma, sinirlilik, saldırganlık, güç arama-kullanma yönlü “istenmeyen davranışlara” başvurabilir.

Eğitsel çabaları engelleyen her türlü davranış, istenmeyen davranış olarak algılanır. İstenmeyen davranış, sınıfın tümünü ve dersi olumsuz yönde etkileyerek, amaçlara ulaşmayı engeller. Sonuçta, eğitim için harcanan emek, zaman ve para boşa gider.

İstenmeyen davranışlar; sınıf yapısından, öğretmenden ve öğrencilerden kaynaklanabilir. Öğrenciden kaynaklanan nedenlerden biri biyolojik nedenlerdir. Bunlar, beyin hasarı, hastalık, biyokimyasal nedenler ile dengesiz beslenme olup, istenmeyen davranışlar üzerinde etki yaparlar. İstenmeyen davranışlardan biri, hiperaktif çocukların gösterdiği “hiperaktiflik” davranışlardır. Hastalık, beslenme, sinirsel durum, mizaç, genetik bozukluklar, fiziksel engeller, ilaçla tedavi gibi değişkenler, bazı çocuklarda aşırı hiperaktifliğe neden olmaktadır. Hiperaktif davranışlar konusunda ne yapılacağını bilmeyen öğretmenler, gelecekte meydana gelebilecek olayları da kestirememektedir. Böylece istenmeyen olaylar yaşanmaktadır.

Bu çalışmada, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) hastalığının tanınması konusunda, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı “bibliyoterapi” yöntemi uygulanarak, incelenmiştir. Roman kahramanı Feride’nin DSM-IV Tanı Ölçütlerine göre “DEHB, Hiperaktivite-Dürtüsellik” tipi özelliklerini taşıdığı saptanmıştır. 

DEHB hastalığı konusunda eğitim yöneticileri ve öğretmen adayları, bibliyoterapi yöntemi uygulanıp, Çalıkuşu romanı incelenerek bilgilendirilebilir. Böylece doğabilecek, birçok istenmeyen davranış önlenmiş olabilir.

Anahtar kelimeler

Hiperaktivite, dikkat eksikliği, dürtüsellik (ataklık), Çalıkuşu, bibliyoterapi, sınıf yönetimi.

I.GİRİŞ

Eğitim kurumları, diğer toplumsal kurumlar (din, hukuk, aile, ekonomi) gibi toplumun bazı ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya çıkmıştır. Eğitim kurumlarının temel amacı topluma yararlı bireyler yetiştirmektir. Eğitim kurumlarının; toplumsal, siyasal, ekonomik ve bireyi geliştirme, olmak üzere dört temel işlevi olduğu söylenebilir (Fidan ve Erden, 1990). Öğretmenler bu işlevleri okullarda ve adına sınıf, derslik, işlik, laboratuar vb. denilen ortamlarda, derslerle, ders içi ve ders dışı etkinliklerle gerçekleştirirler. Sınıf, öğrencilerle yüz yüze olunan bir yerdir. Eğitimin hedefi olan öğrenci davranışının oluşumu burada başlar (Başar, 1998).

Okulda ve sınıfta tanınma, fark edilme, değer kazanma, öğrenci gereksinimlerinin güçlülerindendir. Bu gereksinimi karşılamak için öğrenciler, olumlusunu beceremezse veya olumlusu istediği sonucu vermezse, olumsuz yönde dikkat çekici davranışlara başvururlar. Gereksinimlerini karşılamakta sınırlanan öğrenci veya öğrenciler, öç alma, sinirlilik, saldırganlık, güç arama-kullanma yönlü “istenmeyen davranışlara” yönelebilirler (Başar, 1998).

İstenmeyen davranış; okul veya sınıfta oluşturulmuş yazılı veya yazılı olmayan kurallara zıt yönde davranma ve öğrenme-öğretme çalışmalarının etkinliğini azaltmaya yol açan, kısaca okulda, eğitsel çabaları engelleyen her tür davranışların tümü, istenmeyen (olumsuz) davranış olarak algılanır. İstenmeyen davranışlardan bazıları, en büyük etkisini, davranışı yapan üzerinde gösterir. Ama bunun bir kısmı, bunun ötesinde öğretmeni, sınıfın tümünü ve dersi olumsuz yönde etkiler, sınıf atmosferini gerginleştirir, dikkatin akademik faaliyetlerden, ortamdaki çeldiricilere kaymasına yol açar. Hatta bazı olumsuz/istenmedik davranışlar, sınıf düzenini ve eylemlerini bozar. Özellikle zaman kaynağının israf edilmesine neden olur. Sonuçta, amaçlara ulaşmayı engeller ve bu durumdan hem öğrenciler hem de öğretmen olumsuz yönde etkilenebilir (Başar, 1998; Karip, 2003).

İstenmeyen davranışların nedenleri; toplumsal nedenler, geçmiş yaşantılar, sınıf dengesinin bozulması, öğretmenlerden, eğitim programından, öğretim yöntemlerinden ve öğrencilerden kaynaklanan nedenler olarak gruplara ayrılabilir (Balay, 2003).

İstenmeyen davranışın ortaya çıkmasına neden olan kaynaklar ise; sınıfın yapısından, öğretmenlerden ve öğrencilerden kaynaklanan sorunlar olarak ele alınabilir. Öğrenciden kaynaklanan sorunlar; öğrencinin kişilik özelliğinden, başarı durumundan ve gelişim döneminin özelliğinden kaynaklanan sorunlar olarak belirtilebilir (Karip, 2003).

Öğrenciden kaynaklanan istenmeyen nedenler ise, farklı çevrelerden farklı davranışlarla gelme, farklı algılamalar, öğrenci ve okul değerlerinin uyuşmazlığı, öğrencinin davranışlarına yön veren duyguları yeterince anlayamama, öğrencideki gelişim ile meydana elen değişim arasındaki ilişkiyi görememe ve sağlık durumu olarak ortaya konabilir (Balay, 2003).

Biyolojik nedenler olarak belirtilen beyin hasarı, hastalık, kötü beslenme gibi biyo-kimyasal etkenler de istenmeyen davranışlar üzerinde etkilidir. Öğrencinin “fizyolojik çevresi” de, istenmeyen davranışlara neden olabilmektedir. Fizyolojik çevre; hastalık, beslenme, sinirsel durum, mizaç, genetik bozukluklar fiziksel engeller, ilaçla tedavi ya da ilaçlar gibi davranışı etkileyen bio-fiziksel değişkenlerdir. Alerjik rahatsızlık, uykusuzluk, hastalık, yetersiz beslenme gibi sağlık sorunlarıyla ilgili birçok etken, öğrencinin ödevlerini tamamlama yeteneğini, sınıfta arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle etkileşimini büyük ölçüde etkilemekte, bazı çocuklarda aşırı hiperaktifliğe neden olmaktadır. Devinişsel etkinlikleri denetleyen beyin bölgesinin gerektiği gibi çalışamamasından kaynaklanan mental yetersizlikler, dikkatsizlik, dikkatin kolayca dağılması, ödevleri yarım bırakma, dersi dinlememe, çok konuşma, yerinde duramama, düşünmeden yanıt verme, sırasını beklememe, sınıf ortamında kavga çıkarma, kitap, sıra ve defterleri çizme, kızgın saldırgan olabilme gibi istenmeyen davranışlara neden olabilmektedir (Köktaş, 2003).

Öğrencilerin istenmeyen davranışları karşısında yapılacaklar belirlenmeden önce, yapılması gereken istenmeyen davranış anlaşılmalı ve nedenlerine ulaşılmalıdır. Davranışı anlamak, mevcut sorunların nedenlerini tanımlamanın ötesinde, gelecekte ortaya çıkabilecek olan istenmeyen davranışların kestirilmesi açısından da gereklidir. Ancak bundan sonra hangi eylem, strateji ve türünün seçileceği, nasıl uygulanacağı açıklık kazanır (Başar, 1998; Ayhan, 2003).    

Okula her çevreden, her yaşam biçiminden, çeşitli davranış alışkanlıklarına sahip öğrenciler gelir. Bu farklar onların davranışlarına yansır. Öğretmen bu farklılıkların bilincinde olmalı, onları tanımalı, öğrencilerin geldikleri çevrelerde kabul edilebilen ama okulda istenmeyen davranışları tahmin edebilmelidir. Öğrencilerin bu tür davranışlarını yanlış anlamamak için onları tanımak gerekir. Onları ödül mü, eleştiri mi daha çok etkiliyor? Yetişkinlerin uyarılarına boyun mu eğiyorlar, yoksa haklarını mı arıyorlar? Bunları bilmeyen öğretmen, öğrencileri yanlış anlayıp, sorunların çözümünü yanlış yerlerde arayabilir (Başar, 1998).

Olumsuz davranışların bir kısmı, normal bir çocuk ya da ergenin göstereceği türden davranışlardır. Örneğin ödevlerde özensizlik, başkalarına zarar verme, kaba ya da müstehcen dil kullanma, dinlememe, ilgi görme merakı gibi. Bu davranışlar etkili bir sınıf yönetimi ile kontrol altına alınabilir. Ancak sınıfta öğrencinin kişilik özelliklerinden, kalıtsal etmenlerinden ya da çevreden kaynaklanan ve sorun olarak nitelendirilebilecek davranış bozuklukları ile karşılaşmak da mümkündür. Diğer bir deyimle, davranış sorunlarının potansiyel nedenlerinden bazıları, öğretmenin doğrudan denetleyemediği durumlardır.

Örneğin, biyolojik etkenlerin neden olduğu istenmeyen davranışların hemen hepsinde öğretmen bir sağlık çalışanından ya da toplumsal uzmandan yardım istemek durumundadır. Bazen bu sorun davranış, bir beyin hasarının, hastalığın ya da sağlık ve diyet sorununun bir sonucu olabilir. Bu potansiyel sorun kaynaklarının farkında olmak ve gerektiğinde ilgili yerlerden yardım istemek öğretmen için önemli bir sorumluluktur. Çünkü bu tür davranışlar ve sorunlar ancak, öğretmen, rehberlik birimi ve ailenin işbirliği ile çözülebilir.

Bazı durumlarda ise psikolog ve psikiyatrist gibi uzman kişilerin yardımı da gerekebilir. Bu sorunlar; başarısızlık sendromu, mükemmeliyetçilik, düşük beklentili olma, düşük başarı, düşmanca saldırganlık, pasif saldırganlık, meydan okuma, hiperaktiflik, dikkat dağınıklığı, olgunlaşamama, arkadaşları tarafından reddedilme, kenara çekilme gibi durumlardır. Örneğin, hiperaktif çocuklar, oturdukları yerde bile aşırı ve sabit hareketler gösterirler. Hareketleri amaçsızdır. İşaretleri; yerinde duramama, bir şeyleri kurcalama, hareketlilik, obje ve kişilere aşırı dokunma gibi davranışlardır (Erden, 2003; Köktaş, 2003).      

Günümüzde öğretmenlerin önde gelen sorunlarından biri, öğrencilerde derslerin amaçlarının gerçekleşmesini sağlayacak şekilde, öğrencilerin davranışlarını sınıf içinde yönetmedeki güçlüklerdir. Öğrencilerin sınıf içindeki davranışlarını yönetme, yeni öğretmenler için sorun olduğu kadar, deneyimli öğretmenler için de bir sorundur (Özyürek, 2001).

Sınıf yönetiminde başarısız olan öğretmenler, öğrencileri denetimleri altında tutmada ve onları öğrenmeye yöneltmede başarısız olurlar. Bu durum okulun hedeflerine ulaşmasını ve öğrencilerin akademik başarılarını olumsuz yönde etkiler.

Etkili sınıf yönetimi gerçekleşemeyen sınıflarda meydana gelen olumsuz hava, hem öğretmeni hem de öğrencileri etkiler. Öğretmen sınıfta, bazı öğrencilerle başa çıkamadığı için sinirlenir ve öfkesini öğrencilerden çıkarır. Ya da yapmış olmak için ders yaparak görevini tamamlar (Erden, 2003). Sonuçta eğitimin işlevleri ya da diğer bir deyimle, öğrencide istendik davranış değişmeleri gerçekleştirilemez. İstendik değişmeler gerçekleşmeyince, eğitim için harcanan para, emek ve zaman boşa gitmiş olur.

Eğitimde istenmedik davranış göstererek, kendisinin ve arkadaşlarının öğrenmesini engelleyen öğrencilere, “yaramaz çocuk” ya da kısaca “yaramaz” denir. ‘Yaramaz’ın sözlük anlamı; söz dinlemeyen, uslu durmayan, yasaklanan şeyleri yapmakta ayak direyen, haşarı (çocuk), uslu karşıtı demektir. Eğitimde yaramaz çocuklar, çoğu zaman “uyumsuz çocuklar” ya da “problem çocuklar” (Özgür, 2004) ve yine “hiperaktif” çocuklar da çoğu kez “yaramaz” olarak nitelendirilmektedir. Hiper (Yn); çok aşırı, yüksek; aktif (Fr), etkin, canlı, hareketli, çalışkan; hyperactive ise, İngilizce bir sözcük olup, “aşırı etkinlik”  anlamına gelir (TDK, 1983; TDK, 2010).

Uyumsuz çocuklar için; davranış bozukluğu olan çocuklar, karakter bozukluğu olan çocuklar, anormal çocuklar, atipik, anomal, antisosyal, asosyal, sosyopatik, uyumsuz, kaçak, serseri, intibaksız, dengesiz, sıkıntılı, atak, suçlu, asabi ve sinirli, güç, kavgacı, gaddar, terbiyesi güç, haşin, sadist, sapık, çetin, kaba (Enç vd, 1981) çok yaramaz gibi terimler kullanılmaktadır.

Uyum

“Uyum” sözcüğü; bireyin çevreden gelen uyaranlara uygun tepkilerde bulunması, yeni durumlara uyması, çevresindeki uyaranlara istenilen davranışları gösterebilmesi, çevresinin istemlerine uygun tutum ve davranışlar gösterebilmesi gibi farklı şekillerde tanımlanmaktadır.

Uyum; bireyin kendi bünyesinde olan değişiklikleri anlaması ve uyması (biyolojik açıdan uyum) ile mensup olduğu toplumun, toplumsal değer yargılarına göre hareket etmesi (sosyal açıdan uyum) olarak iki bölüm halinde incelenebilir. Buna göre, bireyin tüm yaşamını meydana getiren unsurlardaki değişiklikleri ve hem de sosyal yaşamını, diğer insanlarla olan ilişkilerini ahenkli bir şekilde birleştirmesi, onun uyumunu oluşturur. Birey, kendi benliği ve çevresiyle dengeli ve etkili ilişki kurmak ve sürdürmek suretiyle uyum sağlayabilir.

Uyumsuz çocuklar

Tanım:Kendi benliği ile ve çevresiyle dengeli ve etkili ilişki kurma, geliştirme ve sürdürmede güçlük çeken ve bu yüzden gelişimleri sekteye uğrayan ve çevresindekilerin olağan ilişkileri ile düzeltilemeyen davranış kalıplarına sahip olan çocuklara, uyumsuz çocuklar denir. Uyumsuz çocukların oranı akranları arasında % 2 kabul ediliyor (Çağlar, 1981; Enç vd, 1981).

Bu çocuklar akademik başarılarında yetersizlik, sinirli, kavgacı, otoriteye karşı yalan söyleyen, hırsızlık yapan, dikkatleri dağınık bireylerden oluşur. Ayrıca içe dönük davranışlar, yalnızlığı seven, utangaç, korkak, güvensiz, aşağılık karmaşası yaşayan çocuklardır (Özgür, 2004).

Özellikleri: Bu çocuklar, aşağıdaki özelliklerden bir ya da birkaçını belirli ölçülerde gösterirler.

-Öğrenmede zihinsel, duygusal ya da sağlık etmeniyle açıklanamayan yetersizlik,

-Yaşıtlarıyla ve öğretmenleriyle uygun ilişki kurma ve sürdürmede yetersizlik,

-Normal durumlarda uygunsuz türde davranış ya da duygular,

-Genel bir umutsuzluk ve çöküntü durumu,

-Kişilik ya da okul sorunlarıyla ilişkili fiziksel belirtiler, sayrılar ya da korkular (Özgür, 2004).

Davranış ve uyum özellikleri yönünden engelli, anti-sosyal davranış gösteren çocuklar

Bu grup çocuklar; suça yönelen çocuklar, suçlu çocuklar, otistik çocuklar, hiperaktif çocuklar, hırsızlık yapan çocuklar, olarak sınıflandırılabilir (Özgür, 2004).

Uyumsuz çocukların sık sık gösterdiği davranışlar/belirtiler

-Sinirli sinirli hareket ederler. Huzursuz ve rahatsızdırlar. Adele seğirmeleri görülür.

-Okul çalışmalarına karşı ilgi ve motivasyonları çok sınırlıdır. Bazen hiç ilgilenmezler.

-Okuldan hoşlanmazlar, okula sık sık devam etmezler. Akademik çalışmalarda belirgin şekilde başarısızlık gösterirler. Kıskançlıkları çok belirgindir, gizleyemezler.

-Aşırı derecede yarışma arzusu duyarlar. Yarışmalardan, bilhassa başaramayacakları yarışmalardan kolayca çekilirler. Devam etmezler. Başkalarını aldatırlar ve sık sık bunu yapmaktan zevk duyarlar. Sportmenleri çok zayıftır. Oyunbozanlığı çok severler.

-Kaşınmaları çok sert olup, kaşıdıkları yerde derin izler bırakırlar. Tırnaklarını yer, ısırırlar.

-Eleştirilere karşı aşırı hassasiyet gösterirler. Belirgin şekilde dikkatsizdirler. Konuşmak istemezler, konuşmada çok özür üretirler.

-Belli alanlarda çöküntü duyarlar. Kolayca hüsrana kapılırlar. Devamlı gerilim içinde görünürler. Sık sık titremeler görülür. Belirgin şekilde kolayca bozulurlar veya şaşkınlık gösterirler.

-Bir iş veya uğraşıda bulunurken veya akranları ile oynarken, kaza yapma eğilimleri fazladır.

-Bazen çok fazla, bazen çok düşük hareketlilik gösterirler. Bu iki kutup arasında değişiklik gösterirler.-Sık sık kavga ve ağız kavgası yaparlar. Kabadayılık ve zorbalık ederler.

-Kolayca gücenir ve kırılırlar. Daima kendilerini başkalarına karşı savunurlar. Ayrıcalık ve etkinlikleri çatlatmaya çalışırlar.

-Sık sık çalarlar. Yalan söylerler. Tahripkardırlar. Otoriteye karşı direnirler.

-Akranlarından hoşlanmazlar, onlardan korkarlar. Onlar hakkında kötü şeyler düşünürler.

-Kronik şekilde hastalıklardan şikayet ederler. Baş dönmesi ve yorgun olduklarından çok sık şikayet ederler.

-Başkaları tarafından kendilerine iyi bir insan muamelesi yapılmadığından şikayet ederler.

-Öfke nöbetleri gösterirler. Sebepsiz bağırır, çağırır ve dikkati çekmek isterler. Sık sık iç çekme, saçlarını kıvırma ve çekmeler görülür. Çok neşesiz, yalnız olurlar. Bazen ağlama nöbetleri gösterirler.

-Diğer çocuklar tarafından farkına varılmaz, kendisinden ne hoşlanılır, ne de hoşlanılmaz. Utangaç, korkak, ürkek, korkulu, endişeli, şüpheci, son derece sakindirler.

-Hallüsinasyonları vardır. Gündüz rüyası görürler. Kendi aleminde yaşamayı tercih ederler.

-Yüzyüze geldiği problemleri kendi başına çözmeye çalışır, başkalarından yardım istemez. Birçok problemi çözümsüz kalır.

-Grupla çalışmayı çok zor bulur. Başkaları ile olduğu zaman dinlenemez, gerginlik duyar.

-Kendine güvenemez, fikirlerini değersiz görür. Belirgin şekilde aşağılık duygusuna kapılır.

-Grubun aldığı kararlara uymazlar. Grupla başları hoş değildir. 

-Enerjilerini belli bir alanda toplayamazlar (Çağlar, 1981).

Bu davranışlar, zaman zaman her çocukta görülebilir fakat uyum sorunu olan çocuk ve gençlerde bu haller çok sık görülür. Süreklilik olduğu taktirde söz konusu haller uyumsuzluk için yeterli belirtiler olarak görülür.

Uyumsuz Çocuklarda Sık Görülen Davranışlar.- Uyumsuz çocuklarda sık görülen davranışlar; dışa dönük ve içe dönük olmak üzere iki ayrı özellik taşırlar.

Dışa dönük davranışlar

-Okul çalışmalarına karşı ilgi göstermezler. Okuldan hoşlanmazlar. Akademik çalışmalarla başları hoş değildir. Belirgin derecede başarısızlık gösterirler.

-Sinirli, huzursuz ve öfke nöbetleri vardır. Adele seğirmeleri, titremeleri, tikleri fazladır, Tırnaklarını yerler. Parmaklarını, ellerini ısırırlar, ciltte iz bırakacak şekilde sert kaşınırlar.

-Eleştirilere karşı duyarlıdırlar. Kavga çıkarma, tartışma, ufak şeyleri büyütme, ilişkileri bozma, ayrıcalık yapma eğilimindedirler. Tahripkardırlar.

-Konuşmak istemezler. Konuştukları zaman birçok konuşma özrü gösterirler.

-Dikkatleri dağınıktır, daldan dala atlarlar. Sürekli dikkat isteyen işlerden kafaları sık sık bozulur.

-Otoriteye ve grupça alınan kararlara karşı gelirler.

-Yalan söylerler, hırsızlık yaparlar.

-Sık sık hastalıklardan, aşırı derecede yorulduklarından ve başkalarından şikayet ederler.

-Hallüsinasyonları vardır. Varlıkları hissedilir.

İçe dönük davranışlar

-Aşırı derecede sakin, kendi başına yaşamayı ve yalnızlığı sever, başkaları ile en ufak bir anlaşmazlığa düşmek istemezler. Zararsızdırlar.

-Utangaç, korkak, ürkek, kendine karşı güvensiz ve endişeli davranırlar. Yüz yüze geldiği problemleri kendi kendilerine çözmek isterler. Çözemediklerini çözümsüz bırakırlar.

-Gündüz rüyası görürler. Kendilerini aşağı ve değersiz görürler.

-Umulmadık tepki gösterirler.

-Güçlerini bir alanda toplayamazlar.

-Sorunlarını kimseye açmaz ve sır küpü gibi saklarlar. Gizli iş yapmaktan hoşlanmazlar.

-Genellikle varlıkları hissedilmez. (Enç vd, 1981).

 Uyumsuz çocukların genel nüfustaki oranı, bu konuda ülkemizde bir araştırma yapılmamakla birlikte, % 1-2 olarak kabul edilmektedir.

Uyumsuzluğun dedenleri; kalıtım (soyaçekim), bedensel nedenler (bedensel özürler, hastalıklar, iç salgı bezlerindeki bozukluklar, kazalar ve şoklar), temel ihtiyaçların doyurulamaması (bedeni, psikolojik, sosyal), çevre, sosyo-ekonomik etkenler ve yanlış eğitim, olarak gösterilmektedir.

Uyumsuz çocuklar; antisosyal davranış gösteren çocuklar, alışkanlık ve eğitim sorunu olan çocuklar, duygusal gelişimle ilgili sorunu olan çocuklar (kaygılı çocuklar, korkulu çocuklar, öfkeli çocuklar, inatçı çocuklar, sinirli çocuklar, kaprisli çocuklar, utangaç çocuklar, olumsuz çocuklar, düşmanlık hisleri taşıyan çocuklar, kıskanç çocuklar, saldırgan çocuklar, eziyetçi çocuklar, itaatsiz çocuklar, kırıcı çocuklar), seks sorunu olan çocuklar ve gelişim sorunu olan çocuklar olarak sınıflandırılabilir (Çağlar, 1981; Enç vd, 1981).

Duygusal gelişimle ilgili sorunu olan çocuklar, sosyal uyumsuzluğu olan çocuklar olup, kendilerini koruma endişesi içinde olduklarından, duygusal bozuklukları nedeniyle, diğer insanlara ve topluma karşı saldırganlık gösterirler. Bu grup içinde yer alan kaygılı çocukların fazla hareketlilikleri belirgin şekildedir. Birdenbire hareket ederler. Adeta her an mevcut, endişe ettiği bir tehlike vukuunda erken harekete geçmesi onu koruyacağı inancı içindedirler. Eli tetikte bulunan kovboylar gibi beklerler. Eşyaları ve vücutlarının bazı kısımlarını çiğnerler, sık sık ısırırlar. Saldırganlık vardır. Kendilerini korumak endişesi içinde olduklarından saldırganca davranışlar gösterirler (Çağlar, 1981; Enç vd, 1981). Kaygının en büyük nedeni, çocuğa “korkunç yaşantılar” yaşatmadır. Çocuklar birçok halde yalnız bırakılarak, kendi kendilerine anlayamayacakları ve izah edemeyecekleri duruma terk edilmiş olabilirler (Çağlar, 1981).

Uyumsuz çocuklar, özel eğitime muhtaç çocuklar olarak; duygusal güçlüğü olan ve sosyal uyumsuzluğu olan çocuklar (suça yönelmiş, suçlu ve korunmaya muhtaç çocuklar) olarak gruplara ayrılabilirler.

Uyumsuz çocukların mümkün olduğu kadar erken tanınması, uyumsuzluğun giderilmesi için son derece önemlidir. Çünkü erken tanı konursa, eski davranışların düzeltilmesi, yeni davranışların kazandırılması olanağı artar. Nedeni ne olursa olsun, uyumsuzluklar büyük ölçüde düzelebilir. Gecikme, özrü pekiştirir. Belli bir yaş veya düzeyden sonra iyileştirilmesi olanak dışına çıkar. Kronik uyumsuzluğa dönüşür. Bu durum, bireyin ve toplumun mutluluğu için büyük bir kayıp olur (Çağlar, 1981). Uyumsuz çocuklar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ya da kısaca Hiperaktif olan çocuklara benzerlik gösterirler. Bunun için DEHB’na bakmak gerekir.

Hiperaktivite (DEHB)

Hiperaktivite/hiperaktiflik tanımları: Hiperaktivite; çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, dürtüsellik (ataklık) ve dikkat eksikliği belirtileri olan bir bozukluktur. Hiperaktivite, bir yaramazlık biçimi değil, bir hastalıktır (Emiroğlu, 2016).

DEHB, bireyin akademik başarısı, aile hayatı, sosyal ilişkileri ve benlik saygısı üzerine çeşitli olumsuz etkileri olan psikiyatrik bir bozukluktur (Küçükyazıcı, 2016).

DEHB bir öğrenme bozukluğu değil, öğrenmeyi bozan bir davranış sorunudur. Diğer bir deyimle, davranış sorunlarına neden olabilen bir huy özelliğidir (Yazgan, 2016).

DEHB; dikkat eksikliği, dürtüsellik ve hareketlilik belirtileri ile giden nöropsikiyatrik bir sendromdur.

DEHB; bir öğrenme bozukluğu değil, öğrenmeyi bozan bir davranış sorunudur. Diğer bir deyimle, DEHB davranış sorunlarına neden olabilen bir “huy” özelliğidir (Yazgan, 2016).

DEHB; dikkatin çabuk dağılması, aşırı hareketlilik ve dürtüsel davranışlar ile seyreden, toplumsal yaşamı, toplumsal iletişimi etkileyen, çoğunlukla aile ilişkilerinde ve okul eğitiminde sorunlar yaratan bir olgudur (Tarhan, 2016).  

DEHB’nun Nedenleri:

DEHB’nun nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır. Bazı araştırmalar aşağıdaki nedenler üzerinde durmaktadır:

1. Genetik nedenler.- DEHB gösteren çocukların birinci derece akrabalarında DEHB görülme oranı yüksektir. Anne babaların birinde veya her ikisinde de DEHB varsa, bunların çocuklarında da DEHB’na rastlanabilir. DEHB çocukların ailelerinde antisosyal kişilik bozukluğu, histeri, alkolizm ve madde bağımlılığının daha sık olduğu ortaya konmaktadır. Çok düşük doğum ağırlıklı çocukların ve daha seyrek olarak genetik kökenli tiroid bozuklukları gibi durumlarla da DEHB görülmektedir.

2. Beyin hasarı.- Perinatal dönemde gizli ya da açık minimol derecede santral sinir sistemi hasarı olduğu belirtilmektedir. Prematüre doğum oranında sık olduğu ve prenatal dönemde gelişmekte olan sinir sisteminde fiziksel hasarın bulunduğu belirtilmiştir. Beyindeki bazı yapısal işlev bozuklukları da DEHB’na neden olabilmektedir. DEHB olan çocukların beyinlerinde mesaj alışı verişini gerçekleştiren kimyasal maddelerde bir sorun olabilir. DEHB çocukluk hastalıklarından sonra da görülebilir.

3. Nörofizyoloji ve beyin görüntüleme çalışmaları.- İnsan beyni belirli dönemlerde hızla büyür. Olgunlaşma geriliği olan çocuklarda geçici bulgulara rastlanır.

4.Gıda ve katkı maddeleri.- Her ne kadar boya maddeleri ve gıda katkılarının, şekerlerin ya da kurşunun bu bozukluğa neden olabileceği öne sürülse de bununla ilgili bilimsel kanıtlar yoktur.

5. Psiko-sosyal etkenler.- DEHB olan çocukların sıklıklı parçalanmış ailelerden geldiği, anne-babalarının sürekli geçimsizliği ve ana-babada psikiyatrik bozukluklar ile tek ya da ilk çocuk olma oranının kontrollerden daha fazla olduğu bildirilmektedir. Eğilim yaratan nedenler arasında çocuğun huyu, genetik ailesel nedenler ve toplumun davranış ve başarı ile ilgili beklentileri vardır. Çevresel faktörlerin doğrudan doğruya yol açtığı söylenemez. Ancak genetik bir yatkınlık varsa, tetikleyici çevresel etkenlerle hiperaktivite ortaya çıkabilir. Bu etkenler, ailenin tutumları, doğum öncesinde bazı doğum komplikasyonları ve hamilelikte kullanılan ilaçlardır. 

6. Risklerin belirlenmesi.- Annenin gebelik öncesinde ya da gebelik sırasında tıbbı durumu, duygusal zorluğu, sigara alkol kullanımı ya da doğum komlikasyonları, sonradan olma zedelenmeler risk oluşturan nedenler arasındadır. Çocuğun öyküsünde kalatravmalarının sıklığı ile DEHB tanısı arasında belirgin bir ilişki olduğu öne sürülmektedir. (pudra.com).(aktüeleğitim.com) (yankiyazgan.com).   

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Tanı Ölçütleri

A. Aşağıdakilerden (1) ya da (2) vardır

Aşağıdaki “dikkatsizlik” semptomlarından altısı (ya da daha fazlası) en az altı ay süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyine aykırı bir derecede sürmüştür.

(1)Dikkatsizlik

Çoğu zaman,

-Dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yaparlar.

-Üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır.

-Doğrudan kendisine konuşulduğunda, dinlemiyormuş gibi görünür.

-Yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamaz. (Karşıt olma bozukluğuna ya da yönergeleri anlayamamaya bağlı değildir.)

-Üzerine aldığı görevi ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker.

-Sürekli mental aktivite gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir.

-Üzerine aldığı görev ya da etkinlikler için erekli olan şeyleri kaybeder .(Örneğin, oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç gereçler.)

-Dikkati dış uyaranlarla kolayca dağılır.

-Günlük etkinliklerinde unutkandır.

(2)Aşağıdaki hiperaktivite-impulsivite semptomlarından altısı (ya da daha fazlası), en az altı ay süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyine göre aykırı bir derecede sürmüştür.

b) Hiperaktivite

Çoğu zaman,

-Ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur.

-Sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar.

-Uygunsuz olan durumlarda koşturup durur ya da tırmanır. (Ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir.)

-Sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır.

-Hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır.

-Çok konuşur.

c) Dürtüsellik (İmpulsivite)

Çoğu zaman,

-Sorulan soru tamamlanmadan cevabını yapıştırır.

-Sırasını beklemede güçlüğü vardır.

-Başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer. Örneğin başkalarının konuşmalarına ya da oyunlarına burnunu sokar.

B. Bozulmaya yol açmış olan bazı hiperaktif-impulsif semptomlar ya da dikkatsizlik semptomları yedi yaşından önce de vardır.

C.  İki ya da daha fazla ortamda, semptomlardan kaynaklanan bir bozulma vardır.Örneğin evde, işte ya da okulda.

D. Toplumsal, okuldaki ya da mesleki işlevsellikte klinik açıdan belirgin bozulma olduğunun açık kanıtları olmalıdır.

E. Bu semptomlar sadece bir Yayın Gelişimsel Bozukluk, Şizofreni ya da diğer bir Psikotik Bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz.(Örneğin Anksiyete Bozukluğu, Dissosiatif Bozukluk ya da bir kişilik bozukluğu.) (Tahiroğlu, 2003; Ünal vd, 2004).

Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Alt Tipleri/Çeşitleri:

Alt tipin ayrımı, son altı aydır baskın olan belirtiler göz önüne alınarak yapılır.

1. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu; Bileşik Tip.-Ana belirtilerin üçü de (hiperaktiflik, ataklık, dikkat eksikliği) aynı zamanda vardır. Hareketlilik, genelde amaca yönelik olmamasıyla, normal hareketlilikten ayrılır. DEHB’na sahip çocuk ve ergenlerin büyük kısmı bu grupta yer alır. Erişkinler için de aynı durumun geçerli olup olmadığı tam olarak bilinmemektedir. Bileşik tipte; uygunsuz huzursuzluk, davranışsal ve duyuşsal engellenme eşiğinde düşme ve farklı düzeylerde etkilenmiş dikkat yer alır. Bu belirtiler çocuğun hem ev, hem de okul yaşamında ciddi güçlüklere neden olur. Yaşa bağlı kültür normlarına göre dürtülerini denetleme, aktivitelerini düzenleme, dikkat ve sosyal ilişkiler alanlarında sorunlar yaşarlar. Sıklıkla erişkin yaşama kadar devam eder. Her iki cinsiyette en sık görülen tiptir.

2. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu; Dikkatsizliğin Önde Geldiği Tip.-En az altı aydır, süreğen dikkatsizlik belirtileri vardır. Hiperaktivite ve impulsivete belirtileri yoktur ya da altı taneden azdır. Dikkat eksikliğinin önde olduğu tipte; tanı ölçütlerinde belirtilen özellikler vardır. Ancak hiperaktivite ve dürtüsellik ölçütlerini tam olarak karşılamazlar. Bu çocukların, dikkatin odaklanması, sürdürülmesi ve organizasyonu ile ilgili güçlükleri vardır. Aile ilişkileri ve sosyal alanda bazı güçlükleri olabilir ancak esas sorun okulda yaşanır. Öğretmenleri bu çocukları, sürekli geç kalan, organize olmayan, ödevlerini tamamlayamayan, rüyada gibi, unutkan olarak tanımlarlar. Dikkat sorunu farklı derecelerde performans kaybı, motivasyon eksikliği ve anlama güçlüğüne neden olabilir. Sonuç, kendi zekalarının altında başarıdır. Diğer iki tipten farklı olarak, okula başlayana kadar belirti vermeyebilir ve ilk kez ilkokul döneminde tanı alır. Kızlarda, erkeklere göre daha sık görülür.    

3. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu; Hiperaktivite-İmpulsivitenin Önde Geldiği Tip.-En az altı aydır hiperaktivite-impulsivite belirtilerinin en az altısı süregeliyordur. Dikkatsizlik belirtileri yok ya da altı tanenin altındadır.  DEHB, Hiperaktivite-İmpulsivitenin önde olduğu tiplerde; bu tipe dahil çocuklar dikkat eksikliği tanı ölçütlerini karşılamazlar. Genellikle dikkat eksikliği alt tipinden daha erken tanı alırlar. Çocuklardaki aşırı hareketlilik gelişim dönemi normlarına göre uygunsuzdur. DEHB’si olan bir çocuğun klinisyen tarafından ilk muayenesi sırasında hareketlilik gözlenmeyebilir. Genellikle okul ve evdeki durum sorgulanarak ortala konur. Okulöncesi çocuklarda ilk muayene sırasında aktivite daha sık gözlenir. Okulöncesi dönemde DEHB’si olan çocuklar yapılandırılmış oyunları oynamakta ve oyun kurallarına uymakta güçlük çekerler. Bu davranışları da plansız gerçekleştiği için, arkasından pişmanlık ve üzüntü duyarlar. Yaş arttıkça motor aktivite azalabilir ve erişkinlikte yerini duygusal huzursuzluk alabilir. Engellenme eşikleri, diğer tiplerden daha düşüktür. Erkeklerde, kızlara göre daha sık görülür (Tahiroğlu, 2003; Küçükyazıcı, 2016; Ünal, 2004).

DEHB Belirtileri

DEHB Erken semptomları/göstergeleri.- Devamlı huzursuzluk, nedensiz bağırma, uykusuzluk, memnun olmama, telaş ve hareketlilik gibi belirtilerdir (Kuzugüdenli, 2016).

Bebeklikte DEHB belirtileri

Bebeklikte DEHB belirtileri; huysuzluk, huzursuzluk, fazla uyuma ve sürekli ağlama şeklinde görülür.

2-6 yaş arası çocuklardaDEHB genel özellikleri

-Her şeye ellemek, her şeyi tutmak, eline geçirmek isterler.

-“Dur”, “yapma”, “gitme” gibi emirlere uymak istemezler.

-Yemek yerken üstlerine dökerler.

-Oturdukları yerde kıpırdarlar. Oturdukları yerde sallanırlar. Elini veya ayağını sallar ve hareket ettirirler.

-Elini ağzına sokar veya tırnaklarını yerler.

-Uykuya götürüldüklerinde, itiraz ederler ve uyumak istemezler.

-Yuvaya gitmek istemezler. Yuvaya ilk birkaç gün gider, sonra vaz geçerler.

-Sürekli ayağa kalkarlar veya yürümek isterler.

-Sık düşerler. Sık sık ev kazalarında yaralanırlar.

-Gördükleri her şeyin içine bakmak isterler.

-Oyuncakların nasıl çalıştığını merak ederler. İçine bakmak isterler. Onları kırar veya çalışamaz hale getirirler.

-Çok hızlı ve yüksek sesle konuşurlar. Uyarıldıklarında bazen hemen düzeltirler ama çok kısa bir zaman içinde unutur ve yine aynı şekilde davranmaya devam ederler. 

 -Evdeyken gezmeye götürülmek isterler.

-İnsanların onunla ilgilenmelerinden çok hoşlanırlar.

-İnatla “Yapma!” denileni yapmak isterler. İstedikleri olmazsa tuttururlar.

Bu davranışlardan on tanesi çocukla sıklıkla görülüyorsa, çocuk DEHB hastası olabilir. Bu konuda bir uzmana başvurulmalıdır (Eroğlu, 2016).

Okul çağı çocuklarında DEHB belirtileri;yedi yaşından önce, aşırı hareketlilik, dürtüsellik (ataklık), dikkat eksikliği şeklinde ve erkek çocuklarda kızlardan %3-7 oranında ve 3-4 kat daha fazla görülür.   (Doğaroğlu, 2013; Emiroğlu, 2016).

Ergenlerde, normal bir çocukluk döneminden sonra hiperaktivite görülmesi mümkün değildir. DEHB yedi yaşından önce ortaya çıkar ve tanısı konabilir. DEHB’nda, on yaşından sonra aşırı hareketlilik bir miktar azalsa da, ataklık, topluma aykırı davranışlar ergenlik ve yetişkinlik çağında da % 1-2 oranında görülür (Emiroğlu, 2016). 

Hiperaktiflikön plandaysa;

-Yerinde duramazlar, oturması gerektiği yerde oturamazlar, yerli yersiz koşup tırmanırlar.

-Aşırı konuşurlar, sessiz, sakin oynamakta güçlük çekerler, her zaman bir şeyle uğraşırlar.

-Cevapları ağızlarından kaçırırlar, sıralarını beklemekte zorlanırlar, olaylara, konuşmalara müdahale eder, yarıda keserler.

Dikkat eksikliğiön planda ise;

-Dinlemezler, yönergeleri başından sonuna kadar takip edemezler, dikkatlerini yaptıkları işe ya da oyuna vermekte zorlanırlar.

-Evde veya okulda yapacağı etkinlikler için hazırladıkları malzemeleri kaybederler.

-Ayrıntıları gözden kaçırırlar, düzensiz görünürler.

-Uzun süre zihinsel çaba gerektiren işleri yapmakta zorlanırlar, unutkandırlar

-İlgileri kolayca başka yönlere kayar. (Doğaroğlu, 2013; Yazgan, 2016).

DEHB belirtileri;davranışsal, bilişsel, duygulanım ve sosyal durum,  olarak dört grupta incelenebilir.

1. Davranışsal Belirtiler.-DEHB’li çocukların fonksiyonları yalnız iken daha iyidir. Sınıflarda, kamplarda grup oyunlarında sorunlar artar. Okulda ve evde aileleri tarafından daha fazla denetlenmeye ihtiyaç duyarlar. Arkadaşları tarafından sıklıkla sert mizaçlı olarak tanımlanırlar. Yapılan pek çok çalışmada, DEHB’lilerin sosyal ortamlarda daha fazla davranış sorunu sergilediği gösterilmiştir. Yapılan bir araştırmada, DEHB’li çocukların tepkiyi geciktirmekte güçlüklerinin olduğu bildirilmiştir. Suç işleme, kuralları çiğneme gibi davranışlar, normal bireylere göre daha sık görülmektedir.

2. Bilişsel Belirtiler.-Psikometrik testler sonucunda DEHB’li bireylerin bilişsel alanlardaki farklılıkları gösterilememiştir. Bunun nedeni, ölçülmesi planlanan pek çok yetinin hafifletilmiş olarak test edilmesi olabilir. Testlerin kısa, ilginç, yapılandırılmış, içsel motivasyonu da devreye sokan şekilde yapılması gerekir. DEHB’li bireylerin uyarılabilirlik zamanlarının azaldığı ve görevlerine bağlanma zamanlarında güçlükler olduğu görülmüştür. Bu durum psikometrik testlerdeki ölçümü etkilemeyebilir ancak duygusal gelişim üzerinde şimdi, geçmiş ve gelecekte etkili olabilir. Zamanı kullanamama nedeniyle planlama, bekleme ve oyunlarda sorunlar ortaya çıkabilir. DEHB’liler sıklıkla iyi bir uzun dönem hafızaya sahiptirler. İlginç ayrıntıları hatırlarlar fakat kısa dönem hafızaları kötüdür. Çok ilginç olan ve üç ölçülen bir diğer üçlük, geçmişle ilgili bilgiyi sunmadaki güçlüktür. DEHB’li çocuklarda daha kötü görsel-motor beceri, dili kullanma ve çalışma hafızası olduğu bildirilmiştir.

3. Duygulanım.-DEHB’li çocukların yaşamları süresince duygu durumlarındaki oynaklık, mizaçlarını oluşturur. Çevresel uyaranlar karşısındaki değişiklik dramatiktir. Duygulanımları, aynı zamanda, çoğu zaman patlayıcı, gergin ve bulaşıcıdır. Genellikle ani duygulanım değişiklikleri gösterebilirler ve bu durum erişkin yaşamda da ciddi sosyal sorunlara neden olacak şekilde devam edebilir.   

4. Sosyal Durum.-DEHB’li çocuklar, yaşıtları kadar popüler değildir. Arkadaşlarının onlara tahammülleri azdır ve yaşamlarının ileri dönemlerinde bu durum sosyal izolasyon ile sonuçlanabilir. Diğer çocuklarla birlikte hareket etme konusunda güçlük yaşarlar. Bunlar özellikle sosyal hiyerarşi ve oyun kurallarına uyma konusundadır. Fiziksel ve sözel saldırganlıkları nedeni ile sosyal olarak dışlanma ile ilgili deneyimleri fazladır. Sıklıkla hayvanları sever ve iyi geçinirler. Yapılan bir araştırmada, DEHB-dikkat eksikliğinin önde olduğu tip tanısı almış erişkinlerde, sosyal çekinik davranışların daha sık olduğu ve bileşik tip tanısı almış olanlarda cinsel davranışlarda artma, erken cinsel deneyim ve artmış dışavuruk davranışlarının olduğu bildirilmiştir (Tahiroğlu, 2003).

Hiperaktif ile Yaramaz Farkı

Hyperactive; İngilizce bir sözcük olup, “aşırı etkinlik” ; hiper (Yn); çok aşırı, yüksek; aktif (Fr), etkin, canlı, hareketli, çalışkan; yaramaz ise; söz dinlemeyen, uslu durmayan, yasaklanan şeyleri yapmakta ayak direyen, haşarı (çocuk), uslu karşıtı, demektir (TDK, 1983; TDK, 2010).

Her çocuk zaman zaman hareketli davranabilir. Fakat hiperaktif çocuklar her zaman böyle hareketli davranır. Hiperaktif çocuklar kısa süreli işlerde ya da televizyon, bilgisayar oyunu gibi eğlenceli işler sırasında çok dikkatli davranabilirler. Bu durum olağan olup, kimseyi şaşırtmamalıdır. Hiperaktiflik, aile için olduğu kadar, çocuğun kendisi için de büyük bir stres kaynağıdır. Hiperaktif çocuklar, davranışlarının dikkat çekici ve rahatsız edici olduğunu bilir fakat bu konuda bir şey yapamaz (Doğaroğlu, 2013). Hiperaktivite, çocukluk çağında, davranışsal, mental retardasyon, duygudurum bozuklukları, psikotik bozukluklar ve basit olarak da yaramazlık ve hareketlilik ile karışabilir (Özcan, 1998).

Hiperaktiflik, çok hareketlilik, çok yaramazlık demek değildir. Hiperaktiflik bir rahatsızlıktır ki tedavi gerektirir. Kimi zaman eğitim, kimi zaman da ilaç ile birlikte eğitim gerektirir (Tarhan, 2016). Her yaramaz çocuk, hiperaktif değildir. Yaramaz çocuk, mizaç özelliklerinin yanı sıra ailenin tutumu gibi çevresel etkenlerin altında, aşırı hareketlilik gibi bazı davranışlar gösterebilir.

Yaramaz çocukların hiperaktif çocuklardan olan farkları

-Çoğunlukla birinci çocukturlar ve anne yaşları ortalamadan küçüktür.

-Aşırı konuşkan ve gürültücüdürler. Bu çocukların anneleri de fazla konuşkandır.

-Sakinleştirici ilaçlara karşı olumsuz tepki verirler.

-Acıya karşı dayanaklıdırlar. Kendilerini kolaylıkla tehlikeye atabilirler.

-Okul başarısızlıkları normallere göre 2-3 kat fazladır. El yazıları bozuktur.

-Boyu ve kiloları yaşlarına göre ortalamanın altında ve kemik gelişimi geridir. Vicdanı zayıf, ruh hali değişken, uyku süresi kısadır.

-Yalan söyleme, çalma davranışları daha sık görülür.

-Çabuk heyecanlanırlar. Duygularını kontrolde zayıftırlar (Tedavix, 2016).

Hiperaktif çocukların, yaramaz çocuklardan farkları

-Diğer çocukların ancak heyecanlandıkları bir durum karşısında hiperaktif çocuklar, aşırı derecede heyecanlanırlar.

-Anlatılanları dinlemek ve öğretilenleri görmek için açıklamaları veya sıralarını bekleyemezler.

-Kendilerini ve diğerlerini tehlikeye atma pahasına olsa da, hiçbir amaçları olmadığı halde koştururlar.

-Sık sık öfke nöbetleri gözlenir (Tarhan,2016).

Hiperaktif çocukların, yaramazlıktan ayırt edilebilmesi, Hiperaktif tanısı konulabilmesi için, göstermesi gereken özellikler

1) Dikkat eksikliği, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik belirtilerinin, dış uyaranlara bağlı kalmaksızın var olması gerekir.

2) Çocuk aşırı hareketlidir, elleri ayakları kıpır kıpırdır. Sınıfta ya da oturması gereken diğer yerlerde oturamaz. Otursa bile çok kısa bir süre sonra kalkar. Çoğu zaman çok konuşur, bağırır, çağırır, başkalarını rahatsız eder ya da yaptıkları işten alıkoyar. Gerekli eşyaları unutma da sık görülen özellikler arasındadır.

3) Dürtüsellik hakimdir. Tehlikeyi kavrayamaz, birden atılır. Soru bitirilmeden cevap verir. Başkalarının yaptığı işlerin arasına ya da konuşmalarının arasına girer. Başladığı bir işi bitiremez.

4) Dikkat eksikliği görülür. Derslerde önemli hatalar yaptıkları için okul başarısızlıkları yaşarlar (Emiroğlu, 2016).   

Hiperaktifler;

-Çok huzursuz, kıpır kıpır, istekleri yapılmadığında, kendini yerden yere atma,

-Bu tip davranışlarından dolayı, ailelerinin birlikte alışverişe gidememesi,

-Babanın çok rahatsız olup, tatil günleri de evden uzaklaşması,

-Evde kimse yoksa evi, alt üst etme, çocukla uğraştığı için annenin çok yıpranması, çocuğa dayak atma,

-Okulöncesi eğitim kurumlarına, gösterdiği bu davranışlardan ötürü, öğretmenler ve veliler tarafından kabul edilmeme,

-Oyundan oyuna atladığı için diğer çocuklarla oynayamama, onlar tarafından sevilmeme,

-Bu durumların aileyi olumsuz etkilemesi, davranışlarını sürekli gösterirler (Ercan ve Aydın, 2000).

Ayrıca;

-Genelde gergin bir yapıda olurlar. İsteklerini sürekli ağlayarak ifade ederler.

-Gün içinde etrafı dağıtma özellikleri fazladır.

-Bir şeye konsantre olamazlar. Çok konuşurlar.

-Saldırgan davranırlar, çevrelerine zarar verebilirler. Sakardırlar. Dağınıktırlar.

-İştahsızdırlar. Özgüven sorunları vardır. İnatçıdır ve ısrarcıdırlar.

-Uyku problemi yaşıyor olabilirler ve daha az uyurlar. Uykularından sık sık uyanırlar.

-Zamanı kullanma konusunda başarısızdırlar (MHRS, 2016).

Bu davranışları, “yaramaz” diye nitelenen çocuklar da gösterirler. “Yaramaz” ya da yaramaz diye nitelenen çocukların, bu ve buna benzer davranışları, kendileri veya başkaları tarafından yer yer kontrol altına alınabilirken, DEHB olan çocukların davranışları “kontrol” altına alınamamaktadır. Ayrıca DEHB çocukların, bu davranışları, “sürekli” göstermeleri yanında, gösterdikleri bu davranışların “yıkıcı” olma gibi bir özelliği vardır. Diğer bir deyimle, “yaramaz” veya “yaramaz diye nitelenen” çocukların gösterdiği davranışlar; süreklilik gösteriyorsa, yıkıcı oluyorsa, kontrol altına alınamıyorsa, bu çocuklar DEHB taşıyorlar, demektir (Ercan ve Aydın, 2000).

Hiperaktif çocukların tanınması ile ilgili yapılan araştırmalar

M. Erkan Özcan ve arkadaşları (1998) tarafından, 23.03.1998-10.04.1998 ve 15.04.1998-30.04.1998 tarihleri arasında Malatya il merkezinde 7-11 yaş arası 43 öğrenci üzerinde “Okul Çağı Çocuklarında DEHB Yaygınlığı: Ön Çalışma” adlı araştırma yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre; öğrencileri tanımak için Sınıf Öğretmenlerinin anket formunda belirttiği, dikkat eksikliği, huzursuzluk ve yerinde duramayan öğrenciler kliniklerde değerlendirilerek, DSM-IV tanı ölçütlerine göre 30 öğrenciye DEHB tanısı konulmuş olup, bunların % 73,3’ü erkek, 8’i kızdır. Kız/erkek oranı 2,75’tir. Görüşme yapılan 26 erkek öğrencinin 22’sinde ve 17 kız öğrencinin 8’inde DEHB bulunmaktadır. Araştırmada, DEHB görülmesi, cinsiyetler açısından istatistiksel olarak anlamlı olup, DEHB erkek öğrenciler arasında daha yüksek sıklıkla gözlenmektedir. (x2: 5.209, P<>

Yine aynı araştırmada; DEHB olgularının % 66,7’sini karma tip, % 6,7’’sini dikkatsiz tip DEHB tanısı oluşturmaktadır. Yine öğretmen bildirimlerine göre, yarısının okul başarısı orta, % 33’ünün yüksek, %16,7’sinin başarısının düşük olduğu belirtilmiştir. DEHB olgularının % 50’si ailenin ilk çocuğudur. Hiperaktivitenin, çocukluk çağında, davranışsal bozukluklar, mental retardasyon, duygudurum bozuklukları, psikotik bozukluklar ve basit olarak da yaramazlık ve hareketlilik ile karışabileceği, belirtilmektedir. Malatya ilinde DEHB sıklığının % 9,5 olacağı hesaplanabilmektedir. Bu sonuç, sorunun yaygın ve önemli olduğunu göstermektedir.

Şennur Günay ve diğerleri (2005) tarafından yapılan “Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeğinin Dilsel Eşdeğerlik, Geçerlik, Güvenirlik ve Norm Çalışması” adlı araştırmada; ülkemizde DEHB ile ilgili yapılan çalışmaların çocuklar üzerinde yoğunlaştığının, ilişkili literatürde gözlendiği, belirtilmektedir.

Tabak (2007) tarafından yapılan, 2006-2007 eğitim yılında Afyonkarahisar il merkezinde 20 İlköğretim Okulu birinci kademede okuyan 143 çocuğun anne-babasına P. A. R. İ. “Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği” uygulanarak; 7-11 yaş grubu çocuklar arasında, saldırganlık, içe kapanıklık, kekemelik, dikkat eksikliği ve hiperaktivite davranış sorunlarından en az birini yaşayan çocukların anne-baba tutumlarını öğrenmek amacıyla yapılan araştırmada; “saldırganlık, içe kapanıklık, kekemelik, dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunu yaşayan çocukların anne babalarından aşırı koruyucu tutum sergileyenlerin en fazla, geçimsizlik tutumu sergileyenlerin en az olduğu saptanmıştır. Bunlar içinde DEHB’nu yaşayan çocukların anne babalarında, en fazla aşırı koruyucu tutum ile en az geçimsiz tutuma rastlandığı anlaşılmıştır.

Göle ve Bayık (2013), tarafından 2011-2012 eğitim yılı güz döneminde, Orta Anadolu’da bir il merkezinde bulunan 18 İlköğretim Okulunda görev yapan 143 Sınıf Öğretmeni üzerinde Almacıoğlu ve Summak’ın geliştirdiği “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tanıma Yeterliği Ölçeği kullanılarak” bir araştırma yapılmıştır. Araştırmada, “İlköğretim Sınıf Öğretmenlerinin Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunu Tanıma Yeterlikleri”ni belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmada, Sınıf Öğretmenlerinin DEHB’nu tanıma konusunda çok yeterli olmadığı, görülmüştür. Ayrıca, öğretmenlerin cinsiyet, medeni durum, mesleki kıdem, mezuniyet öncesi dönemde DEHB hakkında eğitim alıp almama, DEHB hakkında hizmetiçi eğitim alıp almama, konu hakkında kitap ve makale okuma durumları ile Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Tanıma Yeterliği Ölçeği puan ortalamaları arasında bir fark bulunamamıştır.

Tatar ve diğerleri (2015) tarafından yapılan “Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Duygu Tanımanın Dikkat ve Dürtüsellik Belirtileri ile İlişkisi” adlı araştırmada; DEHB grubunun kontrollere kıyasla, tüm duygu ifadeleri ile duygu içermeyen yüz ifadesini tanımada daha fazla hata yaptıkları, daha fazla bilişsel kusur gösterdikleri saptanmıştır. Bunun yanında, DEHB olan çocukların kontrollere göre daha yüksek oranda yüzde duygu tanıma bozuklukları gösterdikleri görülmüştür. Ayrıca, DEHB olan çocuk ve erişkinlerde duygu tanıma üzerine yapılan çalışmalarda, tehdit ilişkili korku ve sinirli ifadelerinin tanınmasında yapılan hatalara daha sık rastlandığı görülmüştür.

Kanay’ın (2006) çalışmasında; DEHB olmayan gruptaki öğrencilerin uyumsal davranışlar, akademik başarı ve benlik kavramları, DEHB olan gruba göre daha yüksek düzeyde puanlar aldıkları görülmüştür. Ayrıca her iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu ve DEHB grubu içinde somatik problemlerde, cinsiyetler arasında kızların lehine anlamlı farka rastlanmıştır. Bunlara ek olarak, akademik başarı ve saldırgan davranışlarda, 9-11 yaş aralığındakilerin lehine anlamlı fark bulunduğu görülmüştür (Doğaroğlu, 2013).

Baş Yılmaz’ın (2009) araştırmasında; DEHB tanılı öğrencinin kaynaştırma ortamında iletişimi başlattığı, ancak iletişimi sürdürmede sorun yaşadığı ve bununla birlikte akran reddine maruz kaldığı açıklanmaktadır (Doğaroğlu, 2013).

Uskan’ın (2011) araştırmasında; uygulanan oyun programı sonucunda, programı alan 8-10 yaş arasındaki dikkat eksikliği olan çocukların, programı almayan 8-10 yaş arasındaki dikkat eksikliği olan çocuklara göre dikkat süreçlerinde olumlu yönde ilerlemenin olduğu, cinsiyet farkının ise anlamlı bulunmadığı belirtilmektedir (Doğaroğlu, 2013).

Akalın’ın (2005) araştırmasında; DEHB tanılı bir kardeşi olan çocukların daha sık duygusal, davranışsal ve sosyal sorunlar yaşadıkları ve sosyal yeterlik düzeylerinin de karşılaştırma grubuna kıyasla daha düşük olduğu saptanmıştır. DEHB’nun kardeş ilişkilerinin niteliğin olumsuz etkilediği ve DEHB olan bir kardeş olmadığında kardeş ilişkilerinin daha sıcak ve yakın olduğunun söylenebileceği belirtilmektedir (Doğaroğlu, 2013).

Almacıoğlu (2007) tarafından yapılan; DEHB olan öğrencilerin, Sınıf ve Psikolojik Danışma ve Rehberlik (PDR) öğretmenleri tarafından tanınma yeterliklerinin belirlenmesinin amaçlandığı araştırmada, Sınıf ve PDR öğretmenlerinin konu ile ilgili bilgilerinin ortalama düzeyde olduğu görülmüştür. Ayrıca aralarında anlamlı bir fark bulunmadığı ve her iki gruptaki öğretmenlerin DEHB’si olan çocukların özel eğitime ihtiyacı olduğunu belirttikleri ifade edilmiştir (Doğaroğlu, 2013).

Arslanoğlu’nun (2008) araştırmasında; DEHB’si olan erkek çocukların sosyal beceri gelişimleri öğretmenleri tarafından düşük, anne babaları tarafından orta derecede algılanmıştır. Bununla birlikte çocukların da sosyal becerilerini anne babaları gibi orta düzeyde algıladıkları belirtilmiştir. Çocukların yaşam kalitesini ise, evde ve okulda orta düzeyde algıladıkları ifade edilmektedir (Doğaroğlu, 2013).

Türe (2010) tarafından yapılan araştırmada; annelerin aşırı koruyucu tutumları, ev kadınlığını reddedişleri ve çatışmalı bir evlilik yaşamaları ile çocukların benlik saygıları arasında negatif yönlü anlamlı bir farka rastlandığı, demokratik tutumları ile benlik saygısı arasında pozitif yönlü anlamlı bir farka rastlandığı belirtilmektedir (Doğaroğlu, 2013).

Aktaş (2006) tarafından yapılan 8-10 yaşları arasında DEHB olan ve olmayan çocukların zeka, bilişsel ve kişilik özelliklerinin karşılaştırmalı incelemesinde; Wechsler Çocuklar İçin Zeka Ölçeği sonuçlarının gruplar arasında anlamlı bir farka sahip olmadığı ve Bender-Gestalt Görsel Motor Algılama Testi, çocuklar İçin Algı Testi ve Aritmetik+Şifre+Resim Düzenleme+Sözcük Dağarcığı Testi sonuçlarının ise anlamlı düzeyde farklılaştığı açıklanmaktadır. Kardeş rekabetine bakıldığında anlamlı bir fark bulunmadığı, ancak sevgi eksikliği, eşler arası uyum, kardeş ile geçinme, dayak uygulaması gibi özelliklerin gruplar arasında anlamlı derecede farklılaştığı görülmektedir (Doğaroğlu, 2013).

Saydam (2007) tarafından yapılan araştırmada; a) DEHB-Bileşik tip ve DEHB-Komorbid tanılı grupta yer alan çocukların gürültücü işlev fonksiyonlarının DEHB-Dikkatsiz tip ve kontrol grubunda yer alan çocuklardan daha bozuk olduğu, b) Bazı yürütücü işlev testlerinde, gruplar arasında anlamlı fark bulunmadığı, c) Genel olarak DEHB-Birleşik tip tanılı çocukların test sırasında çok hızlı hareket edip, düşünmeksizin ani tepkilerde bulunduğu, d) Tepkilerin doğru olduğunu düşünüp, olumsuz geri bildirim aldıklarında, testin kuralları ile ilgili bir problem olduğunu düşündükleri şeklinde sıralanmaktadır (Doğaroğlu, 2013).

Alan yazını incelendiğinde, genel olarak, DEHB’ne yönelik ifade edilen özelliklere bakıldığında, dikkat eksikliğinin baskın olduğu gruptaki çocukların içe dönük oldukları ve sık sık düşüncelere daldıkları, çevreden tembel ve isteksiz olarak tanımlandıkları belirtilmektedir. Hareketliliğin baskın olduğu tipte ise, inatçı davranışlar sergiledikleri, sıklıkla öfke nöbeti geçirdikleri, hareketlerinin niteliğinin bozucu ve amaçsız olabildiği, kişilerarası ilişkilerde akranlarından farklı özellikler gösterdikleri, sosyal becerilerinde problem yaşadıkları ve birçoğunun arkadaşları tarafından reddedilmeye maruz kaldıkları, bu durumun ise özgüvenlerini olumsuz yönde etkilediği gibi özellikler vurgulanmaktadır. Ayrıca bu alanda yapılan araştırmaların birbirini desteklediği görülmektedir (Doğaroğlu, 2013).

İlgili kaynakların taranmasından, Almacıoğlu’nun (2007) dışında, DEHB ile ilgili, öğretmenlere yönelik bir eğitim çalışmasının yapılmadığı görülmüştür. Bu çalışmanın, eğitim yöneticileri, öğretmen, öğretmen adayları ve velilere yardımcı olacağı düşünülmektedir.

Bu çalışmanın amacı, DEHB hiperaktivite konusunda öğretmenleri bilgilendirmek, hiperaktif öğrencileri tanımalarını ve gösterecekleri istenmeyen davranışları gösterememelerini veya denetim altına almalarını sağlamaktır. Böylece okul yönetimi, öğretmen, öğrenci ve veliler arasında doğabilecek istenmeyen durumların meydana gelmesini önlemektir.

Çalışmanın önemiise hiperaktif çocukları tanıyarak, erken iyileştirici çalışmalarda bulunmak için velilerle ve okul yönetimi ile işbirliği yaparak, hiperaktif çocukların tedavi çalışmalarına yardımcı olmak, dolaysıyla öğrenci başarısını arttırmaktır.

Buraya kadar söylenenler ışığında, öğrencilerde istenilen değişmeleri meydana getirebilmek için etkili bir sınıf yönetimi gerçekleştirmek; bunun için de istenmeyen davranışların önlenmesi veya kontrol altına alınması gerektiği söylenebilir. İstenmeyen davranışların önlenebilmesi (veya denetim altına alınabilmesi) için söz konusu davranışların nedenlerinin bulunması gerekir. İstenmeyen davranışların nedeninin bulunması da uygun yöntemin seçilmesini gerektirir.

Uygun yöntem, istenmeyen davranışın nedenini bulmaya, öğrencinin düzeyine, diğer yaşantılarına uygun, ekonomik ve somut olmalıdır. Okul sınıf ortamında, istenmeyen davranışları gösteren öğrencilerin, davranışı gösterme nedenleri “bibliyoterapi” yöntemi ile ortaya konabilir.

Bibliyoterapi

Tanım.-Bibliyoterapinin çeşitli tanımları yapılmış olup, bunlar; doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturma (Öner, 2007); okuma yoluyla teşhis ve tedavi (Sayın, 1977-1978); kitaplar aracılığı ile bireyin sorunlarını tanıyıp çözebilmelerine yardım yaklaşımı (Öner, 2007); insanların kimi temel gereksinimlerini tanıyıp, doyum sağlamak ve onların iyileşmelerine yardımcı olabilmesi için, kitap seçimi (Öner, 2007); edebiyat ile okuyucunun kişiliği arasındaki dinamik bir ilişki süreci (Öner, 2007) şeklindedir. 

XIX. yüzyıl sonlarında edebiyat, tıp ve psikoloji için de önemli bir malzeme alanı olarak kullanılmaya başlar. 1897’de Dr. Emile Laurent, “Psikiyatri Biliminin Işığı Altında Sembolizm Öncesi Şiir” adlı eserini yayınlar. Daha sonra Freud-Jung ve Adler “Psikanaliz Açısından Edebiyat” adlı ortaklaşa eseri yazar. Şuuraltı dünyası ile edebi eserler arasındaki ilgiyi daha açık bir şekilde gösterirler. Dostoyovski’nin Karamazof Kardeşler’ini psikanaliz açısından tahlil ederler. İnsan ruhunu tanımak bakımından edebi eserlerin rolü inkar edilemez. Böylece edebiyat, hekimlik ve psikoloji tezlerinin de öz alanı haline gelir (Kavcar, 1974).

Bibliyoterapi çalışmalarının ilk kez 1930’lu yıllarda kütüphanecilerin, insanların üzerinde iyileştirici olan kitapları bulma ve listeleme çabalarıyla başladığı görülür. Bu çalışmalarda, eğer bir öykü, insanların düşüncelerini, duygularını, davranışlarını değiştirmede etkili olabiliyorsa, bu öykü, potansiyel olarak iyileştirici (terapötik) bir güce sahip kabul edilerek, kullanım listesinde yer alır (Öner, 2007).

Buradan hareketle ikinci adımda, psikolojik danışmanların, iyileştirme özelliklerine sahip olduğu düşünülerek seçilen bu kitaplarla, sorunları olan bireyler buluşturulur. Bu kaynak kitaplarla bibliyoterapi süreci içerisinde buluşan danışanlar, yaşadıkları yoğun duygulardan arınıp, iç görü kazanma ya da öyküdeki kahramanın davranışlarını kendine model alma gibi değişmeler yaşayabilirler (Öner, 2007). Bibliyoterapi uygulamaları, başlıca iki amacı gerçekleştirir. Bunlardan birincisi “iyileştirmek” (terapöti), diğeri “eğitmek”tir.

Bibliyoterapi uygulamalarının iyileştirme (terapöti) etkisi

Bu tekniğin uygulanmasının mantığı, bireyin kendine yakın bulduğu öykü kahramanlarıyla özdeşim kurmasını sağlayarak, kendi duygularından arınabilmesi, yaşamda yeni çıkış yolları bulabilmesi, çevresindekilerle yeni iletişimler kurabilmesine yardımcı olabilmektir. Özetle bu yaklaşım, bireyin yaşadığı soruna benzer bir konuda, bir kitap bulmayla başlar. Amaç, o anda bireyin yaşamakta olduğu soruna benzer bir sorunu konu alan bir öyküyle, bireyi buluşturarak, ona tepkide bulunmasını sağlamaktır (Öner, 2007).

Edebiyatçıların/sanatçıların kendi duygu ve düşüncelerini yansıtan eserleri okuyanlar veya seyredenler, bu eserlerde kendi duygu ve düşüncelerini bulma ile kendi komplekslerinden kurtulurlar. Ruhunun derinliklerinde gizlenmiş olan ve her an ortaya çıkmak, doyuma ulaşmak için fırsat kollayan duygularında büyük bir boşalma olur (Kavcar, 1994). Bibliyoteterapi uygulamalarında da, birey okuduğu öykü ile kendi öyküsünü kıyaslayabilir. Kahramanı tanıdıkça, kendini ve duygularını tanıyabilir. Kahramanın kullandığı farklı çözüm yollarını keşfedebilir. Hangi çözüm yollarının işe yaramaz olduğunu görebilir. Kendi senaryosunda neleri değiştirebileceğini, yerine nasıl bir öykü kurgulayabileceğini bulabilir (Öner, 2007).

Çocuk oynayarak, insan rüya görerek, sanatçı yaratarak komplekslerin, karmaşık duyuların zararından kurtulur. Burada eğitim bakımından önemli olan, sanatçının kendi duygu ve düşüncelerini yansıtan eserlerinde seyredenlerin veya okuyanların kendi duygu ve düşüncelerini bulması, kendi komplekslerinden kurtulmasıdır. Örneğin, oynanan bir tiyatro eserini izleyen ya da güzel bir şiir veya romanı okuyan bir kimse, psikolojik yönden rahatlar. Ruhunun derinliklerine izlenmiş olan ve her an ortaya çıkmak, doyuma ulaşmak için fırsat kollayan duygularında büyük bir boşalma, arınma duyar. İç dünyasında büyük bir hareket ve kaynaşma olur. Birçok yerde tiyatro veya roman kahramanı onun kişiliğine bürünür, onun duygu ve düşüncelerini dile getirir. Artık o kişi sanat eserinin bir parçası olur, onunla bütünleşir (Kavcar, 1994).

Yazınsal olarak üstün ve anlamlı niteliklere sahip kitapların, insan psikolojisi üzerinde hem iyileştirici, hem de kişide var olan güçleri harekete geçirici özellikleri vardır. Edebiyat, insanın hem bilişsel, hem de duyuşsal yönü üzerinde etkilidir. Okunanlar, insanı bir yandan düşündürürken, bir yandan da duygulandırır. Sanatsal etkileşim ortamında birey, okuduklarından esinlenerek bazı davranımlarda bulunmaya güdülenirken, bazen de heyecanlanır, güler, ağlar, yoğun duygular yaşayabilir. Bir bakıma duygular anlatım yolu bulur. Bu yaşantı ise, duygulardan arınmayı sağlar. Güçlü bir edebiyat eseri, insanı derin bir biçimde etkiler (Kavcar, 1994). İnsanlar okudukları kitaplar arasından kendileri ile iletişime giren, duygularını yakalayabilen kitapları hiç unutmazlar (Öner, 2007).

Bibliyoterapinin, “gelişimsel” ve “klinik” olmak üzere iki türü vardır. Klinik amaçlı kullanımı psikolojik danışmanlarca,  gelişimsel amaçlı bibliyoterapi ise, uzmanlar ve eğitimciler tarafından yapılır. Gelişimsel bibliyoterapi, normal gelişim süreci içerisinde karşılaşılan günlük yaşama ilişkin sorunları önleme ya da bu sorunlarla daha etkili bir biçimde baş edebilmek için uzmanlar ve eğitimciler/öğretmenler tarafından kullanılabilir. Örneğin, ilköğretime başlarken, okula gitmekten korkan bir çocuğun, bu korkusuyla nasıl baş edeceğini anlatan bir öykünün okunması, okula gitmek istemeyen, çeşitli korkular sergileyen çocukların okul korkularının üstesinden gelebilmesinde etkili bir yardım sürecini başlatabilir (Öner, 2007).

Basit bibliyoterapi uygulamaları, rehberlik uygulamaları sırasında kullanılmak üzere, öğretmenlere kısa bir eğitim çalışmasıyla öğretilebilir. Böylece öğretmenler, çeşitli sorunlarını çözebilmede, öğrencilere yardımcı olabilirler (Öner, 2007).

Terapötik süreç içerisinde öykülerle –edebiyat/roman- uğraşmak, insanı iyileştirir. Dolaysıyla öykülerin iyileştirme gücünden psikolojik danışman ve eğitimciler/öğretmenler, çalışmalarında yararlanabilirler. Öğretmenler seçtikleri öykülerle, öğrencileri birçok yeni sorun çözme yolları ile tanıştırabilir. Ayrıca onların yaratıcı yönlerini devreye soktuklarında, kendilerinde var olan keşfetme ve çözümler üretebilme güçlerini görebilmelerini harekete geçirebilirler. Edebiyat, yaşama ayna tutma ve yansıtma özelliği ile bireyin yaşamın gerçeklerini kavramasını kolaylaştırır. Böylece insanın duygu ve düşüncelerini yeniden düzenleyerek, yaratıcı gücünü devreye sokabilir. Bu durum, insanda büyük bir değişimin başlangıcı demektir. Böylece, edebiyat yoluyla içimizdeki birçok yara iyileştirilebilir (Öner, 2007).

Bibliyoterapi uygulamalarının eğitme etkisi

Arapça bir kelime olan “edebiyat”; iyi terbiye, yüksek kültüre eriştiren öğretim, söz ve herkesin beğendiği yollar anlamındaki “edeb” kelimesinden türetilmiştir. Edebiyat ile Eğitim arasında sıkı bir bağ vardır. Edebiyat sözcüğünün kökünü oluşturan “edeb” kelimesi, açıkça bunu gösterir. Çünkü “terbiye”=“eğitim” anlamına gelir. Rönesans ve neo klasik çağ düşünürleri, sanat ve edebiyatın işlevlerini, zevk vermek ve eğitmek, olarak belirtiyorlar. İyi eser, hem zevk verir, hem eğitir (Kavcar, 1994).

Kitaplar insanların yaşamında derin izler bırakır, izleri ömür boyu sürer, yaşamı biçimlendirmede önemli rol oynar (Öner, 2007). Örneğin, hiçbir çocuk, güzel bir masal veya öyküyü sonuna kadar dinlemekten kendini alıkoyamaz. Gençler hoşlarına giden bir romanı, uykularından feda ederek, hatta yasak edilse bile gizli gizli okumaktan geri kalmazlar. Yaşlı bir insan da çekici bir kitabı elinden bırakamaz. Bütün bunları yaptıran, edebiyatın insan ruhuna işleyen derin etki gücüdür ve bu güçten eğitim için mutlaka yararlanmak gerekir. Zaten eğitimin temel işlevlerinden biri insanı eğitmektir (Kavcar, 1994).

Edebiyat ve eğitimin ortak yönlerinden biri, “insan yetiştirme” işi ile uğraşmalarıdır. Edebiyatın; insanları iyiye, güzele ve doğruya yöneltmede, psikolojik ve sosyal bakımlardan etkilemede, onlara sorumluluklarını duyurmada, iyi bir vatandaş olarak çağın gereklerine göre yetiştirmede, yeni fikirlerin telkininde ve sağlam bir kamuoyunun yaratılmasında büyük bir yeri vardır. Bu bakımlardan edebiyat ile eğitim arasında sıkı bir paralellik, bir ilgi ve yakınlık görülür. Birbirinden ayrı yollarda, ayrı amaçlarda olan, birbirinden habersiz ve kendi hesabına çalışan bütün insanları ruh ve zevkçe birleştiren köprüyü edebiyat kurar (Kavcar, 1974). 

İnsan ruhunu tanımak bakımından edebi eserlerin rolü inkar edilemez. Edebiyat da ancak insan ruhunu tanıdıktan sonra tam bir verim sağlayabileceğine göre, edebiyatla eğitim arasındaki ilişki kendiliğinden ortaya çıkar (Kavcar, 1974).

Bir şair veya yazar eğitime; uygulayıcı olarak, yani öğretmenlik ve yöneticilik yaparak, eserleri ile telkinlerde bulunarak hizmet edebilir. Bunun dışında çeşitli araştırmalar yaparak, eğitim kuramı oluşturan edebiyatçılar da vardır. Uzun yıllar öğretmenlik ve yöneticilik yaparak eğitime hizmet eden şair ve yazarların, kendi gözlem ve deneyimlerini büyük ölçüde eserlerine yansıttıkları, böylece eserlerini daha da canlı ve çekici kıldıkları görülür. Bu nedenle onların eserlerini tarayarak, o dönemin eğitim değerlerine de ulaşılabilir (Kavcar, 1994).

Bir ülkedeki şair ve yazarlar, eserleri ile halkı ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yeni bir hayat tarzı için eğitirler. Eğer konu kasıtlı olarak eğitim amacı ile seçilmiş ve eser didaktik bir nitelikte yazılmış ise, bu doğrudan eğitim faaliyeti olur (Kavcar, 1974). Reşat Nuri de Çalıkuşu romanını zaten bu amaçla yazdığını söylüyor ve aşağıdaki hususları dile getiriyor:

Çalıkuşu romanı, kendini Anadolu insanına adayan sağlam inançlı, yardımsever ve kalbi iyilik yapmak duygusu ile çarpan, halkı seven, içi hizmet ve yardım duygusuyla dolu, Anadolu’yu köy köy, kasaba kasaba dolaşan, kendi isteği ile Anadolu’da öğretmenlik yapan, idealist bir genç kızın hikayesidir (Kavcar, 1994).

Çalıkuşu; yurt sevgisini yaygınlaştıran, Anadolu sevgisini harekete geçiren ülkücü öğretmen Feride’yi anlatır. Çalıkuşu’nda yoğun bir insan sevgisi, cıvıl cıvıl yaşama sevinci yer tutar. Onda herkes, kendi okul hayatından bir şeyler bulur. Küçük öğrenciler tarafından bile ilgi ile okunur. Çalıkuşu, geniş çevrelere ve farklı kişilere hitap ettiği için çok tutulmuş, gönüllerdeki yurt ve Anadolu sevgisini daha çok kabartmış, bundan dolayı da cepheye giden her subayın çantasında taşınmış, Atatürk tarafından da 21-22 Ağustos 1922’de cephede okunmuş, çok beğenilmiş, kütüphanesi bulunan her evde bulunan bir romandır (Kavcar, 1974).

Yurdun yoksul çevrelerine dağılan genç, kız öğretmenler gittikleri uzak kasabalarda, köylerde Feride’nin başından geçenleri okuyarak, onda bir alın yazısı ortağı görürler. Umutlarını yeniler, dayanma güçlerini arttırırlar. Feride’yi örnek alarak yaramaz öğrencilerini onun gibi sever, okşarlar.

Çalıkuşu, çok geniş kitlelere ulaşabilmiş, ortaokul öğrencileri gibi küçük öğrenciler tarafından da çok sevilerek okunmuş, okumayı sevdirmiş, yurt ve Anadolu sevgisini yayıp gönüllere yerleştirmiş, ülkücü nesillerin yetişmesini hızlandırmıştır. Çalıkuşu biz, Çalıkuşu memleket, Çalıkuşu köy, Çalıkuşu ideal olmuştur (Kavcar, 1974). 

Edebiyatçı/sanatçı, örneğin bir yazar, vereceği dersi yasa maddeleri ya da ders notları ezberletir gibi kuru kuruya değil, sezgi, yaşantı ve telkin yoluyla, estetik yolla verir. Bu yönüyle edebiyat/sanat, genel anlamda eğitimin bir organı ve aracıdır (Kavcar, 1994). Ahlak öğütleri, açıklamalar, aktarılmak istenenler, bir öykü içerisinde sunulursa, onu harekete geçirebilir. Böylece değişmeyi başlatabilir (Öner, 2007). Şüphesiz ki ruhlara işleyebilecek şekilde söylemek, konferans vs. vermekle değil, canlı ve somut örneklerin ele alınıp tahlil edildiği edebi eserler yoluyla olacaktır (Kavcar, 1974).

Yaşamakta oldukları sorunlara çözüm arayan kişileri yardım amacıyla, eğitim ortamlarında, onlara yaşantı zenginliği kazandırmak amacıyla, psikolojik danışmanlar ve hatta öğretmenler edebiyattan yararlanabilirler. Edebiyat, önümüze yeni yollar açarak, yaşadığımız olaylara farklı biçimlerde bakmamızı sağlar. Okuduklarımız yoluyla, yaşamımızda duyabilme ve ulaşabilme olanağımız olmayan birçok yaşantıya tanık olup, yeni bilgilere ulaşabiliriz (Öner, 2007).

Edebi eserlerin büyük bir bölümü, insanları çeşitli bakımlardan eğitmek amacıyla yazılmış olup, insanlara nasıl yaşanılması, nelere değer verilmesi gerektiğini öğretir. Zaten, edebiyat ile eğitim arasında sıkı bir bağ vardır. Edebiyat sözcüğünün kökünü oluşturan “edeb”, terbiye=eğitim anlamına gelir.  Edebiyat ve eğitim, insanla ve insan toplulukları ile ilgilenip, birbirini tamamlayan, birbiri ile ilişkili iki alandır. Çünkü edebiyatın da eğitimin de konusu insandır. Birbirinden ayrı yollarda, ayrı amaçlarda olan, birbirlerinden habersiz ve kendi dünyasında yaşayan insanları ruh ve zevkçe birleştiren köprüyü edebiyat kurar. İnsanları iyiye, güzele ve doğruya yöneltme, güzellik duygusunu geliştirme ve toplumun ilerlemesi yolunda hizmet etme, edebiyatın/sanatın işlevleri arasında yer alır. Edebiyat; insanın duygu dünyasını açıp açıklama, kendi kendisini tanımasını sağlama, kendini kendine öğretme bakımlarından önemli roller taşır. Edebiyatın amacı insanlarda davranış değişikliğine yol açmaktır. Eğitimin amacı da aynı olup, eğitim,  insanlarda istenilen davranış değişikliğini meydana getirmektir (Kavcar, 1974). 

Çalıkuşu, roman kahramanı Feride’nin gösterdiği davranışları ve Feride’nin özelliklerini açık bir şekilde sergileyen, Bibliyoterapi yönteminin kolayca uygulanabileceği bir romandır. Ayrıca Çalıkuşu, bir eğitim romanı olup, okula devam eden her kişinin yaşamından izler taşır. Bu nedenle çalışmada, “hiperaktif” çocuklar ile “yaramaz” çocukların özellikleri üzerinde durulmuş, Feride’nin davranışları analiz edilerek, açıklanmaya çalışılmıştır.

 

 (Devam edecek)

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 424
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2880
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster