Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Haziran '08

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
380
 

Sıradan insanların sıradan tarihi

E.Hobsbawn geçmişi şöyle tanımlar: “Geçmiş, her kuşağın kendi soyunu yeniden üretmesini ve düzenlemesini sağlayan genetik kodun anahtarını temsil eder” (1). Bu söz, bize toplumların neden geçmişi sürekli kurcaladıklarını ve neden geçmişi bugün için kullandıklarını açıklamaya yetebilir. Geçmiş sadece yaşanılıp biten şeyler olmaktan çıkmıştır. Artık bugünün düzenini açıklayan, ona meşruiyet sağlayan ya da tam tersine onu yerin dibine batıran bir olaylar dizisidir. Hangi rol için kullanılacağı onunla oynayan ideolojilere ve tabii ki tarihçilere kalmıştır.
Bu noktada kafalara şu soru gelecektir. O zaman tarih denen şeye bilim diyebilir miyiz? Bu soruya evet diyenler kadar hayır diyenler de olacaktır. Ancak son sözü, yani doğru cevabı kim söyleyecektir? Sanırım bunun tek cevabı mesleğine yürekten bağlı tarihçiler olacaktır. Yine Hobsbawn'ın deyişiyle: “...tarihçilerin genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğu olduğu gibi özelde tarihin politik-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevleri de vardır...” (2).


Tarihin kısa bir tarihi


Ortaçağ ve öncesindeki toplumlarda tarih, hükümdarların ve devlet adamlarının yaptıklarının öyküsü olarak anlaşılıyordu. Tarihçiler olaylara yöneticiler ve devlet açısından bakarlar, yazdıklarıyla devlet adamlarına yol göstermeye çalışırlardı (3). Daha sonraları Avrupa'da ulusal devletlerin kurulmaya başladığı dönemde ise tarihçiler, zaman dizinsel olarak sıraladıkları olaylardan kendi ulus devletlerinin varlığını ve bütünlüğünü savunan yorumlar çıkardılar (4). Sonradan görme burjuvalar bir soy arayışı içine girerlerken, yeni uluslar ve hareketler de geçmişteki büyüklük ve başarı örneklerini, fiili geçmişlerinin bu tür şeylerden ne kadar yoksun olduğunu düşünmeleriyle orantılı biçimde kendi tarihlerine kattılar (5). Böylece tarih ulusalcılık ideolojisinin temellendirilmesinde ve yayılmasına önemli rol oynadı. Bu ideolojinin temel araçlarından biri durumuna geldi (6). Ernest Renan'ın dediği gibi “tarihi çarpıtmak ulus olmanın asli bir öğesidir” (7).
İçinde bulunduğumuz yüzyılda ise Marksizmin ve Fransa'da gelişen “ANNALES” okulunun etkisiyle tarihin ilgi alanı iktisadi ve toplumsal gelişmeye kaydı (8). Hem tarihi anlayışı değişiyor hem de tarihçilerin ilgi alanları. Artık yalnızca dinsel ve siyasal olaylar değil toplumsal ve iktisadi gelişmeler de takip ediliyordu. Siyasal olayların kısa dönemli niteliğine karşılık iktisadi ve toplumsal gelişmeler daha yavaş olgunlaşır, daha uzun zaman kesiminde biçimlenirdi. Bu yüzden farklı bir zaman kavramı gelişmeye başladı (9). Artık tarih, yalnız hükümdarların ve savaşların tarihi değil yığınların tarihi haline gelmişti. Bu da tarihin artık bir toplum bilim haline geldiğini gösteriyordu.


Tarih bilimselleşti mi?
Peki tarihin bu gelişimi tarihi bilim kertesine ulaştırdı mı?


Her bilimin, kendi inceleme alanının düzene sokulması ve bu alana özgü nedensellik ilişkilerinin keşfedilmesi diye bir sorunu vardır (10). Bu düzeye iki aşamada gelinir. Birincisi bir nevi fotoğraf çekme de denilebilecek “betimselleştirme” aşamasıdır. Bu aşamada bilgi edinme süreci henüz sadece algılamaların biriktirildiği, olguların dolaysız görüntüleriyle resmedildiği bir noktadadır. Bu yolla edinilen gözlem öbeklerinin arasında bir önemli/ önemsiz ayrımının yapılması; bazılarının “sebepler”, diğer bazılarının ise “sonuçlar” olarak sınıflandırılması; böylece birbirlerine zincirlenen olayların bir gelişme olarak düşünülmesi ve sözkonusu zincirin halkalarının geriden ileriye doğru sıraya sokulması ise ikinci aşama olan “teorileştirme” kertesidir
(11).Bu adım bir ayıklamayı, bir soyutlamayı, deyim yerindeyse ölçeğin küçültülmesini gerektirir. Dolayısıyla fotoğraf çekmekten çok harita çizmeye benzetilebilir.
Tarihin betimselleştirme aşamasını kronoloji çalışmaları oluşturur. Tarihsel olayların zaman baz alınarak ardı ardına sıralanması bir nevi tarihin fotoğrafının çekilmesidir. Bu aşamada tarih, devletlerin kurulup yıkıldığı, sonu gelmeyen savaşların yapıldığı, hükümdarlıkların el değiştirdiği, kellelerin koparıldığı, yiğitliklerin, hainliklerin, cesaretin ve korkaklığın birbirini izlediği, her şeyin birbirine girdiği karmaşık bir yapıya sahiptir.

Teorileşme aşaması ise tarihsel daha doğrusu toplumsal olayların kökeni olan “iktisadın” etkisiyle gerçekleşti. İktisat diye özerk bir alanın varlığının keşfedilmesi, 17.-18. yy da siyasetin hiç girmediği piyasa ilişkilerinin iyice belirginleşmesi; öteden beri var olan ekonomik faaliyetin, artık piyasa çerçevesinde yürütülür hale gelirken, devletin idari müdahalesinden de gitgide sıyrılması sayesinde oldu (12).Bu dönemler sömürge savaşlarının, merkantilizmin ve ticaretin devirleridir. Bu tarihlerde bazı İngiliz tarihçileri yeni gelişen sanayi ve ticaret burjuvazi ile zenginlik ve kudretini toprak gelirlerinden sağlayan feodal aristokrasi arasında çıkar zıtlığının farkına vardılar ve bunun analizini yaptılar. Ardından bazı Fransız tarihçileri siyasi bir olay olan 1789 Fransız Devriminin ve çeşitli aşamalarının, aynı zıtlıktan, yani ekonomi alanından türeyip gelen sınıflar arasındaki mücadeleden doğduğunu ortaya koydular (13).
Bu iktisadi çıkar çatışmalarının farkına varılması tarihsel olayları açıklamada dinsel, siyasal sebeplerden daha etkili olarak toplumsal ve iktisadi sebeplerin önemini gösterdi. Bu noktada kendi tarihimize bakarsak 16.yy sonlarında ortaya çıkan ve Osmanlının yıkılışını hızlandıran Celali İsyanlarının sebeplerini İslam’dan uzaklaşmak ya da padişahların artık kelek çıkmaya başlamasıyla açıklamak ne kadar doğrudur? Coğrafi keşifler yoluyla değişen ticaret yolları nedeniyle bozulan ekonomik ortamda, nüfus patlamasıyla gelen işsiz-güçsüz leventlerin yerleşim birimlerini doldurması ve Osmanlı toprak düzenin bozulmasıyla açıkta kalan tımarlı sipahilerin önderliğinde ortalığı birbirine katmalarını görmezden gelmek bizi hangi gerçeğe ulaştıracaktır? Devrin büyük hükümdarı Muhteşem Süleyman karşısında Anadolu’nun gariban halkının neden “isyankâr” Şehzade Mustafa'yı tuttuğunu iktisadi gerçekleri görmezden gelerek nasıl açıklayabiliriz? (14).
Kaldığımız yerden devam etmek gerekirse burjuva çağında tarihin iktisadi tahlille açıklanmaya başladığını görmüştük. Ancak bu yöntem tüm tarih dönemlerine uygulanamazdı. Çünkü bu çalışmaların hepsi kapitalizmi anlamaya yönelik çalışmalardı. Oysaki insanlık kapitalizminden daha yaşlıydı. Hem kapitalizm öncesini hem de kapitalizmi kapsayan bir tarih teorisini kurmak Karl Marks' düşecektir.
Karl Marks, tarihsel materyalizm teorisinin kilit adına üretim biçimi adını verecektir. Marksın gözünde siyaset, hukuk, kültür, ideoloji vb. alanlar, üretici güçler ile üretim ilişkilerinin birliği olarak toplumun temelini meydana getiren üretim biçimine kıyasla üstyapısal karakterdeydiler. Belli bir anda mevcut üretici güçler düzeyi, kurulabilecek üretim ilişkilerine nesnel kısıtlamalar getiriyordu. Keza, belli bir toplumun (siyasi, hukuki, ideolojik) üstyapısının bürünebileceği biçimler, bir bütün olarak ekonomik temel(üretim biçimi) tarafından kısıtlanıyordu (15).
Tarihsel materyalizm, insanlık tarihinin temeline kendi geçim araçlarını ve bunlarla da kendi yaşamlarını sürdürmek için üretimde bulunan canlı varlıkları oturtur. Bu bireyle yalnızca çalışmalarıyla değiştirdikleri doğa ile ilişki içinde kalmazlar, işbölümünde ve değişimde kendilerinin bilmedikleri toplumsal ilişkiler kurarlar, üretken çalışmalarıyla üretici güçleri geliştirip, buna uygun mülkiyet ilişkileri kurarlar. Bu üretimin toplumsal yanı idi. Böylece yaşamın üretimi için sürekli değişen yapısı, yeni toplumsal koşullar belirler (16).
Altyapı ile üstyapı arasında diyalektik bir ilişki olduğunu biliyoruz. Altyapıdaki her değişiklik üstyapıdaki değişikliğinde kaçınılmaz nedeni oluyordu. Altyapıdaki yani ekonomik ve sosyal ilişkilerin değişimi, onun üzerinde bulunan toplumun her tür politik, hukuk, ahlak, sanat vb üstyapı kurumlarını kökünden değiştiriyordu.
Materyalist tarihçiler bu ilkeden yol çıkarak medeniyet tarihini şu aşamalara ayırdılar:
a.Kandaş kabilelerin görece eşit mensupları olarak avcılık, çobanlık veya tarım yaptıkları dönem,
b.Kölelerin, büyük toprak-para-köle sahiplerinin malikane ve atölyelerinde çalıştırıldıkları dönem,
c.Toprağa bağlı köylülerin küçük tarlaları ailecek işleyip elde ettikleri mahsul üzerinden, arazinin “yüksek mülkiyet”ini elde tutan askeri bir aristokrasi mensuplarına ve/veya onların devletine vergi-rant ödedikleri dönem,
(burada kısa bir ayrıntı olarak vergi-rantın, tek tek yerel aristokrat tarafından mı yoksa merkezi bir devletin temsilcileri tarafından mı toplandığına göre, “feodal” ve “asyatik” olarak ikiye ayrılır.)
d.sanayi işçileri olarak, başkalarına(kapitalistlere) ait fabrika, maden, vb. işletmelerde herhangi bir siyasi, hukuki zorlama olmaksızın çalışıp ücret aldıkları(kapitalistlerin ise, kendi gelir kategorileri olarak, kar ettikleri) dönemdir (17).
Daha sonradan F.Engels'in yürüttüğü çalışmalarla bu gruplamalar genişledi. Batı merkezli marksist çalışmalar sömürgeler dolayısıyla doğuyu da kapsayacak şekilde genişletilmişti. Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserince ünlü Amerikalı antropolog Lewis H.Morgan'ın “Irokua” Kızılderili kabileleri ile ilgili çalışmasını Keltler, Germenler ve Antik Yunan'daki göçebe unsurlara doğru genişletti. Bu sayede göçebe kavimler için genel bir yapılanma ortaya çıkardı. Buna göre;


a.ilkel kabile kolektivizmi;
b.askeri demokrasi;
c.devlete sıçrayış uğrakları olarak toplumsal basamaklar belirlendi (18).
Özellikle askeri demokrasi unsuru Türk tarihinde uzun süre göçebe kavimlerin içinde bulunduğu bir toplumsal basamaktı. Askeri Demokrasi; Özel mülkiyeti nesilden nesile ataerkil aile ocaklarının belirmesiyle klanların yatay yekpareliğinin, bu özel mülkiyet birimlerindeki dengesizlikler nedeniyle, kabilenin dikey türdeşliği bölünmüş, yani kandaşlığa dayalı sınıfsız yapı aşındırılmış;buna rağmen ordusu, bürokrasisi ile devletin şiddet tekeli hala, topluluktan ayrışıp onun karşısına dikilmemiştir (19).
Orta Asya göçebe toplumlarında özellikle savaş esirleri, sürülerde hayvan sayılarındaki farklılaşma ve ipek ticareti sonrası sınıfsal farklılaşma yoğunlaşmıştı. Artan savaşlar ve otlak kavgaları sebebi ile boyları organize edecek bir askerin şefin varlığının hissedilmesi de buna eklenince “han”lık kurumu ortaya çıktı. Han, beyler arasında eşitlerin birincisi sayılırdı. Türk boylarında uzun süre askeri demokrasi görülürken Cengiz Han Moğolları devrinde ise göçebe feodalizmine benzer bir yapı ortaya çıkacaktır (20).
Buradaki farklı toplumsal yapılar dünya tarihinde aynı dönemlerde görülmez. Batı dünyası kapitalist topluma çoktan geçmişken pek çok doğu toplumu hala feodal düzeydedir. Bunun yanısıra aynı üretim biçimine sahip toplumların üstyapıları da tıpatıp birbirine benzemez. Burada devreye yerel unsurlar girer. O üretim biçimine özgü temel sınıflar arasındaki mücadelenin yerel ölçekte nasıl renkleneceği dolayısıyla somut bir tarihi yaşanmışlık olarak şu veya bu toplumun dış çehresinin tam olarak hangi kurumsal girinti ve çıkıntılar asan oluşağı felsefi anlamda rastlantıya bağlıdır-üstyapısal olasılıklar yelpazesi içinde, deyim yerindeyse Heisenberg'in “belirsizlik ilkesi” geçerli olmaktadır (21).
Bu dönemler arası geçişlere gelirsek Marks gelişmelerin belli bir aşamasında toplumun maddi üreticileri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerini yada bunların hukuki ifadesinden başka bir şeyi olmayan mülkiyet ilişkileri ile çelişmeye düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler onların zincirleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar (22).


Bizdeki durum


Türkiye, Osmanlı gibi çok uluslu bir imparatorluğun bir ulus-devlete dönüşme sürecinin ürünüdür. Bu dönüşüm devrimsel yenilikler gibi geçmişle olan bağı kökten koparma iddiasında olsa da konu insan olunca mesele bu kadar kolay olmuyordu. Uzun süreli savaşlar yüzünden gayrı-Müslim azınlık Anadolu’dan uzaklaşmış(zorunda kalmış), Araplar kendi yollarına gitmişti. Ancak hala içerde farklı kökenlere sahip adeta 72 milletten insan yaşıyordu. Bunları bir arada tutacak bir ulus olmalarını ne sağlayacaktı? Bir ulusu nasıl inşa edeceklerdi? Konuyu dağıtmamak için bu konuda sadece tarihe verilen role bakalım.
Modern milliyetçilik kayıp bir geçmişe dönüş olmadan düşünülemez. Çünkü milliyetçilik akımının tasarladığı düzenleme türünü yansıtan bölgesel ulus devletler 19.yy dan önce zaten yoktur.Onlar devrimci yeniliği bir restorasyon olarak göstermek, meyve verdiğini savundukları tarihi icat etmek zorundaydılar (23). Türk tarihi için durum biraz karışıktı. Bir taraftan devrim gereği Osmanlı tarihinden kopmak diğer taraftan ise kökünü dayayacakları yeni bir destek bulmaları gerekiyordu. Bu sayede Osmanlı öncesi Türk tarihi araştırılmaya başlanacaktır.1930lardan sonra bizzat kendisinin girişeceği tarih araştırmaları konusunda Atatürk'ün mümkün olduğu kadar “bilim” çizgisinde gitmek istediği anlaşılıyor. Ancak iş pratiğe gelince durum çok farklı olmuştu.
Sovyet komşusuyla iyi ilişkiler yaşandığı bir dönemde, serüvenci Enver yaklaşımının yıkıcılığını görmüş M.Kemal Atatürk'ün yönlendirdiği tarihçiler, Türklerin kökenlerini ülke sınırları içinde Anadolu'da aramaya başlayacaktır. Bunda hem Yunanlıların “Anadolu önceden bizimdi” görüşüne bir cevap hem de Gazinin “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesinde hayat bulan hümanizma görüşünün etkisi de unutulmamalıdır. “Türkler barbardır her şeyi Avrupa’dan öğrenmiştir” diyen ırkçı Avrupa görüşlerine ve aptalca saflıklarla örülü oryantalist görüşe inat Atatürk içinden çıktığı Türk toplumunun sonuna kadar yüksek bir medeniyetin üyesi olduğuna inanmıştır. Bu sarsılmaz inancı sanırım bu memlekette hiçbir insanda olmadı. Atatürk’ü “büyük Türk” yapan özelliklerinden biri de buydu. Atatürk’ün izini bugün de gördüğümüz sömürge kafasına tahammülü yoktu.
Atatürk'ün bilim rehberliğinde ilerleyecek olan bu inancı ne yazık ki aydınlarca anlaşılamamış, aceleye getirilmiş tarih incelemeleri dönemin siyasi koşullarına paralel olarak kafatası ölçümlerinin esiri olmuştur. Atatürk’ün ölümünü takip eden zamanda Anadolucu Türk tarih tezi, Türk-İslam tezine yenilmiştir. Bu dönem için meselenin bilimselliği açısından iki önemli nokta vardır. Birincisi, “vulgar materyalizm” denilebilecek düzeyde meseleleri tahlil edebilen Yusuf Akçura gibi birinin Türk tarihine yaptığı katkı ve Osmanlı tarihini Avrupalılara bir daha gözden geçirtecek kadar kafalı bir insan olan Fuat Köprülü'nün yaşamış olmasıdır. Türk tarihi aceleye getirilmeden ve “görevlendirme” anlayışı yumuşatılarak Köprülü gibi bir tarihçinin önderliğine verilebilse sanırım tarihimiz bambaşka seviyelerde olacaktı. İkinci olarak Türk tarih tezinin mirasçıları olan Sabahattin Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday ve Halikarnas Balıkçısı gibi isimlerin varlığıdır. Anadolucu görüşe sahip bu isimler Türkleri büyük Hitit, Frig, Lidya uygarlıkların mirasçıları olarak algılamış ve “karışma” kavramını işlemişlerdir. Onların gözünde “biz Anadolu’yu fethederken Anadolu da bizi fethetmiştir”. Dünün Hititli ataları, Romalı babaları Türk çocuklarla karışmıştır. Halikarnas Balıkçısının meseleyi abartıp “Yunanlılar her şeyi (Anadolu’dan) bizden çaldılar” (ki kısmen doğrudur) demesi ise Anadolu sevgisinin farklı bir dışavurumu sanırım.
Türk tarihine hâkim olan İslamcı-milliyetçi görüş, aslında sağcı solcu tüm rejimlerin yaptığı şeyi yaptı. Tüm rejimlerin gençlerine tarih öğretmelerin nedeni; onların toplumlarını ve toplumlarının nasıl değiştiğini anlamaları değil, kendi ülkelerini onaylamaları, ülkeleriyle iftihar etmeleri, iyi yurttaş olmalarıdır. Bir esin kaynağı ve ideoloji olarak tarih, kendi bağrında kendini haklı çıkaran bir mite dönüşme eğilimi taşımaktadır. Modern milliyetçiliklerin gösterdiği gibi bundan daha tehlikeli bir göz bağı olamazdı (24).Biz de resmi tarih diye ağızlara sakız edilen şey aslında budur."Kürtler, dağlı Türklerdir" masallarından “Turan bizi bekliyor” nidalarına kadar olan tüm bu ayağı yerden kesik laflar Türk-İslam tarih tezinin güzide örnekleridir. Atatürkçülüğü altı ilkeye indirip içini boşaltmaya çalışan da her taşın altından solcular çıkar safsatasını yaratan yine bu tarih görüşüdür. Günümüzde Türk-İslam tarih tezinin safsataları pek çok noktada yıkılmıştır ancak okullarda öğretilen tarih derslerinde hala benzer konular işlenmektedir.
Marksist tarihçi Halil Berktay'a göre “burjuva demokratik devrimimiz tamamlanmadığından geçmişe bakışımız bugünkü siyasal konumlamanın etkisinde kalıyor ve nesnellik sağlanamıyor.”Gerek Türk tarihinin abartılması ve mukaddesatçi bir çizgiyi kaydırılmasında gerekse Cumhuriyet dönemindeki devrim gereği benimsenen “reddi miras” düşüncesinin hala Atatürkçü çevrelerde var olması bu sözü bir anlamda doğru kılıyor.
Başta belirtiğimiz gibi tarihi konularda nesnel doğruları söylemek yine mesleğe bağlı tarihçilerin işidir. Tarihin göz bağı olarak kullanılmasını engellemek ise onların hiç bir zaman unutmaması gereken bir sorumluluktur.


Kaynaklar:
1. Eric Hobsbawn Tarih Üzerine, Bilim Sanat Yayınları (1999)
2. age, E.Hobsbawn
3. Şevket Pamuk Osmanlı-Türkiye İktisat Tarihi 1500-1914, Gerçek Yayınları (1988)
4. age, Şevket Pamuk
5. age, E.Hobsbawn
6. age, Şevket Pamuk
7. Stefanos Yerasimos Azgelişmiş Sürecinde Türkiye Cilt I, Belge Yayınları (2000)
8. age, Şevket Pamuk
9. age, Şevket Pamuk
10. Halil Berktay, Ayla Ödekan, Ümit Hassan Türkiye Tarihi Cilt I, Cem Yayınları (1995)
11. age, H.Berktay
12. age, H.Berktay
13. age, H.Berktay
14. Mustafa Akdağ Türkiyenin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Barış Yayınları (1999)
15.A.E.Yurtsever Marksizme Giriş-Temel Bilgiler, Sorun Yayınları (2005)
16. age, A.E.Yurtsever
17. age, Halil Berktay
18. Doğan Avcıoğlu Türk Tarihi Cilt I, Cem Yayınları (1995)
19. age, Halil Berktay
20. age, D.Avcıoğlu
21. age, Halil Berktay
22. age, A.E.Yurtsever
23. age, E.Hobsbawn
24. age, E.Hobsbawn

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 887
Kayıt tarihi
: 17.05.08
 
 

Ttarihi seven bir matematik öğretmeni. İlk olarak makine mühendisi olmaya kalktım. Ama sonradan a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster