Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Eylül '17

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
114
 

Siyasete Katılmamanın Bedeli: Kral Arthur

Siyasete Katılmamanın Bedeli: Kral Arthur
 

İyiler, siyasete katılma-manın bedelini öder mi?


Siyasete katılma-manın herkes için bir bedeli vardır. Bu bedel, milyonlarca insanın oy kullandığı günümüzde pek hissedilir bir zarar değil. Platon, kralların filozof olması gerektiğini ya da filozofların bizzat kendilerinin siyasete katılarak idareyi elinde tutması gerektiğini söylemişti. Ama burada bir problem vardı: Hakikatin peşindeki filozof neden siyasi ve idari işler uğraşsın? Platon bu açmazdan kurtulmak için, bu kişilere, kendileri siyasete katılmadığı zaman ödeyecekleri “bedel”i göstermeyi önerir. 

Bu bedeli anlatan bir film: Kral Arthur, Kılıç Efsanesi…
Arthur bir filozof değil. Babası kral, kendisi kerhanede yetişmiş vicdanlı biri. Sevdikleri için her şeyi göze alabilen biri. Hatta kendisine güvenerek, zalim krala isyan eden kitlelerin sorumluluğu kendisine ağır gelecek kadar siyasi hoyratlıktan uzak birisi. 

Amcası, Arthur’un babasını öldürerek iktidara konmuş zalim bir adam. Arthur’un çektiği sıkıntıların sebebidir kral-amcası… Filmin başında, kraliyet bir toplantı düzenler; konu büyücülerdir. Bir an siyaset felsefesinin kadim tartışması büyücüler ve krallar çekişmesine dair bir film olduğunu düşünebilirsiniz bu sahneyle. Filmde, gerçekten bu kadim tartışma adına çok sahne var ama ben asıl konunun, vicdanlı birinin (ya da Platoncu deyişle filozofun) siyasete girme-mesinin “bedel”i olduğunu düşünüyorum. İyi ve kötü tarafın büyücüleri var çünkü, tek taraflı bir büyücülük yok filmde. Zalim kral-amcanın kendisi de büyücü, büyücülük okulunda okumuş. Onun büyüsüne yardım eden sihirli güçler, onun ihtiraslarını gerçekleştirmesi için kendisinden her defasında bir bedel ister. Bu bedel, sevdiği birini öldürmesidir. Siyasette iktidarın bedeli her zaman böyle olmamış mıdır? Kardeş katli fetvasını çıkartan Fatih’i düşünün, Mustafa Kemal’in arkadaşlarını Nutuk’ta nasıl anlattığına bakın, Ak Parti’nin kurucu kadrosundan kimler kaldı? Burada kimseyi karalamak değil amacım; siyasetin doğası budur diyen bir görüş var. Ve bu görüş, kıyıda köşede kalmış bir düşünce değil; İbn Haldun ve Makyavel’den bugüne kadar hala siyasetin ilkesi olarak kabul edilen bir görüş… 

İbn Haldun ve Makyavel varsa; ben hala ısrarla Platon ve Farabi de var diyorum. El-Medinetü’l-Fâzıla ve Politeia kitapları, filozofların akla dayanarak geliştirdikleri ideal siyaset düzenlerini anlatır. Ütopik olarak nitelenen ve siyasetten sürekli dışlanmak isteyen bu kuramlara; zalim –kral-amca gibilerin itibar etmemesi şaşırtıcı değil. Arthur’un isyan hareketi için baronlardan yardım alınması önerisine verdiği cevap, kendisini ütopik bulacakları ve dalga geçecekleri yönündeydi. 

İşin ilginci, kerhanede yaşadığı yıllarda Arthur’un bir serseri gibi dolaşırken, filmin sonunda zalim-kral-amcasına “you creative me” demesi… Oldukça a-politik bir serserinin gündelik hayattan devşirdiği vicdanıyla zulme karşı koyması… Hanedan soyundan geldiği gerçeğini göz ardı etmeden söylüyorum bunları. Neticede Arthur hanedan soyundan geldiğini bilmiyordu ve bilince dahi kendisine yüklenen sorumluluğu kabul edemedi. 

İyi-büyücü kıza ilk görüşten beri aşık olmuştu ve bu kız sanki onun vicdanını temsil ediyordu: Büyücü-kız, gerçekle yüzleşmesini kendisine tavsiye eder film boyunca. Arthur, bu iyi-büyücü kıza aşıktır, Arthur aşkın samimiyetinin hissedildiği her sahnede, ödeyeceği bedeli ve gerçekle yüzleşmesini gerektiğini görür. İyi-büyücü-kız, sanki onu mağaranın karanlığından çıkaran ilham perisidir. İlham, Platon için mağaradan çıkışa yeter mi?..

İlham, hakikate kavuşturur mu bilinmez ama Arthur ve İngiltere’yi selamete kavuşturur filmin sonunda. İlham (perisi), nefsinin şehvet ve ihtirasından kurtulmuş kişilere gelir. Evliyaların kerameti böyle anlatılır. Filmde, zalimin zulmüne karşı hiçbir isyan hareketi görülmez. Halkın hoşnutsuzluğu biliniyordur ama zalim-kral-amcanın övünerek söylediği gibi bu önemli değildir; önemli olan halkın kraldan korkmasıdır. Kimsenin mağaradan çıkmaya cesareti yoktur. Sadece nefislerinin esaretini altına girmemiş küçük çocuklar zalim krala karşı duvarlara grafiti yapmaktadır. Babasının ölümünü gözleriyle gören Mavi, bir çocuk karakter olarak, bu masumiyeti temsil eder. Mavi, film boyunca Arthur’u beklemektedir. Efsanevi-mitolojik bir şekilde halk arasında konuşuluyordur: büyülü kılıcın esas sahibi ülkeyi kurtaracaktır. Masum nefsiyle umudun ve hakikatin taşıyıcısı Mavi’dir bir bakıma. Arthur, siyasi mücadeleden kaçınmak istediğinde ödeyeceği “bedel” olarak Mavi’yi görür. Sadece Mavi’yi değil, kerhanede onu yetişteren hayat kadınlarını da görür. Burası çok çarpıcıdır; hayat kadınları ve çocuklar ile hakikat ve umudun yan yana gelmesi…

Belki, popüler bir film üzerinde bu kadar durmak, böyle bir filmden bu kadar sembol ve simge çıkarmak isabetli görülmeyebilir. Ama ben daha da abartarak bir sahneye daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Arthur’un kılıcı taştan çıkardığı sahne… 

Kılıcın sahibi aranırken herkes deneniyordur, sahibi olmadığı anlaşılan kişilere mühür vurulmaktadır. Artık kralın görevlileri usanmıştır bu sınamadan, kimse O değildir, bir türlü çıkmamıştır kılıcın sahibi. Biteviye, usandırıcı denemeler; filmin trajik yapısı göz önüne alındığında dikkat çekicidir. Antik Yunan trajedisi izler gibi seyrettiğiniz filmde böylesi modern-burjuva hayatını andıran bir sahne gerçekten dikkat çekicidir. Tam bunları düşünürken karşınıza David Beckham çıkar, kralın görevlisi rolünde. Bu sahneye böylesine oturan/yakışan başka biri olmazdı heralde. Arthur sorar Beckham’a, ne yapmamı istiyorsunuz, diye. Beckham, denemelerden usanmış bir şekilde, kılıcın kabzasından iki elinle tut ve çıkarmaya çalış gerizekalı der ve sırtını dönüp konuşmaya devam eder diğer muhafızlarla.

Oysa o an, trajik bir kırılma anıdır. Böyle anlar, modern dünya olmadığı için Beckham beklentisiz ve usanmış bir şekilde sırtını dönmüştür. Modern dünya, trajediye ve hakikatin kırılma anına yabancıdır. Romandır bu yüzden modern hayatın ruhunu temsil eden. 

Trajik kırılma anı ile Platon’un idealara ulaşma yolundaki “sıçrama”sı arasında nasıl bir benzerlik olduğunu anlayabilirsek, film üzerine yazdığım bu yazı daha anlaşılır olacaktır sanırım. 

Arthur, kendisinin ödeyeceği bedel ve ülkesine ödeteceği bedel yüzünden/sayesinde zorunlu olarak siyasete girmiştir. Her vicdan sahibi insanın yaşayabileceği/yaşaması gereken bir zorunluluktur bu. 

Hakikatin inkarı ve haksızlığa karşı sessiz kalmak esareti bir gün cesaretle yenilecektir. Arthur gibi bir gün herkes gerçekle yüzleşme cesareti gösterecek ve zincirlerini kırarak mağaradan çıkacaktır.

Felsefenin insana güveni ve iyimserliğidir bu…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 314
Kayıt tarihi
: 07.09.16
 
 

SBF-Mülkiye mezunu, TCDD'de Memur. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster