Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mart '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
18127
 

Slovenya Gezi Notları

Slovenya Gezi Notları
 

slovenya, bled gölü, st.mary assumption kilisesi


Slovenya’ya geçebilmek için, biraz da zorunlu olarak geldiğim Tries’teyi bir uçtan bir uca, saat 13.00’e kadar dolaşıyor, sonra, çantalarımı almak için, Hotel Porta Cavana’ya geliyorum. Taksileri sevmeme huyum yüzünden, taksi ile geldiğim yolları, sırt çantalarımla, biraz oflaya puflaya, terleyerek kat ediyor ve otobüs terminaline ulaşıyorum sonunda. Küçücük bir pasajda, komşu ülkelere ( Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya gibi ) giden otobüslerin bilet gişeleri, daha çok da, büfe ve giyim mağazaları var. Arka taraftaki, kapalı alana geliyor otobüsler, fazla beklemeden de, hareket ediyorlar. Fazla yolcu yok, çoğu da yaşlı.

Otobüs geliyor, sırt çantamı bagaja koyan şöför 1 € istiyor, buralarda böyle bir gelenek olduğunu bildiğim için itiraz etmiyorum. 6-7 yolcu var, tam saatinde hareket ediyor otobüs. Yılan gibi kıvrılarak, Trieste’nin yanıbaşındaki tepelere ulaşıyoruz. Sınıra 4 km. kaldığını okuyorum levhada ve pasaportumu elime alıyorum, yeni bir yeşil pasaport kavgasına hazırlanmak için. Ama, Schengen dolaşımını unutuyorum, serbest dolaşım neticesi, bir ilden diğerine geçer gibi Slovenya’nın Sezan kentine giriveriyoruz. Pasaportum da elimde kalakalıyor. AB ülkelerinden birinden vize alınca ( Yunanistan, Bulgaristan gibi önyargılı ülkeler hariç ), sınırları engelsiz geçmek mümkün oluyor. Otobüstekilerin çoğu, Slovence konuşuyor ama, Anadolu gibi, burada da, kültürler iç içe geçmiş.
Slovenya’nın bomboş caddelerini, seyrek trafiğini, insansız mağazalarını yadırgayarak Ljubljana’ya doğru ilerliyoruz, tertemiz orman yollarından geçerek.
Mazot almak için, bir akaryakıt istasyonuna giriyor otobüs. Herkes, arka taraftaki markete koşturuyor. Ben, geniş caddeleri, iki üç araçtan ibaret olan trafiği, bu trafiği yönlendiren trafik lambalarını, yoğun yaya olmamasına rağmen, trafik işaretlerinin önünde, sabır ve itaatle bekleyen tertemiz otomobillere bakıyorum, ortalığı kaplayan mis gibi akasya kokularını içime çekerek. Akaryakıt pompalarının önüne gelen otomobil sürücüleri ( ki, çoğu kadın ), pompayı alarak, araçlarını kendileri dolduruyor, sonra da, içeri girerek ödemelerini yapıyorlar. Self servis bir hizmet yani. Bizim, ülkemizin asil insanları, araçtan inmeden, ödeme yaparlar genellikle. Slovenya’nın milli geliri 12000 $, ülkemizde tüm manipülasyonlara rağmen 10000 $ ‘dan bahsediliyor ancak, Slovenya’da okur- yazar oranı da % 99 ! Sanki, terk edilmiş bir kentte hissediyorum kendimi, böylesine sessiz bir yerleşimi yadırgamam hala devam ediyor.

Ljubljana’ya devam ediyorum. Yollar, gidiş-geliş olmak üzere toplam iki şerit. Yolun iki tarafında devam eden çam ve akasya ağaçları arasında ilerliyoruz. Bugün, cumartesi olduğu için Slovenler, ağaçların altına uzanmış, dinleniyor, piknik yapıyorlar. Terk edilmiş, ara yollarda, kadınlar, eşofmanlarını giymiş, zarif hareketlerle paten yapıyorlar. Slovenya kuzeyde Kamnik- Savinya Alpleri, kuzey batıda Julyen Alpleri ile kuşatılmış. Güzergahımın tam karşısına denk gelen Julyen Alplerinin üzerindeki karları, eteklerindeki yemyeşil çam ormanlarını seyrediyorum. Aklıma, ülkemin, kuzey doğusundaki Kaçkar Dağları düşüyor. Fırtına Deresi düşüyor. Üzerine dizilecek ve ekosistemi yok edecek, hidro elektrik barajları, güzelim kırmızı benekli alabalıkların geleceği düşüyor, bunalıyorum, keyfim kaçıyor.

Dikkat ediyorum, şu ana kadar ekilmiş arazi görmedim, doğal zemininde bırakılmışlar, yemyeşil otlar ve doğal kır çiçekleri, içinde bulunduğumuz bahar mevsimini çok güzel tarif ediyorlar. Asfaltı arazilerden ayıran, incecik çitlerin ardında, bembeyaz papatyaların arasında, benekli koca memeli inekler otluyor, ara sıra kafalarını kaldırıp, geçen araçlara bakarak. Trieste’den henüz, 35 km. gelmiş olmalıyız; mağaraları ile ünlü 14000 nüfuslu, küçücük Postajna kasabasının otogarına giriyoruz. Yazıhaneler kapalı, Bled’e gidecek, dört yabancı biniyor. Çok enteresan, bulut ve yağmur gösteren trafik işaretine ilk kez rastlıyorum, görür görmez de; aniden bir sağanağın içine giriyoruz, 500 m. sonra yine kesiliveriyor. Yollar oldukça virajlı, 60 km. hız limiti var, şöför kesinlikle ihlal etmiyor. Vrhnika’dan sonra otoyola giriyoruz. Evlerin yanı başındaki odun yığınları, Alplerin hakim olduğu coğrafyaya özgü, güzelim çatıları, çiçeklerin fışkırdığı balkonları göremez oluyorum artık. Zira, her yerde olduğu gibi, otoyollar, şehirleşmenin işareti. Etrafta, küçük sanayi işletmeleri, atelyeler belirdi, süper marketler çoğaldı, yeşil doku azaldı.

16.40 ‘ da küçük otogarın önünde, otobüsten inerek Ljubljana’ya ulaştım. İner inmez, arkadaki binaya girerek, gişedeki kıza Ribçev Laz’a gitmek istediğimi söyledim. Kız garip garip baktı bana. Herhalde doğru telaffuz edemedim diyerek, kağıda yazıp uzattım, yine boş boş bakıyor. Sonunda, yanındaki arkadaşına sordu. Meğer, burası tren istasyonu imiş. Ribçev Laz’dan da tren geçmediği için, gideceğim yeri bilmiyorlar anlaşılan. Oysa, Slovenya’nın nüfusu henüz iki milyon. Ribçev Laz’da, Slovenyanın en ünlü Triglav Milli Parkının yanıbaşında.
Otobüs terminali, tren istasyonunun karşısındaki, küçük kulübe imiş. Saat 17.00 otobüs için bilet alıyorum ( 7 € ). Ljubljana’dan, Ribçev Laz 85 km. Bohinj Gölü, ülkenin Bled gölünden sonra en güzel gölü. Bu nedenle, Bohinj Gölünün hemen yanıbaşındaki Ribçev Laz’ı seçtim. Aslında; Bohinjska Bistrica ve Bohinj Jezero adlı yerleşimler, turistik konaklamanın daha yoğun olduğu yerler. Ama, her birinden, Bohinj Gölüne ulaşmak için, otobüs beklemek gerekiyor. Ribçev Laz’da
da, okuduğum kadarı ile pek çok konaklama imanı var.

Yola çıkalı bir saat oldu. Radovlica’dan geçiyorum, tertemiz ve düzenli bir yerleşim. Yolun tamamı 135 dakika sürecek. Bled’e girmeden, Lesce tren istasyonunun önünden Ribçev Laz’a sapıyoruz. Amacım, bir gün Ribçev Laz’da kalarak, Bohinj Gölünü dolaşmak, akşamüzeri Bled’e geçerek burada da, iki gün kalmak. Tenha, neredeyse boş caddelerden, birbirinden uzakta yapılmış, hepsi özenli ( bizim nedense villa dediğimiz ) evlerin önünden geçiyor, sonunda Bohinjka Bistrika’ya geliyoruz.

Burada herkes indi, şöför, bir sigara içeyim diye işaret etti bana, ben de, aşağıya inerek, eteklerindeki çam ormanlarından süzülüp gelen Alp dağlarının havasını derin derin içime çektim, kenti çepeçevre saran karlı tepeleri seyrederken. Sonunda Ribçev Laz levhasını gördüm, şöför otobüsü durdurarak inmemi işaret etti. Çantaları alarak indim aşağıya. İner inmez de, bir hüzün hakim oldu bana. Nedense, kendimi, çok uzaklarda, bambaşka bir alemde hissettim kısa bir süre de olsa. Yol üzerindeki bir banka oturup, hiçbir araç, ses ve insan olmayan, topu topu on onbeş evden ibaret mahalleyi seyrettim şaşkın şaşkın. Tam karşımda dört yıldızlı Kristal Oteli görüyorum, hemen arkasında, çok güzel çatısı olan, balkonlarından çiçekler fışkıran bir ev görüyorum. Üzerinde “ sobe “ yani kiralık yazısını fark edince, bu eve yöneliyorum. Zaten görünürde başka, kalınacak tesis veya kiralık ev de göremiyorum. Niyetim; hava kararmadan, oda sorununu çözüp, Bohinj göl kenarına inip, fotoğraf çekmek. Evin kapısı açık, zili çalıyorum, yaşlıca bir kadın geliyor. Yukarıda çatı katındaki odayı gösteriyor. Tertemiz, mis gibi bir yatak, ahşap lambri kaplı şirin bir oda. Fiyatı soruyorum. Elindeki resmi listeyi gösteriyor, tax ( vergi ) diyor, turist diyor, kağıt üzerinde, bir sürü hesap yapıyor. İş uzayınca, ürkmeye başlıyorum, abuk bir fiyat söyleyecek diye. Neticede; 19.2 € diyor. Tamam diyorum. Ama kadın, Slovence konuşuyor, ben de İngilizce, yine de, anlıyoruz birbirimizi. O, pasaport bilgilerimi kaydederken, ben odama çantalarımı bırakıyor ve dışarı fırlayıp, günün son ışıklarını değerlendirmeye çalışıyorum. Sağım, solum, film platolarından çıkmışçasına, birbirinden güzel, dağ evleri ve az ileride uzanan Jülyen Alpleri, çam ormanları ve karlı tepelerle dolu. Bir tane beton bina yok, tamamı ahşap kaplama, belki sahibinin ekonomik durumuna göre, farklılıklar gösteriyor, ama, hiç abartılı, şımarık, göze batan bir şey yok, göz alabildiğine uzanan yemyeşil arazi içerisinde. Fotoğraf çekerek, göl kıyısına geliyorum. Beni, bir durak erken indirmiş olmalı şöför, burada, çoğu kapalı, bir kaç otel, market ve restoran var.

Ortalığa öyle bir sessizlik hakim ki; gölde yüzen bir ördeğin vakvakları, yankılanıyor ortalıkta. Hava kararıyor artık, fotoğraf saati bitiyor. Her zaman olduğu gibi, bu anlarda, Ahmet Haşim’in;

“ Akşam, akşam , yine akşam
Göllerde, bu dem bir kamış olsam “ mısraları dolanıyor dilime. Gölün kıyısında, bir kayanın üzerine dikilmiş olan, yaban geyiği heykelinin yanına oturuyor, gölün üzerine düşen, silikleşmeye başlayan karlı tepeleri, ormanların yansımalarını seyrederken, Yaradılışa, yaradılmış olmama şükrediyor, önümdeki güzelliğin, insanlık tarihinin kirli belleğini, hiç değilse bundan sonra temizlemesini diliyorum Yaradan’dan.

İtalya’da, Venedik’ten başladığım gezim, şaşılacak kadar hızlı bir tempoda geçiyor. Gündüzleri hemen her saat ayaktayım, dolaşıyorum. Bugün, güne Trieste’de başladım, arşınladım durdum İtalyan kentini. Şimdi günü, bambaşka bir ülkenin, Slovenya’nın, en uç noktasında bir göl kenarının melankolik ikliminde tamamlıyorum. Karanlıkta yürüyorum kalacağım eve doğru. Harika bahçede, harika çiçek kokuları arasında, sırt çantamdan akşam yemeğim için ayırdığım konservelerimi, meyvelerimi çıkarıp, hayatımda, en çok iz bırakacak bir ortamda, karnımı doyuruyorum. Hava oldukça soğudu, odama çıkıyorum. Ev sahibesi kadına, 20 € uzatıyorum, büyük bir telaşla, 80 euro senti denkleştirip, paranın üzerini veriyor bana. Odamın pencereleri çift doğramalı, ısıcamlı. İnşallah, zaten, nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bu bölgede de, uykumu bölecek, bozacak bir hadise olmaz. Yarına zımba gibi başlayabilmek için, biraz kitap okuyor, notlarımı yazıyor, tertemiz yatağıma çekiliyorum.

17.06.2009 ( RİBÇEV LAZ - BLED )

Üzerimde yün fanila ve polarımla yattığım halde, sabaha karşı üşüdüğümü hissediyor, bir çay yaparak, ısınmaya çalışıyorum. Sabah 06.00’da, henüz Slovenya kargalarının kahvaltı bile yapmadığı anlarda çıkıyorum dışarı. Ribçev Laz’ı çevreleyen Alp Dağlarını, henüz güneş aşıp, ısıtmaya başlamadığı için, havanın soğuk olacağı tahminim doğru çıkıyor. Ribçev Laz’ı Bohinj Bistrica’ya, Bled’e bağlayan, daracık tek cadde kenarından yürümeye başlıyorum. Henüz, ortalıkta kimseyi görmedim. Hava öyle soğuk ki; fotoğraf makinesini tutan ellerimin hissizleştiğini hissediyorum. Çevrenin miskinliğini, bir Pazar sabahı oluşuna veriyorum. Sürülmüş, ekilmiş bir tek arazi göremiyorum. Sadece, evlerin önündeki geniş arazi içerisinde, 3-5 m2’lik, bahçelerde sebzeler ekilmiş.
Epey yürüyorum, yol çalışması nedeni ile tek şeride düşmüş cadde. Her iki tarafa da, seyyar trafik lambaları konulmuş. Sabahın köründe, ortalıkta kimselerin olmadığı saatlerde, bu ışıkların önünde, araçlar, sabırla yeşilin yanmasını bekliyorlar, kimsenin ışıkları ihlal ettiğini görmedim. Saatler ilerledikçe, evlerinin bahçesinde birkaç Sloven gördüm nihayet. Ljubljana’dan beri dikkat ediyorum, bir tane güzel yüzlü Sloven görmedim. Özellikle; orta yaşlı kadınların yüzleri çok çirkin geldi bana, inşallah yanılmışımdır.

Alp dağlarına doğru uzanan, yemyeşil çayırların arasında, papatyalar, sarı kır çiçekleri, henüz güneş yüzünü göstermediği için, cesaret ederek, açmamışlar yapraklarını, boyunları bükük, sabah serinliğinin ve neminin, geçmesini bekliyorlar. Ortalığı sanırım bülbül sesleri kaplamış, ortamın sessizliğini, inat ve cesaretle dolduruyorlar. Bu bölgenin, en güzel mevsiminde buralardayım sanırım. Baharın, bütün bereket ve yeniden doğuş geleneğinin hüküm sürdüğü, her şeyin, kışın teslim aldığı hareketsizliğe meydan okuduğu günlerdeyim. Yaşama sevincini görebilmek için, önümde uzanan, yemyeşil çayırların, canlılığına bakmak yeterli.

Bir yandan, sert kış koşullarında, yaşamın nasıl olduğu, diğeri de; ( her ne kadar, değerlendirmek için, erken olsa da ) yoğun bir üretim faaliyeti yapmayan Slovenlerin, bu lüks yaşam, ev ve yeni model arabalar için nasıl kaynak bulduklarını merak ediyorum. Gördüğüm kadarı ile, kırsal yöre sayılan Ribçev Laz’da bile tarım yapılmıyor. Tek tük, ağıl görüyorum, ancak; hiçbirisi, profesyonel işletmeler değil. Turizm desem, Mayıs ayının ortası, Ribçev Laz gibi, önemli bir turistik bölgede, toplam 20-30 yabancı çarptı gözüme, dün akşam. Ev pansiyonculuğu da çok yaygın değil gördüğüm kadarıyla. Sanırım, Slovenya da, Yunanistan gibi AB’nin şımartılmış kardeşlerinden olup, fonların keyfini çıkarıyorlar.

Loski Rovt, Polje, Kamnje, Savica derken, ana yoldan sola ayrılan patikaya girerek, Brod köyüne geliyorum. Julyen Alplerinin kaynak suları ve eriyen kar suları, güçlü dereler oluşturuyor, bölgede, kirletici bir sanayi de olmadığı için, pırıl pırıl akıyorlar. Zaman ilerleyip, güneş dağların boyunu aşınca, kır çiçekleri cesaretlenmeye, otların arasından dikilerek kendilerini göstermeye başladılar. Ben de, ısındım anlaşılan, sırtımdaki polar mont fazla gelmeye başladı. Sabah, 06.00’da başlayan yürüyüşüm, üç saat sonra, Marija’nın evinin önünde bitiyor. Çantalarımı, kaldığım odadan, aşağı indiriyor, Marija’ya, biraz daha dolaşacağımı, öğleden sonra çantalarımı alacağımı ve Bled’e gideceğimi söylüyorum Almanca ve İngilizce konuşmalarla anlaşıyoruz yine.

Bir anda, elimdeki fotoğraf makinesinde yüklü olan, ailemin, torunumun ve oğlumun fotoğraflarını gösteriyorum Marija’ya. Kadın, kurşun yemiş gibi, sendeliyor, gözleri yaşlarla doluyor. Şaşırıyorum, ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Titreyen sesi ile Almanca bir şeyler anlatmaya çalışıyor. 26 yaşındaki ( avucuna, parmağıyla 26 yazıyor ) oğlunun Alp dağlarında tırmanırken, kaza geçirdiğini, Bled’e hastaneye götürüldüğünü, ancak kurtarılamadığını anlatıyor, canlanan anılarının verdiği kahrolmuşluk ile. Kadın, “ çav “ diyerek, titrek bir sesle uğurluyor beni, ben de, durup dururken, yarasını deştiğim için, üzülüyorum.

Göl kıyısına uzanan yol boyunca yürümeye başlıyorum. Niyetim, göl kıyısındaki markete ve hemen yanındaki danışma bürosuna uğrayarak, Bled’e giden otobüs saatleri hakkında bilgi almak. Sabah üç saat yol üzerinde yürüdüğüm halde, bir tek otobüs görmedim. Market kapalı, danışma ofisindeki genç kadın, Bohinska Bistrica- Bled arasında çalışan otobüslerin saatlerini yazan bir liste veriyor. Danışma ofisinde, aynı zamanda otel rezervasyonu yapılıyor, turistik objeler, yayınlar satılıyor. Bu kadar güzel panoramaya sahip Ribçev Laz ve Bohinj gölüne ait, güzel kartpostal bulamıyor, zoraki bir tane alıyorum (0.5 €).

Göl kıyısının sağındaki Sn. John Baptist Kilisesinin önündeki köprüden, gölü, çepeçevre saran dağların karlı tepelerini, suyun durgun yüzeyinde, izler bırakarak yüzen ördek sürülerini izliyorum bir zaman. Sanki, her yönü ile kirlenmiş, sentetik hal almış dünyamızda değil de, başka bir gezegendeyim.
Ribçev Laz sahilinden 1.5 km. ileride, kuzey tarafta, Stara Fuzina adlı köye hakim çok güzel bir köyün bulunduğunu, hatırlıyorum, okuduğum notlardan. Birbirinden güzel evlerden, bahçelerin önünden geçerken, hayranlıkla izliyorum onları. Her evde, inek ağılları var, ama, etrafta, gübreye ait ne kötü bir görüntü, ne de koku var. Köyün içlerine dar yollarına giriyorum, sonra, Bohinj gölünün kıyılarına çıkmak üzere batıya, yemyeşil çayırların arasında uzanan, daracık patikalara giriyorum. Az ileride, bir sürpriz daha bekliyor beni. Yemyeşil halılar misali çayırların nihayetinde, masmavi suları ve içerisinde bembeyaz bulutların aksi ile Bohinj gölü bir kez daha çıldırtıyor beni. Yaklaşık 700 m. sonra göl kıyısındayım. Genç bir çift, yanlarında köpekleri ile kıyıda gölü seyrediyorlar. Stara Fuzina’da yaşıyorlarmış. “ne kadar şanslısınız “ diyorum. Hamile kadın, içini çekiyor ve “ devamlı burada yaşanırsa, monotonlaşıyor, çekilmez oluyor bu güzellikler bile “ diyor, buruk bir tebessümle. Ayaküstü sohbet ediyorum biraz. Bana, gölü çepeçevre saran patikayı dolaşabileceğimi ve çok keyif alacağımı söylüyorlar. “ İki saat sürüyor, ama patikalar çok rahat, manzaralar çok güzel “ diyerek gaz veriyor kadıncağız. Sabah karanlığından beri yürüyorum, öğleden sonra da yürüyeceğim, sanırım Bled Gölü etrafı da yürümek için mükemmel bir yer. Tadını kaçırıp, kasları zedeleyerek, büsbütün mahrum olmaktan korkuyorum. Göl kıyısında kararsız oturup, suyun içine düşmüş bulutları seyrediyorum bir yandan. Bir yandan da; eşofmanlarını giymiş, beş-altı yaşlının patikaya girerek, ormanın içinde kaybolduklarını izliyorum. Sonunda, dayanamıyor, fırlayıp, dalıyorum, orman içinde ilerleyen patikaya. Gölün hemen yanıbaşında devam eden patikada yürürken, ıslak yaprak ve odun kokuları ciğerlerimi dolduruyor. Sık sık da patikadan çıkarak, göl kıyısına iniyor ve fotoğraf çekiyorum.

Göl üzerinde, kirliliği önlemek için, sadece elektrikli motorlar kullanılıyor, zaten, topu topu 8-10 tekne görebiliyorum. Ribçev Laz ile Ukanc arasında çalışan sevimli yolcu tekneleri durgun suda uyuyorlar henüz. Ukanc, Alp dağlarının eteklerinde, teleferiği olan, ayrıca Triglav Milli Parkına yakınlığı nedeniyle, popüler bir turistik yer. Özel belge alınarak, balık yakalanabiliyor. Amatör balıkçı teknelerinin çoğunda da güneş panelleri görüyorum, motoru çalıştırmak için. Neredeyse, bitmesini istemediğim patika beni, gölün batı ucuna getiriyor. Hemen yanıbaşımda, kaynak suları, başka bir dereden gelen kar suları ile birleşerek, tahminden öte bir berraklıkta bir yeni kanal oluşturuyorlar. Üzerinden araç ve yayaların geçtiği ahşap bir köprünün altından akıp, gölün suları ile hemhal oluyor.

Saat 11.50, bundan sonraki güzergahta toprak patika bitiyor, oteller, karavan kamplarının bulunduğu turistik bölgede, asfalt yol başlıyor. Otellerin önü, birbirinden yeni, bakımlı araçlar, jiplerle dolu. Karavan kampında beş tane karavan var şimdilik. Ribçev Laz’a devam eden asfaltın hemen yanında, güvenli bir yürüyüş parkuru yapılmış, göl etrafındaki ringi tamamlamak isteyenler için.
Anladığım kadarıyla, Ljubljana, Kranj gibi büyük kentlerde ( kent dediğime bakmayın, tüm Slovenya’nın nüfusu iki milyon civarında ) yaşayanlar, hafta sonları, nefes almak, yürüyüş yapmak için Bohinj gölü çevresindeki yerleşimlere geliyorlar. Bir çok ailenin, araçlarının üzerine bağladıkları kanolarla geldiklerini görüyorum.

Topu topu elli tesis ve ev yok Ukanc tarafında. Ama, tüm yerleşimleri kuşaklayan kanalizasyon şebekesi var. Çevreyi korumak, imar yasağı getirmekle mi olur, yoksa, buradaki gibi, kamunun, ciddi, alt yapıları ile kirliliğe mani olarak mı ? Henüz öğrenciyken, borçlanarak aldığım, Terkos gölüne 10 km. uzaklıktaki 250 m2 arsam, Terkos içme suyu koruma havzası içinde kaldığından imar izni verilmedi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 40 yıldır, bu bölge ile ilgili imar planlarını hazırlayamadı. Ancak, Terkos gölünün kıyıları, kaçak yapılarla doldu. Şimdi de, bunları yasallaştırmak için, yasal zemin oluşturmaya çalışıyorlar. Ben, kırk yıldır, değeri pula dönen, göle 10 km. uzaklıktaki arsama imar izni bekliyorum. Etrafımdaki güzellikler ağır basıyor, iyi yönetimler, iyi insanların da olduğunu hatırlatıyor Ukanc bana, ülkemin, mahkumu olduğumuz kirliliklerinden, geçici de olsa uzaklaşıyor, huzur buluyorum tekrar.

Neyse, daha 4.5 km. yürümem gerekiyor, Ribçev Laz kıyılarına varmak için. Ayaklarım greve başlamak üzere, ateş çıkıyor her birinden. Bir yandan da, bu kıyılardan, daha da, güzel görünen Ribçev Laz kıyılarını fotoğraflıyorum, kıyıdaki yaprakların üzerinden, kayıp, suya düşmemeye dikkat ederek.

Sonunda, Ribçev Laz’a geliyor, geyik heykelinin önünde biraz oturuyor, sonra da, Marija’nın evine yürüyorum, bacaklarıma hükmedebildiğim son enerji ile.
Bahçedeki masaya oturup, dün Trieste’den aldığım muzları yemeye çalışırken, Marija kapıdan sesleniyor. Elinde, bir tabak, fırından yeni çıkmış kek ve meyve suyu uzatıyor. Sabahleyin, beni üzdüğünü fark etmiş olmalı, gönlümü almak istiyor anladığım kadarıyla. Teşekkür ediyorum. İnsanlığın tek bir dili var aslında, vicdan dili.

Elimdeki listeye göre, 13.48’de hareket eden otobüs, 13.52’de geliyor, evin önündeki otobüs durağına ( 3.6 € ). Otobüste kimseler yok. Slovenya’da otomobil tutkusunun bir sosyal statü haline dönüştüğünü okumuştum bir zamanlar. Anlaşılan, kimselerin burnu batmıyor, otobüse binmeye.

Dün geldiğim yollardan Bled’e doğru yol alıyorum. Birbirinden yüzlerce metre mesafede yapılmış evlerin her birinin önünde, ciddi yangın muslukları var. Böyle orman içinde ve ahşap ağırlıklı evlerin korunması için, ertelenemeyecek bir tedbir olmalı.

Daha önce de yazdığım gibi, bu yörenin en güzel döneminde gelmişim. Her yerde, önümüzdeki hafta, 3. kır çiçeği festivalinin yapılacağını bildiren afişler görüyorum.

Bled’e vasıl oluyor ve otobüs yazıhanelerinin önündeki otobüs durağında iniyorum. Murpy yasaları, ters başlayan her şeyin ters gideceğini yazar. Trieste’de resepsiyondaki gencin, yanlış tarihlerde yaptığı rezervasyonlar, programımı değiştirmeme neden oldu. Gerçi; Ribçev Laz’da terslik olmadı ama, Bled için, listemde bir tomar konaklama adresi varken, “ Backpackers’ Rooms “ isimli sevimsiz bir yere rezervasyon yapmışım internet üzerinden bu kez. Durağın hemen yanındaki seyahat bürosuna adresi soruyorum, hatırlamıyor, sonradan sık sık isim değiştiren, üç kağıtçılar gibi bir şeyler söylüyor, bakalım neler göreceğim. Neyse ki; çok yakında, hemen önümdeki caddenin sonunda imiş. Alt kattaki bara giriyorum. Sataniste benzeyen bir kız karşılıyor, bir yerlere telefon ediyor ve çok rahat bir şekilde “ patron 1.5 saat sonra gelecek “ diyor. Çatmaya hazırlanırken, vazgeçiyor, defterlerimi masanın üzerine yayarak, notlarımı tamamlamaya çalışıyorum. Aradan epey zaman geçmiş, bitirim bir genç yanıma geliyor. Yaptığım rezerveden haberi yok. İnternete girerek görüyor, neticede, geceliği 16 €’dan kalmaya hak kazanıyorum !

Çantaları odama bırakıp, Bled gölünün kıyısına yöneliyorum iç güdülerimle. Büyükçe, ağaçlarla dolu bir parktan geçiyorum. Sahil boyu, ana baba günü, tüm kafe ve barlar dolu. Önce, Bled kalesine çıkmayı düşünüyorum, ancak, oranın da bugün Pazar olduğu için kalabalık olacağını düşünüp vazgeçiyorum.

Slovenya’nın en çok ilgi gören yeri şüphesiz Bled. Özellikle, gölün ortasındaki St. Mary Assumptıon Kilisesi, balayı için buraya gelenlerin, eşlerini merdivenlerde taşıyarak, iyi bir evliliğe başlangıç yaptıkları inancını pekiştiriyor. Küçük adadaki çanı çalanlar, iyi şans dileme fırsatı bulabiliyorlar kendilerine. İddiaya göre, tam 10 Nisan 1004 yılında bitirilmiş kilisenin inşaatı, hem de Kutsal Alman İmparatoru ünvanını taşıyan 2. Henry’nin emirleri ile yapılıp, zamanın Bled papazına hediye edilmiş. Bled gölünün ortasındaki, küçücük adacığı ve üzerinde yükselen Romanesk Gotik tarz kiliseyi fotoğraflamanın en iyi yolu, Bled kalesine çıkmak olmalı, göl seviyesinden çekilecek hiçbir fotoğraf, masmavi gölün ortasındaki, bu adacığın güzelliğini hissettirip anlatamayacak.

Yine de, parkın önünden, otellerin önüne, derken, Bled gölünü çepeçevre dolaşmaya başlıyorum. Bu gün kaderimde göl kıyılarını yürümek var anlaşılan. Sabah Bohinj Gölünü dolaşmıştım boydan boya. Sanırım 12 km. yürümüştüm. Şimdide, Bled gölünü tavaf ediyorum. Yani, 8 km. kadar yürüyeceğim, ayaklarım isyan edip, yarı yolda bırakmaz ise. Yürüdükçe, çok fazla metalaşmış, ticari olmuş bir yerde olduğumu anlıyorum. Yine de; bu negatif değerlendirmelerden kurtulmak için, yukarılara, Julyen Alp dağlarına, göl kıyısından yükselen yemyeşil ormanlara bakmak yeterli oluyor. Aşırı bina ve insan baskısı her yerde olumsuzluk yaratıyor. Bohinj gölü, çok daha bakir ve doğal gelmişti bana. Yaklaşık 5 km2 büyüklüğünde bir göl üzerinde, turistleri gezdiren, elliden fazla tekne görüyorum. Pletna denen geleneksel tekneler, sadece kürek kullanılarak hareket etse bile, bir kirlilik potansiyeli olmalı bence.
Hava kararmaya yakın, turumu tamamlayarak, parkın önünde bir banka ilişiyor, artık insanlara alışmış kuğuları besleyen kadınları seyrediyorum. Hava serinlediği gibi, bir anda iri sivrisineklerin istilası da başladı. Daha fazla hedef olmamak için, odama geliyor banyo yapıyor, notlarıma ve fotoğraflarıma yumuluyorum. Saat 23.00. Yarın zinde olmam lazım, 20 km. yürüyüşün, ezdiği bedenimi dinlenmeye bırakıyorum.

18.05.2009 ( BLED - RADOVLJICA - BLED )

Uyku, dünkü yorgunluğumu söküp almış üzerimden. 06.00’da uyanıyorum. Dün gece, odamın önünde sızmış, sarhoşları, uyuşturucu kullanıcılarını görünce gözüm korkmuş, benden başka kimseler kalmadığı için, odanın kapısını kilitlemiş, anahtarı da üzerinde bırakmıştım.

Kaldığım hostelin üzerindeki caddede, hem lezzetli, hem de ekonomik fiyatları yüzünden Slovenlerin de, çokça geldiği Gostilla Pri Planincu isimli restoranı beğeniyorum. Bled’de yemek sıkıntısı çekmeyeceğim, zaten, çantamdaki nevalelerim de bitti, bilerek bitirdim, bir de onları taşımayayım diye. Grajska caddesi üzerindeki restoranın az ilerisinde, otobüs durağı var. Küçücük bir binanın önündeki banklarda gelecek otobüs bekleniyor. Grajska caddesini yürüyerek, Gostilla’nın karşısından, parkın içine dalarak, göl kıyısına geliyorum. Oh ! dünkü curcunadan eser yok. Bled uykuda henüz, dünkü ziyaretçilerin, bugün, kentlerine döndüğü, yollardaki araç sayısının azlığından belli. Sadece, Art Cafe’nin, şık giyimli görevlileri, son model Golf’leri ile gelerek, cafe önüne park ettiler. Caddeyi bir anda parfüm kokusu sardı. Slovenya’da hayatın çoğu kafelerde geçiyor. Karı-koca, sevgili, yalnız, herkes kafe ve barlarda. Su içmek için bile barlara gidiyorlar. Daha, gölün kıyısına varıp, kuğuları görmeden, Art Kafe’nin yüksek volümlü müziği geliyor kulaklarıma. Gölün üzerinde beyaz pislik adacıkları oluşmuş. Oysa, Bohinj gölü çok daha iyi korunuyor. Balık tutmak için, gün başına 25-50 € arası bedel ödeyerek lisans alıyor amatör balıkçılar. Dün, Bled gölünün çevresini dolaşırken herkesin önünde 3-4 tane olta kamışı görmüştüm.

Işıklar sertleşip, güneş yükselmeden, Bled kalesine çıkmaya karar veriyorum. Henüz vakit erken olduğu için, hem çevreyi de görürüm düşüncesi ile, tekrar Grajska caddesinden hostelin önüne geliyor, buradan, aşağılara uzanan caddeyi takip ediyorum. Solda, bir orman yoluna girerek, tamamen, kendi içgüdülerimle, Bled kalesinin girişine ilerliyorum. Bled gölü deniz seviyesinden 501 m. yukarıda. Bled kalesi de, göl seviyesinden, 130 m. yukarıda. Bu, 130 m. yi tırmanırken, orman içinden ilerlediğim patika nefesimi kesiyor, henüz sabah serinliği hüküm sürdüğü halde, ter içinde kalıyorum. Saat 07.30, kale kapısının önündeki gişenin yanındayım. Gişenin 08.00’de açılacağını biliyorum, ancak, bu zamana kadar, aşağıda uzanan Bled gölünü fotoğraflamak için, bir yer bulurum diye düşünmüştüm. Ama, öyle başarılı bir şekilde kamufle etmişler ki; bilet alıp, kaleye girmeden, neredeyse hiçbir şey görmek mümkün değil. Kalenin geniş merdivenlerine oturup LP’yi okuyorum. Saatinde açılıyor gişe ( 7 € ). Bled’i tanıtan pek çok fotoğraf belli ki, kaleden çekilmiş, aradığım kordinatları buluyorum. Aşağıda, gerçekten, nefes kesen güzellikte bir panorama uzanıyor. Durmaksızın, fotoğraf çekiyorum, henüz benden başka kimseler yok. Kocaman saksıları, kale duvarlarının üzerine kaldırarak, tripodu kuruyor ve doyasıya fotoğraf çekiyorum.

Bled kalesi, ilk olarak 1011 yılında yapımlı, ihtiyaçlar gereği giderek genişlemiş, hatta kullanım amacı değişmiş. Slovenlere göre, bu topraklarda yaşam, 14000 yıl önce, buz çağında başlamış. Giriş biletine kombine olarak, müze de ziyaret ediliyor, küçük, ama çok güzel tanzim edilmiş. Slovenlerin geleneksel takvimine göre, gelenekler, ritüellerin sergilendiği bir oda, multivizyon odası, ilkçağ ve orta çağda kullanılan ev ve el aletleri sergileniyor.

Şaraphane, gerçek ortaçağ mahzenlerini andırıyor, üstelik papaz Andre üzerindeki geleneksel kıyafetleri, sempatik davranışları ile, içeri giren hemen herkese, fiyatı 8 € ile 95 € arasında değişen şaraplardan muhakkak birer adet satıyor. Önümde, gezeceğim altı ülke, 25 gün ve kilometrelerce yol olduğu için, şarap almadan, Andre’nin konuşmalarını uzaktan dinlemekle yetiniyorum.
Gıcırdayan ahşap merdivenler, yukarıda herbal yani şifalı bitkiler marketine çıkarıyor ziyaretçileri. Dışarıya binlerce çiçek, zeytinyağı ve organik ürünlerin kokusu fışkırıyor.

Yavaş yavaş, yoğunlaşmaya başladı ortalık. 10-15 kişilik kafilelerle Japonlar başı çekiyor, her yerde olduğu gibi. En çok ilgiyi, Bled resimlerinin ve müşterinin isminin de ortaçağ harf formatında basıldığı, kurşun kalıp ile ahşap zemin arasında preslenen kartona, kırmızı mum ve kurdela ile mühürlenip, 5 €’ ya satılan, hatıra tablolar görüyor. Hediyelik eşya reyonunda, bir kış günü sisler içindeki Bled ve St. Mary Kilisesini ve Bohinj gölünü bütün temizliği ile gösteren, iki güzel kartpostal görüyor ve hemen alıyorum ( 1.8 € ). Aşağıda uzanan manzaraya doyamıyor, tam gitmeye niyetlenirken, dönüyor, tekrar, Bled gölüne ardındaki , yeşil ormanlara, Jülyen Alplerine dalıp gidiyorum. Sabah, 08.’de girdiğim kaleden, 11.30’da ayrılabiliyorum.

Sıcak bastırmış, hostelin az ilerisindeki market ( mercator ) bugün açık. Yorgunluk ve sıcak, son günlerde iştahımı kesmeye başladı ki; bu iyiye alamet değil. Bir kilo muz alıp (1.8 €/kg ), odama geliyor, biraz yedikten sonra uzanıyorum. Bled gölünün çevresini, akşamüzeri bir kez daha dolaşırım diyerek, Radovljica’ya gitmeye karar veriyorum. Otobüs durağından, beni 5 km. ilerideki tarihi Radovljica’ya götürecek otobüse biniyorum az sonra ( 1.6 € ). Eski kasaba meydanının çok güzel ve gezilmesi gerektiğini okumuştum LP’de. Daha sağa sola bakamadan geliyor kente otobüs. Görünürde, fevkalade bir şeyler yok. Slovenya’nın, artık alışmaya başladığım, tenha, insanı ve araçlarının seyrek olduğu caddelerinde yürüyorum bir müddet. Sonra, bir kadına, eski şehri soruyor ve gösterdiği karşı yöne geçip, ilerliyorum. Burada da, Gorenjska caddesi var, izleyerek, eski şehir meydanına geliyorum ( Linhartov Trg ).

Köşedeki danışma ofisine giriyorum, genç çocuk, bana, Linhartov meydanındaki eski binalar hakkında bilgi de içeren harita veriyor. Hepsi tek tek numaralanmış, her birinin yapım tarihi ve geçmişi anlatılıyor. 5 nolu Mencingerjeva evinin 1500 yılında yapıldığı kaydedilmiş. Bir zenaat evi olarak. Meydanın en büyük binası Manor, diğerleri gibi, restorasyonda şimdi. İlk defa, bir arı koruma müzesi ( bee keeping ) ile karşılaşıyorum burada. Dış cephe uygulamaları ( her ne kadar bu konuda iddialı değilsem de ) kaba bir taklit düşüncesi uyandırıyor bende. En beğendiğim yer, meydanın hemen alt tarafında, tren istasyonunun da bulunduğu ovanın yeşilliği hemen ardında yükselen yemyeşil çam ormanları, sağ tarafta karlı tepeleri ile Alp dağları. İçimden, ilerideki köprüye kadar yürümek, Bohinjska ve Dolinka nehirlerinin tertemiz aktığı, birbirine karıştığı noktada olmak geçiyor, ama; frenliyorum kendimi. Zira, dönüşte, 8 km. kadar yürüyerek Bled gölü etrafında ikinci turumu atacağım. Linhartov meydanındaki banklardan birine oturuyor ve insan yoğunluğunun az, ama bilinçli ve kaliteli olduğu, gelecekten endişe edilmeden yaşanılan bir ortamda, insanın ruh yapısının nasıl olumlu etkilenebileceğini düşünüyorum. Hatırladığım kadarı ile, dünyada, en yoğun ateist, iki milyonu bulmayan nüfusu ile Slovenya’da bulunuyor. Alkol ve uyuşturucu kullanımı da, nüfus oranlamasına göre hayli yüksek. Yani, sorunsuzluk batıyor da, bela mı arıyor insanlar acaba? Bütün sorunlarına rağmen, kuzeyden, güneye tüm Hindistan’da yaşayan zavallıların, çoğunun gülümseyen yüzlerini ve hayata tutunan cılız bedenlerini hatırlıyorum, içim burkularak. Manor binasına giren genç kadınlar, bir ellerinde küçük çocuklarını, diğer ellerinde, müzik enstrümanlarını taşıyorlar. Açık pencereden, piyano ve gitar sesleri geliyor. Otobüs durağının civarında, birkaç mağazaya, markete girerek oyalanıyor, 14.36 otobüsü ile ( bu sefer ücret 1.8 € oldu ), pek çok kültür ve sanat adamı, filozof yetiştirmiş olan Radovljica’dan ayrılıyorum.

Bled’de iner inmez, favori lokantam, Gostilna Pri Planircu’ya giriyorum, epey acıkmışım. Kocaman bir tabak gulaş, bir o kadar da karışık salata alıyorum. Hava öyle sıcak, ben nedense öyle bitkinim ki; kafamı yemek yediğim masaya dayayıp, saatlerce uyuyabilirim. 6.5 € hesap ödeyerek çıkıyor, odama çekilip, yatağa uzanıyor, hem dinleniyor, hem fotoğraflarımı gözden geçiyorum. Saat 17.00, Bled gölünün beni çağıran sesini duyuyor ve toparlanıp, artık bildik yollardan gölün kıyısına iniyorum.

Bu sefer, ters yönden, Bled kalesinin altından başlıyorum dolaşmaya. Güneyden zaman zaman esen rüzgar, gölün uyuyan sularını kırıştırıyor yer yer. Camping Bled adlı tesiste, yüze yakın genç, kürek sporu yaptığı teknelerini hazırlıyor, bir kısmı da yüzüyorlar. Sahilde, geniş bir alana yayılmış Camping Bled’in içinden, üye olmayanların geçmesinin yasak olduğunu işaret eden levhalar var. Türk kanım kaynıyor olmalı bir anda, kapıdan girip, boylu boyunca yürüyor, diğer kapıdan çıkıyorum, bir müdahale ile karşılaşmadan. Aksi halde, tesisin arkasından dolanan yola girip, uzatmış olacaktım. Akşamüzeri, yumuşamış ışıklar, göl ve ardındaki ormanlarda, ileride uzanan Jülyen Alplerinde çok güzel görüntüler veriyor. Çiftler kolkola geziyorlar, kuytularda birbirlerine sokulmuşlar, dünyayı görmüyor gözleri. Göl kenarında toprak patikaların bittiği yerlerde, göl üzerine, kazıklar üzerinde ahşap yürüyüş parkurları yapmışlar. Kadınlar, çocuk arabalarında, bebeklerini gezdiriyor. Ne kadar şanslı bebekler onlar diye düşünüyorum, tertemiz bir havada, sanayi atıklarından uzak bir iklimde büyüyorlar. Bir saat sonra, kalenin tam karşısına düşen kıyıdayım. Kalenin oturduğu dev kaya kütlesini, bin yıl önce, kalenin inşaatı esnasındaki zorlukları, hele hele, kalenin avlusundaki kuyuda, bu kaya bloğunun neresinden su çıkarabildiklerini düşünüyorum. Bir yandan da, oturduğum bankın hemen yanında, yarım saattir, gagası ile tüylerini tarayan, düzelten yeşil ördeği izliyorum. Gece, yemeğe davetli bir hanım gibi, itinayla, sabırla süsleniyor.
Saat 20.00, turu tamamladım, yüzüme serin serin çarpan rüzgar, giderek üşütmeye başlıyor beni. İnsan ilgisine alışık kuğular, yanım sıra yüzerek, yiyecek bekliyorlar. Güneş kalenin ardında, daha sonra da Alp dağlarının arkasına çekilip kayboldu.

Kaldığım Backpacker’s Room, işletme olarak mükemmel değilse de, güvenlik olarak sorunsuz çıktı. Dün, oda kapımın önünde sızıp kalmış berduş, buralarda dolaşan zararsız birisi imiş. Bu gün, Radovljica’ya giderken otobüs durağında, yine kafayı bulmuş, kendi kendine söylenip duruyordu. Neyse, biraz, tersten ve hazırlıksız başladığım Slovenya gezimde, önemli iki durağı, Bled ve Bohinj gölü civarını sorunsuz ve hakkını vererek gördüm. Yarın Ljubljana’da olacağım. Trieste’de yanlışlıkla rezerv yaptığım Simbol Hostel reytingi hayli yüksek bir yer.
Öğlende meyve aldığım Mercator markete uğrayıp, meyve almak istiyorum ama, kapanmış bile. Yanındaki yoldan, arka taraflara ilerliyorum. Evler giderek seyreliyor. Kalın taş duvarlar ve kulelerle çevrilmiş geniş bir alanın etrafında, 5-6 otomobil görünce, merakla yaklaşıyorum. Bir mezarlık burası. Kadınlar, elerinde su kovaları, çapalar, yakınlarının mezarları ile ilgileniyorlar. Siyah granitten yapılmış, çok süslü mezarların önündeki kırmızı fanuslarda mumlar yanıyor. Kimileri kolayına kaçmış, fanusların içine yanıp sönen ampuller koymuşlar. Kenarda, büyük taş anıt dikkatimi çekiyor. Hemen yanındaki alanda, aynı tip mezar taşı var. Ortada uzanan dar patikaya girerek, mezar taşları üzerindeki tarihlere bakıyorum. Çoğunun doğum yılı 1920-1925 arası, ölümleri ise, 1943-1944-1945. Yani 2. Dünya Savaşında ölmüşler. Hepsinin doğum yeri Bled. Almanların, 2. Dünya Savaşında, Yugoslavya Krallığını, ezercesine işgali, teslimiyeti getirdi. Slovenler, savaşın başlarında, Hırvatlarla birlikte faşistlerle, sonlarında ise Partizanlarla birlikte savaştılar. Neticede, her yerde, savaş kurbanları, Hırvatların, Ustaşa milislerinin vahşeti, Nazilerin yıkımını yaşadı bu topraklar. Beğensek de, beğenmesek de, İsmet İnönü’nün zekası, Türkiye’yi bu büyük savaştan uzak tutmayı başararak, büyük yıkımı önledi. Ne gariptir ki; savaştan tam yıkımla çıkan, Avrupa ülkeleri ve Japonya kendini kurtardı, biz, kibarca, “ gelişmekte olan ülkeler “ sınıfından terfi edemedik.

Mezarların arasında dolaştığımı, yabancı olduğumu kadınlar, doğrularak beni izliyorlar. İleride, üç Müslüman mezar taşı görüyorum, Katolik mezarlarının arasında. Birisi kadın, mezar taşlarında “ el Fatiha “ yazıyor, Slovenya’nın bir Katolik mezarlığına sığınmış, Müslüman mezarında yatanlara, gönülden Fatihalar gönderiyorum, alacakaranlığın hüznü içerisinde.

Odamdayım. Banyo sonrası yatağa uzanmanın verdiği huzur. Oda arkadaşım yok, bu gece de. Müstakil odamdayım yani, kapımı kilitliyor, bugünü de noktalıyorum.

19.05.2009 ( BLED - LJUBLJANA )

Saat 06.00’da uyanıyorum, yolcu yolunda gerek diyerek, Granjska caddesi boyunca, yokuş aşağı yürüyor, otobüslerin hareket ettiği küçük binanın önüne geliyorum. Dün miskinlik yapıp, otobüs saatlerinin bulunduğu panoya bakmamıştım. Meğer, ilk otobüs 07.30’da imiş. Oturduğum koltukta, bir yandan sabahın sessizliğinde bülbül seslerini dinlerken, bir yandan da, önümde uzanan yemyeşil bahçelerini seyrediyorum, geleneksel Sloven evlerinin. Her zamanki gibi, geçmez denen zaman geçiyor ve otobüs tam saatinde geliyor ve Ljubljana’ya hareket ediyoruz. ( 6.30 € ). Dün dolaştığım güzel Radovljica’dan geçiyoruz tekrar, iş saati olduğundan olsa gerek, trafik hayli yoğun. Slovenya’nın en sevmediğim yönü, Slovenlerin araba tutkusu oldu şu ana kadar. Yollar, tek başına araç kullananlarla dolu, oysa; şu ana kadar tam kapasite ile giden bir otobüs görmedim, on kişiyi geçmedi yolcu sayısı. Fabrikaların çoğaldığı Kranj’a giriyoruz. Her fabrikanın önü, 1-2 yaşında, hatta daha yeni otomobillerle dolu. Yol kenarlarında sık sık, kazada ölenlerin anısına yapılmış, içinde kandil yakılan küçük kuleler var. Ortodoks ülkelerde gördüğüm bu anıtlar, Katolik coğrafyada da sık sık karşıma çıkıyor. Kranj, Slovenya’nın önemli sanayi kentlerinden biri olmasına rağmen, tertemiz nehirler görüyorum, öylesine temiz ki; suların dibindeki taşları seçmek mümkün. % 57 si ormanlarla kaplı bir ülkede, çevre koruma bilinci, iç güdüsel gelişiyor olmalı, Kızılderili kültürlerinde olduğu gibi.

Ljubljana’ya yaklaştıkça büyü bozulmaya başlıyor, yeşil doku azalıyor, Yugoslav Federasyonu’nun mirası olduğu belli olan blok apartmanlar çoğalıyor, trafik tıkanıp, sonunda durma noktasına geliyor. Üstelik, daha fakir olduğu anlaşılan insanlar ve daha eski araçlar gözüme çarpmaya başlıyor.

Daha önce de, yazdığım gibi, Trieste’de, internet ortamında, rezervasyon sırasında yaptığım tarih hatalarını, güzergahları değiştirerek, bu güne geldim. Yine, Ljubljana için yaptığım rezervasyonda da, notlarımdaki Simpol Castle ve Simpol Hostel’i karıştırarak, otobüs garajından 2.5 km. uzaktaki Simpol Hostel’e kayıt yaptırmıştım. Her seferinde, bu mesafeyi yürümektense, kredi kartımdan kesilen 7 € depositi yakıp, Simple Castle Hostel’e geliyorum. Meğerse, ikisi de, aynı işletmeye aitmiş, resepsiyondaki, şişman ve sempatik genç, bilgisayardan görüyor ve 19 €/geceden, üç gecelik işlem yapıyor. Çok temiz, bakımlı bir tesis, listemde üç yıldız koymakta haklı olduğumu, kalacağım odaya girdiğimde anlıyorum. Hemen önümüzde, düşük debisi ve biraz kirli suları ile Ljubljana nehri akıyor.

Çantalarımı bırakıp kahvaltı için dışarı çıkıyorum. Otobüs garajından, Dragon Köprüsüne kadar uzanan Resljeva caddesi, kaldığım tesisin 20-30 m. kadar yanında. Resljeva caddesinin, Dragon Köprüsüne yakın trafik ışıklarının karşısında Mercator marketler zincirinin bir mağazasını görünce, içeri giriyorum. Şarküteri reyonundaki çeşitlilik karşısında dayanamıyor, kaşkaval peynirini andıran, Sloven peynirlerinden üçer beşer dilim kestiriyor, mortadella salam ve sepetler içerisindeki harika francala ekmeklerden de alarak odama geliyorum. Elektrikli küçük kettle’ım, böyle anlar için birebir. Ülkemin çayından demliyor ve odamın önünde, salondaki masada güzel bir kahvaltı yapıyorum.

Girdiğim andan beri Slovenya parçalı bulutlu, yağmur yağacak derken, bulutların arasından sıyrılan güneş, gezme arzumu daha da kamçılıyor. Ljubljana’yı gezmeye, kaleden başlamak istiyorum. İyisi, yürüyerek çıkmak, ama, nedense, üşeniyorum tepeye kadar tırmanmaya, akşama kadar, dolaşabilmek için enerjimi gereksiz tüketmek istemiyor ve yeni açılmış olan finüküleri tercih ediyorum ( 3 € ). Henüz giriş sistemlerinin keşmekeşi devam ediyor olmalı, aldığım elektronik bileti okutup giriyorum, finüküler girişi yerine, alt katta bekleme salonuna götürüyor işaretler beni. Ben de, dışarı çıkıyorum, gişedeki kıza, araç girişini soruyorum, ama, sistem ikinci kez girişime izin vermiyor, kızcağız, gişeden çıkıp, yandaki kapıyı açıyor ve personel girişinden giriyorum bu kez.

Dün gezdiğim Bled kalesinden sonra, tam bir hayal kırıklığı yaşıyorum Ljubljana kalesinde. Kentin çatısı sayılabilecek bir tepede kurulmuş olan kaleden, aşağıda uzanan kenti ancak, dar bir platformdan seyretmek mümkün. Gezilecek bölümlerin neredeyse tümü kapalı. 360 derece virtüel video gösterisi yapılan salona giriş hem ücretli, hem de gruplar halinde alıyorlar içeri. Buraya kadar çıkmışken, hiç değilse, buraya girelim diyen yabancılar, küçük kuyruklar oluşturmuşlar. Görevli kız, yarım saat sonra girebileceğimi söyleyince, Hırvat, Sloven ve Çek fotoğrafçıların açtığı sergiyi geziyorum. Türkçe konuşmalar duyuyorum bir ara. 19 Mayıs bayram tatilinden istifade ederek, turla buralara gelmiş bir grupla sohbet ediyorum, daha bir ay kadar Balkan ülkelerin gezeceğimi söyleyince, yarın döneceklerini hatırlayıp, gıpta ettiklerini söylüyorlar bana.

Kalenin etrafını çepeçevre dolaşıp, aynı biletle turnikelerden geçerek aşağı iniyor, Kongresni meydanının banklarında biraz dinlenip, Slovenska caddesini takip ediyor, sağda Mirje sokağına sapıyorum, antik Roma duvarlarını görmek üzere. Park olarak düzenlenmiş yeşil alandaki belli belirsiz duvarların yanında yürürken, Slovenya’da artık alıştığım görüntülerin arasında buluyorum kendimi. Parkın banklarında, sevgilisini kucağına oturtmuş, hasret gideren gençlerin, sabırsız, önlerinden geçip gitmemi beklediklerini hissediyorum. Aşıkların ve berduşların mekanı olmuş parkta, akşamdan kalma şarap şişeleri, Slovenya’nın geneldeki çevre bilinciyle çelişiyor. Bir kaç antik duvarın dibi de kelimenin tam anlamıyla çöplük olmuş. Dönüşte, Askerceva caddesini takip ediyor, okulların bulunduğu bölgede, çocukların fütursuz bağırış ve kahkahalarını dinlerken, Ljubljana nehri çıkıyor karşıma sonunda, sırtımı kente vererek, dış mahallelere doğru yürümeye başlıyorum. Etrafta hiçbir yeni yapı yok. Varolanlar, geçmişin, kah mutlu, kah kan kokan çileli günlerin anıları ile yaşıyor olmalılar, yorgun gövdeleriyle.

Nehrin üzerindeki, büyüklü küçüklü köprülerden bir o yana, bir bu yana geçerken, şehrin dışında buluyorum kendimi. Nehrin suyu, kirli de olsa, içinde oynaşan balıkları görebiliyorum. Yaşlı çiftler, kendilerine tahsis edilmiş hobi bahçelerinin sessizliği arasında çapa, ağaçların gölgesinde kahvaltı yapıyorlar. Kentin, araç trafiğine açık, geniş köprülerinden Sn. James köprüsünden geçerek, kalenin bulunduğu tepenin arkalarına geliyorum. Bu bölgede, çok güzel evler var, bakımlı bahçeleri ve ihtimamlı korunmuşlukları ile hemen dikkati çekiyorlar. Kent merkezine yaklaştıkça, dar sokaklara taşmış, kafe ve gostilna ( lokanta ) masalarının arasından geçerek, Ljubljana’nın sembollerinden triple ( üçlü ) köprünün yanındaki Preseren Meydanına geliyorum. Preseren; Slovenlerin milli şairi ve 1991 yılından beri Slovenya milli marşı, şairin bir şiirinin sözlerini kullanıyor. Meydandaki heykelin yüzü, az ilerideki bir binaya dönük. Şair, sevgilisi Julija Primic’a şiirler okurmuş sağlığında. Wolfova sk. 4 nolu evin penceresine yerleştirilmiş genç bir kadın büstü, gözlerini Preseren’in büstüne dikmiş, dalıp gitmişti uzak anılara sanki. France Preseren, Sloven romantik şiirinin öncülerinden. Her ne kadar, beklediği sevgiyi bulamasa da; 49 yaşında ölen şair, Sonetri Verek adlı ünlü sonesini de bir anlamda, sevgilisi Julija’ya adamıştır. Ünlü eserin ondört sonesinin ilk satırları, ayrı bir sone, bunların da ilk harfleri “Julija Primic’e” kelimelerini oluştururlar.

Meydan, kentin lüks mağazalarının bulunduğu caddelerin de kesişme noktasında bulunuyor. Güzel giyimli kızlar, kadınlar, arkadaşları ile masalara yerleşmiş, sohbet ediyorlar. Köprüden tekrar karşıya geçiyor ve Roba Fountain çeşmelerinin, Ljubljana tanıtım posterlerinin vazgeçilmez eserinin önüne geliyorum. Heykeldeki küçük balıkların ağızlarından incecik sular fışkırıyor, genç sevgililer heykel kaidesinin üzerindeki merdivenlere çıkarak, küçücük havuzun suyu ile yüzlerini yıkayıp, serinlemeye çalışıyorlar.

Dragon Köprüsünün, her iki yanında yer alan Dragon heykellerinin oksit yeşili gövdelerinin yanındayım şimdi. Güneşin önünü kaplayan kızıl bulutlar, St. Nikolas Katedralinin kubbelerine doğru savruluyor, Dragonun ağzından püskürürcesine. Marcator marketten, bir kutu bira ile su alarak odama geliyor, yürümenin yorgunluğunu atmak için uzandığım yatağımda, gezi notlarımı yazıp, gecenin yükünü azaltıyorum. Biraz sonra, tekrar Ljubljana sokaklarına atacağım kendimi ve hemen arka sokaktaki Truberjeva’da at eti yiyeceğim.

Önce otobüs terminaline geliyorum, Zagreb otobüslerinin saatlerini öğrenmek için, gariptir, Saraybosna, Karadağ ve Makedonya’ya otobüs var, Zagreb’e yok. Yandaki tren istasyonunun gişelerine dayanıyorum, seyahat öncesi derlediğim bilgilerle çakışıyor hareket saatleri trenin. Biletimi alıyorum, İtalya’daki gibi, burada da, açık bilet satılıyor, gün ve saat yazmıyor biletlerde. Yarın da, Slovenya’nın Adriyatik Denizi kıyılarındaki kentleri olan Piran, Portoroz, İzola ve Koper’e gidip, buraları gezmeyi ve akşama yine Ljubljana’ya dönmeyi düşünüyorum. Bileti aldıktan sonra, Mikloşiçeva caddesi boyunca yürürken, pek çok döner kebap, tavuk kebap levhaları görüyorum. Gerçi, işletmelerin hepsi Türk değil, çoğunluk Makedon veya Arap, ama, mutfak kültürümüzün buralarda rağbet görmesi ( tabii; ucuz oluşlarının rolünü de atlamamak gerek ) yine de gurur vesilesi oluyor. Sabah, St. Nikolas Katedralinin yanıbaşında kurulan pazar dağılmış, görevliler basınçlı su ile yerleri temizlemişler, tezgahlar katlanmış, meydan boşalmış, sabahki, telaştan eser kalmamış ortalıkta.

Preseren Meydanı, akşamüzeri daha da kalabalık olmuş, geleneği olan, meydanda buluşmak, Preseren’i ne kadar mutlu ediyor bilemem ama, benim hoşuma gidiyor, heykelin kaidesinde oturmuş, güzel Sloven kızlarının, sevgililerin arasında bir yer buluyor ve ortalığı izliyorum pür dikkat. Preseren’in eteklerinde aşıklar, arka taraflarda, ellerinde içki şişeleri ile berduşlar mevzilenmişler. Kimse kimse ile ilgilenmiyor, rahatsız etmiyor. Az sonra, halkın oluşturduğu bando geliyor ve bir çoğu tanıdık olan melodiler dolduruyor Preseren Meydanını. Genç kızlar, geleneksel giysileri ile danslar yaparak eşlik ediyorlar bandoya. Karşı tepede yükselen kale, güneş kaybolunca, daha güzel, daha heybetli görünmeye başladı. Nehrin karşısına geçerek, Poljanski caddesi boyunca yürüyor, sakin ve sessiz bir köşede, nehir üzerindeki eski su terazisini seyre dalmışken, etrafımı çevirmeye başlayan berduşları fark ediyor ve hızla yürüyüp, ilerideki caddede kalabalığa karışıyor, sonra da akşam yemeği için, bolca imkan bulunan Truberjeva caddesine giriyorum. Ama, çok niyet ettiğim at etini yemeye cesaret edemiyorum. Daha doğrusu; hemen karşısında gördüğüm humus ve felafel satan bir büfeyi görünce, geçen yıl, Suriye ve İsrail’de yediğim bu şahane Doğu yemeklerini istiyor canım birden. Koca bir lavaş içine, humus, felafel, soğan ve biber doldurarak dürüm yaptırıyor ve daracık Truberjeva caddesinin insan trafiğini izlerken keyifle yiyorum, Filistinli felafelciye 3.70 € ödeyerek ayrılırken, içeride, Slovenler, sipariş ettikleri humus ve felafelleri paket yaptırıp evlerinin yolunu tutuyor, ben de xotelimin yoluna giriyorum. Ortadoğu kültürü, Balkanlar’da oldukça rağbet görüyor, at etine karşı humusun zaferi diyerek gülümsüyorum.

Hava henüz kararmadı ama caddeler boşaldı, marketler, mağazalar kapandı. Gece artık, naralar atan alkoliklere ve uyuşturucu müptelalarına kalacak.
Odam, demlediğim Rize çayı, Lonely Planet’ten Piran ve Koper hakkında biraz bilgi yarın için, tüm gün durmadan yürümenin yorgunluğu, notların yazılışı ve uyku.

20.05.2009 ( LJUBLJANA-PİRAN-PORTOROZ-İZOLA-LJUBLJANA )

Dün, Autobusna Postaja ( otobüs garajı )’da görevli, Piran otobüslerinin 08 ve 10 da hareket ettiğini söylemişti. Oysa, benim incelemelerimde 06.30 otobüsü olduğunu not etmişim. Yol üç saat sürüyor, gezeceğim dört yerleşimi dolaşıp, tekrar üç saat otobüs yolculuğu yapacağım için, hayli yoğun ve sıkıntılı olacak ama, daha o kadar çok ülke ve kent beni bekliyor ki. Telefonumun saati sabah erken uyandırıyor beni. Gece boyu, alt kattaki lobiden yükselen, konuşma ve kahkahaları ile rahar vermediler, ortama duyarsız, saygısız ve şımarık İngiliz gençleri. Bir ara inip ikaz etmeyi düşündüm, itle dalaşmaktansa, çalı dolaş diyerek, her zaman sırt çantamda taşıdığım kulak tamponlarını, kulak zarlarıma kadar ittirerek, sessizliği yakaladım ve uyumuşum.

Resljeva caddesini dümdüz yürüyorum, ortalıkta, tek tük işe gidenlerden ve ayakta duramayan birkaç berduştan başka kimseler yok. Gişeden doğrudan 06.30 bileti istiyorum, doğru imiş, bu saatte de Piran’a otobüs varmış ( 12 € ), boşuna 08.00 otobüsünü bekleyerek zaman kaybetmemiş oldum. Çok geçmeden, daha önce de garipsediğim, küçücük meydanda, kapıları hep kapalı olan Postajna Otobüs terminaline giriyoruz. Nedense, ilk gördüğümde de, bir ıssızlık duygusu sarmıştı ruhumu. Yine aynı, yalnızlık ve terk edilmişlikle karışık bir duygu seli sürüklüyor beni. 11 km. ilerideki mağaralar çok ünlü, elektrikli trenle gezilebiliyor mağara. Bundan sonraki yerleşim Diveca, şöför mola verince, sabah yapamadığım kahvaltıyı telafi etmek üzere, yandaki markete girerek, iki sandviç ekmek, güzelim peynirlerden 5-6 dilim ve bir kutu da kiraz suyu alıyor ve hareket saatine kadar, kahvaltımı yapıyorum.

Giderek Slovenya’nın Karst sahilleri uzaklardan seçilmeye başlıyor, Koper’e girerken, orman yollarından aşağılara, deniz seviyesine iniyoruz. Koper, Slovenyanın hacimli sanayi ve ticaret kenti. İtalya’dan zar zor koparılmış bir toprak parçası uzanıyor Adriyatik denizine. Yoğun deniz ticaretinin yarattığı, kara trafiği, yol düzenlemeleri nedeni ile iş makineleri ile dolmuş caddeler sıkıyor beni, inmekten vaz geçiyorum, bunca kaosu görünce.

İzola, derken Piran’a varıyor otobüs ve kentin dışında küçük bir meydanda bırakıyor. Deniz kıyısını takip ederek, büyüklü küçüklü bir çok teknenin doldurduğu marina ve balıkçı barınağının yanından kent merkezine geliyorum.
Piran fotoğraflarının hep yükseklerden çekildiğini hatırlıyorum. Böyle bir yer bulmak gerek. Umudum, Piran’ın yerleştiği dar yarımadanın neredeyse burnunda yer alan St. George Katedral çan kulesinde. Güneş görmeyen, loş, rutubet kokan dar sokakları tırmanarak çıktığım katedralin geniş bahçesinde soluklanıyorum. Çan kulesi kapalı, yanındaki Parish Müzesinin 10.00’da açılacağı ( 1 € ) yazılı, kapıya yapıştırılmış kağıt üzerinde. Kilise kapalı, ancak, demir parmaklıklı kapının ardından, oldukça heybetli kolonları ve tavanı görmek mümkün. Bahçeyi çevreleyen, geniş duvarların üzerinde oturup, müzenin açılmasını bekliyorum, saat geliyor, açılmaya niyeti yok. Üstelik ortalıkta görevli de yok. Demek ki; başka yüksek yerler arayacağım, Piran’ı bir dil gibi Adriyatik Denizine uzanan güzelliği ile fotoğraflayabilmek için. Arkalara uzanan tepelere bakınca, kale burçlarına benzeyen karaltılar görüyorum hayal meyal. Hedef belli artık. St. George Katedralinin hainliğini geride bırakıp, yukarılara uzanan dik yokuşu, nefes nefese tırmanıyor, solda kale girişini görüyorum. Taş merdivenler, ardından, ahşap merdivenler kan ter içinde bırakıyor beni, ama, kendimi bir anda Piran’ın tepesinde bulmak keyifli oluyor. Kırmızı bir sel halinde Adriyatik’e uzanan evlerin kiremitli çatıları, daha soylu ve ayrıcalıklı, belki de kaprisli St. George Katedrali, Adriyatik’in ötesinde yeşil tepeler yani, İtalya toprakları görünüyor. Denizin mavisine, güneşin altında martılar gibi parlayan yelkenli tekneler karışıyor. İzola yönünden geliyor tekneler, muhtemelen bir yarış hazırlığı olmalı veya bir yarış izliyorum farkında olmadan. Ne olursa olsun, yerleşmiş bir yelken sporu, hüzünle çarpıyor beni. Gençliğimden beri, arzu ettiğim, hatta, Amatör Kaptan Belgesi aldığım halde, ağır giderleri yüzünden, bir yelkenli tekne sahibi olamamanın hüznü sarıyor Piran tepelerinde beni. Hatta, 5 m.lik, hareketli salmalı bir tekneyi bile 3 yıldan fazla barındıramamıştım üzerimde. Neyse; aşağıda toprağı kazan işçilere takılıyor gözüm, çoktandır, ellerindeki kazmaları bırakmışlar, ağacın gölgesine bıraktıkları erzak poşetinden, soğanlar saçılmış toprağın üzerine. Anlaşılan, işçi daha doğrusu amele menüsü her coğrafyada aynı.

Çok keyifli zaman geçiriyorum burada, bolca da fotoğraf çekiyorum. Aşağı inerken tercihim yine, dar, rutubetli, üzerine evler inşa edilmiş, Mardin abbaralarını andıran sokaklardan, tünellerden geçiyorum. Sokakların hemen hepsi kemerlerle süslenmiş. Yıpranmış, zamanın belini büktüğü eski binalar, restore ediliyor, anladığım kadarıyla, Piran turizme hazırlıyor kendini.
Zaman zaman esen rüzgar, ferahlatsa da, ter içinde kalıyorum. Akdeniz ikliminin, rutubetinin tanıdık işaretleri bunlar. Teknelerin süslediği denizin hemen yanıbaşındaki Tartinijev meydanı, adını, 1700 lerde yaşamış Sloven müzik adamından alıyor. Meydanın etrafı, kafe ve restoranlarla kuşatılmış. Balıkçı limanının meydana yakınlığı, marinadaki lüks teknelerin aksine daha da sıcak bir atmosfer yaratıyor. Marinada dolaşıyorum, farklı renklerde boyanmış, karşılıklı iki fener üzerinde dalgalanan Avrupa Birliği bayrakları, Slovenya’yı ayrıcalıklı bir ülke haline getiriveriyor, diğer Balkan ülkeleri arasında.

Tartinijev Meydanının neredeyse tam ortasından kalkan minibüse binerek ( 1 € ) Portoroz’a yola çıkıyorum. Araç, daha ileri Lucija’ya gidiyor, yolda inerek, yol ve park düzenlemeleri ile toz, toprak halinde görünen, şantiye görünümlü kent merkezine yürüyorum. Turizme karşı bu denli ihtiras Marmaris’i anımsattı bana, aynı akibeti yaşamaz umarım. Sahilde yürüyorum, demirli teknelerin sayısı oldukça fazla, deniz belki de hakim rüzgarın etkisi ile çok temiz görünmüyor bana. Epey yürüdükten sonra, otobüs durağına doğruluyor ve bu kez de, Piran ile Portoroz arasında bulunan İzola’ya giden otobüse biniyorum ( 1 € ). İzola, Piran’dan büyük, Portorozdan küçük, daha nezih ve geçmişe daha saygılı bir izlenim uyandırdı bende. Sahilleri tekne ile dolu, marinanın nerede bitip, nerede başladığı belli değil. Saat 14.30. Ljubljana’ya dönmek için geldiğim İzola’da otobüs durağında kimseler yok, duvarda asılı tarifeye göre, 3-4 dakika önce gitmiş olmalı otobüs. Bu ülkede, otobüs tarifelerini çözmek, neredeyse uzmanlık işi. Bled’de de fark etmiştim Slovenler bile şaşırıyorlar, otobüslerin hareket saatlerinde. Tatil günleri, yüksek sezon, düşük sezon, hafta içi günler ayrı harflerle kodlandırılmış. Bu kodlar takip edilerek, o duraktan saat kaçta geçeceğini bulmak gerekiyor. Ben de, hata yaparak tatil günü saatini kaydetmişim hafızama, durağa geldiğimde fark ediyorum, faturasını da; iki saatten fazla, bekleyerek ödüyorum otobüs durağında. Gelen 16.59 otobüsüne binerek, dönüş yoluna başlıyorum. İlk defa Slovenya’da bir otobüsün tıka basa dolduğunu görüyorum, özellikle Koper’de çok bekleyen vardı. Yine, ormanların içinde uzanıp giden yollardan, geyik çıkabilir işaret levhalarının önünden geçerken, yeşil mutluluğu tadıyorum. Sabah gelirken de, otların biçildiğini görmüştüm. Henüz sararmadan kesiyorlar, küçük arazilerde, elle, bildiğimiz kosa’larla, büyük arazilerde ise traktörlerle. Otlar balya değil, rulolar haline getiriliyor, üzerleri de rutubetlenmesin diye plastik örtülerle kaplanıyor, folluk içinde yumurtalar gibi serpiliyorlar arazinin ortalarında.

Saat 19.00’da Ljubljana’ya giriyorum. Artık aşina olduğum caddelerden, Preseren Meydanına, ardından Dragon Köprüsünün tenhalığına geliyorum. Mercator marketteyim, akşam yemeği için. Fileto balık, Amerikan salatası, közlenmiş sarımsaklı biber, iki küçük francala, en önemlisi bir büyük şişe Lasko bira alarak ( 5 € ) mekanıma geliyorum. Yemek sonrası yorgunluk çöküyor, ancak, notları ve fotoğrafları derlemeden, uykuyu hak etmek yok.
Bu arada, ilk defa, bir oda arkadaşı getirdi görevli kız. İki genç, çantaları yataklarına fırlatırken, bu akşam nerede caz müziği dinleyeceklerini soruyorlardı. Ne var ki; uzandıkları yataklarından bir daha doğrulamadılar, şişman olanı, felaket horlamaya başlayınca, kulak tıpalarımı çıkardım yine çantamdan, ben de uyumuşum sonra.

21.05.2009 ( LJUBLJANA )

Odanın önündeki küçük salonda, sandviçlerimi, çayımı hazırlayıp yaptığım kahvaltı çok hoşuma gidiyor. Sabahın köründe, sağlıksız bir yerde, midemi bozma ihtimalinden de uzak kalmış oluyorum böylece. Akşam gelen gençler hala uyuyorlar. 08.30’da çıkıyorum, amacım, olabildiğince, kent merkezinin uzaklarına gitmek. Zira, turistik merkezde, kafelere tünemiş güzel ve şık bayanlar ve yanlarındaki çenesi düşük delikanlıları görmek istemiyorum bugün. Yine Preseren Meydanı, nehrin karşısına geçiyor ve nehir boyunca dümdüz yürüyorum. Sokaklar şimdilik boş, ama, içerideki masa ve sandalyeler sokaklara taşınmaya başlanmış bile. Gün boyu müşterilerine hizmet ederken yüzlerinden tebessüm düşmeyen esnaf, sabahın ilk saatlerinde Rus gibi. Merkezden uzaklaştıkça sessizlik daha da artıyor, öyle ki; nehirde yüzen ördeklerin kanat sesleri ve suyun şırıltıları rahatlıkla duyuluyor. Özellikle ara sokaklara giriyorum, ortalıkta bir insan yok. Sanki, nötron bombası sonrasını yaşıyorum. Her şey yerli yerinde, ama insan yok. Bakımlı bahçeleri ile güzel villalar hayranlık uyandırıyor. Yugoslav Federasyonu zamanında yapılmış, blok binalar da yükseliyor, yer yer. Estetik kaygılardan uzak, post modern binaları, zamanın süzgecinden geçerek demlenmiş, eski ve olgun kentlere yakıştıramıyorum bir türlü. İçinde bir ömür geçmeyecekmişçesine, beş-on dakika uğranıverecek yerlermiş gibi, rahatsız ediyor beni.

Asfalt yolların bitip, toprak patikalara dönüştüğü bir yerde, küçük hobi bahçeleri içerisinde küçük, rengarenk ahşap kulübeler görüyorum. Yaşlı kadınlar, ağır hareketlerle toprağı çapalıyorlar, topladıkları soğanları, marulları bir kenara dizmişler bile.

Ljubljana nehri üzerinde turistleri gezdiren tekneler az ileride, sakin sularda ağaçlara bağlanmış, sezonun açılmasını bekliyor olmalılar. Izanka caddesinin sakin kaldırımları, biyoteknik fakültesinin önüne getiriyor beni, hemen karşısında da, onun himayesindeki botanik bahçesi yer alıyor. Giriyorum, şaşırtacak kadar fazla tür var burada, oluşturulmuş toprak adacıkların üzerini kaplayan bitkilerin yanına, tanıtıcı etiketler konulmuş. Bizim bahçe ve parklarımızın demirbaşı olan hedera helix ve birkaç sarmaşığın ana vatanının Türkiye olduğunu burada öğreniyorum. Anaokulu öğrencileri, öğretmenleri nezaretinde botanik bahçesini dolaşmaya gelmişler. Sakin ve huzur veren bu bahçede epey dolaştıktan sonra, Dolerjska caddesine çıkıyorum. Karşımdaki binanın üzerinde “ Yıldız Han Turkish Kitchen “ yazısını görüyorum. Koper’de bu isimde bir restoran olduğunu bir yerlerde okumuştum. İçeri giriyorum, zeybek elbiseleri giymiş bir genç karşılıyor beni. “Türkçe biliyormusun ? “ diyorum. Bulgaristan Türklerindenmiş. Koper’deki işletmeyi kapatıp burayı açmışlar. Menüye bakıyorum, mercimek çorbasından, karnıyarığa kadar pek çok yemek çeşidi var. “Ljubljana’da 30 kadar Türk var, ama bizim müşterilerimiz daha çok Slovenler diyor.” Fiyatlar da oldukça yüksek, bir öğle yemeği için 25-30 € hesap ödemek işten değil. “Öğleden sonra, vaktim olursa geleceğim” diyerek çıkıyor ve kalenin bulunduğu tepeye çıkan yola dalıyorum. Sol taraf orman içi, sağ taraftaki yamaç rengarenk kır çiçekleri cümbüşü içerisinde, ardında, karla kaplı tepeleri ile Julyen Alp’leri görünüyor, tablo gibi bir manzara önünde hayran seyrediyorum. Az sonra kalenin önündeyim. Finüküler raylarının yanından başlayıp, tamamen orman içinde devam eden daracık toprak patikada, kayıp, düşmemeye gayret ederek Sn. George Katedralinin yanındaki açık pazara iniyor, bir kilo elma alarak ( 1 € ) hostelin yolunu tutuyorum.

Biraz dinlenip, kentin akciğeri sayılan Tivoli Parka gitmek niyetindeyim. Artık müdavimi olduğum Miklosiceva caddesini katederek, tren istasyonunun önüne geliyor, sola dönen Tivolska caddesinin sonunda da park girişinin önünde buluyorum kendimi. Bu arada; Miklosiceva caddesinde ilerlerken, LP’nin övgüyle bahsettiği börekçiyi görünce, dayanamayıp bir pizza istiyor, yerken de Makedon sahibi ile gevezelik ediyorum. Yüzü, ne kadar bildik, aşina geliyor.
Park girişinin sağında, çağdaş tarih müzesinin önündeki tankı, çağdaş tarih kelimesi ile yan yana getirmek istemediğimden olsa gerek, ıskalıyor ve parkın içlerine dalıyorum. Gerçekten de, inanılmaz büyüklükte bir park. Tenis kortları, birbirinden farklı yürüyüş patikaları, her tarafı kaplamış çimler ve neredeyse sonsuza uzanan ağaçlar ile, % 60 ormanlarla kaplı bir ülkede bulunduğum gerçeği bir kez daha ortaya çıkıyor. Tivoli Parkın bir mazisi olmalı, zira, kilometre taşı gibi sık sık şahıs isimleri ve 1800 lü yıllardan bahseden levhalar çarpıyor gözüme. Parkın kuruluşu 17. y.y ‘ a tarihleniyor. Farklı yürüyüş rotaları, ağaçların ardında yer alan 380m. ile 420 m. yükseklikler arasında değişen tepelere götürüyor, yürümek isteyenleri. Çok istememe rağmen, günlerdir, hiç durmadan yaptığım yürüyüşlere bu parkurları ilave etmek istemiyorum açıkçası. Rengarenk çiçeklerin oluşturduğu adacıkların yanında, üzerleri çakı ile kazınmamış, kırılıp, tahrip edilmemiş banklar var. Tertemiz çimlerin üzerinde sandaletlerimi çıkararak uzanıyor , etrafımda uzanmış gençlere, patikalarda, bebeklerini gezdiren annelere bakıyorum. Bir çok kadın, çimenlerin üzerine serdikleri örtülerin üzerinde bebeklerinin oynamasını, yuvarlanmasını seyrediyor hayranlıkla, ben de onları.

Oksijen bolluğundan olsa gerek uykum geldi, neredeyse, dalıp gideceğim çimlerin üzerinde. Tivoli parktan çıkarak 29 Nisan caddesi boyunca, çok seçkin, güzel binaların önünden geçerken, pek çoğunun Amerikan, İngiliz, Mısır, Finlandiya büyükelçilik binaları olduğunu anlıyorum. Sağda 397 rakımlı tepeye çıkmaya üşeniyor, geri dönerek Tivolska caddesi, sonra da, Erjavceva caddesinin üzerindeki, bir tek polisin koruduğu, Slovenya Cumhurbaşkanı rezidansının önünden geçerken, bizdeki eskort saltanatını, otobüs durağında öldürülen Olof Palme’yi düşünüyorum. Acaba, kendi korkularımızın esiri olmak zorunda mıyız ? Cankarjev Kültür ve Kongre binasının önündeki ağaçların gölgesinde oturup, etrafı seyrederken, düşünceler tufanına kapılıp, sürüklenmemek için, gayret sarfediyorum. Önümdeki Trg. Republika yani Cumhuriyet Meydanı çevresinde iki büyük gökdelen, bir büyük kamu binası, bir de büyük market var. Market dolaşmayı sevmem ama, fiyatları merak ederek giriyorum içeri. Takım elbiseler 250-300 €, tişortler 130-160 € arası, yani, hayli
yüksek fiyatlarla satılıyor.

Yavaş yavaş Eskişehir’e geliyor, Roba Çeşmelerinin etrafında bir tur atıp, Belediye Binasındaki resim sergisine giriyorum. Özellikle, kırsal Sloven yaşamını anlatan tabloları çok beğeniyor, hepsini fotoğraflıyorum.

Bir anda, müzik sesleri kaplıyor ortalığı, sesler, Preseren Meydanından geliyor. Elli kişilik bando, Sloven polkaları ve halk şarkıları çalıyor. Genç kızlar, daha önce de, izlediğim gibi folklor gösterileri yapıyorlar. Şair Preseren’in ayakları dibine oturup, bir kez daha dinliyorum bandodan yayılan müziği, içim ısınıyor.
Neden sonra kalkıyor, Makedon börekçiden, paket yaptırdığım börekleri alıyor ( 2€ ), yine kendi demlediğim çayla karnımı doyuruyorum.

Bu akşam, iki Japon’la paylaşıyorum odayı. Caz tutkunu gençler gitmiş anlaşılan. Yarın sabah 06.15 ‘de Zagreb’e götürecek trene bineceğim. Saatimi kurup yatarken, Japonlar deliksiz uyuyorlar, inşallah uyanıp, gevezeliğe başlamazlar.

22.05.2009 ( LJUBLJANA - ZAGREP )

Saati 05.00’e kurmuştum. Çalınca, oda arkadaşlarım Japonlar’da fırladılar yataktan. Sonra, horlayarak tekrar uykuya daldılar. Dün, öğleden beri uyuyorlar, belki de, Japonya’dan yürüyerek geldiler, kimbilir ? Yine de; uyanmamaları için, sırt çantamı, odanın dışında, salonda toparlıyorum. Yüzümü yıkarken, dışarıdan, akşamdan kalma sarhoşların naraları geliyor kulağıma. Biraz sonra, tren istasyonuna gitmek üzere çıkacağım, inşallah itişip kakışmadan istasyona gelirim. Resljeva caddesini son kez yürüyerek, tren istasyonunun alt geçidinden, ışıklı panoda belirtilen 5 nolu perona çıkıyorum. Yürürken, çantaların ağırlığı terletti beni, şimdi de; ortalığa hakim olan ayaz, binlerce delikten tenimi delmeye çalışıyor sanki. Artık ihtiyaç duymam diyerek, çantamın dibine yerleştirdiğim polar montumu çıkarıp, üzerime geçiriyorum. Saati geliyor ama trenden haber yok. Sık sık, içinde Zagrep adı geçen anonslar yapılınca, yanımda oturan, enteresan motifli çoraplar giymiş sarışın kadına soruyorum. Kadın gülerek, 75 dakika ( evet ) gecikecek diyor. “İstersen aşağıdaki kafede oturabilirsin” diyerek de ekliyor yine gülerek. Saat 07.30 da geliyor tren. Kadınla aynı kompartmanda karşılıklı oturuyorum. O da Zagrep’e gidecekmiş. Sınırda sorun olursa, İngilizcesi ile yardımcı olur düşüncesindeyim. Zidana Most, Sevnica, Brezice derken, sınır kasabası Dobova’ya geliyor tren. Kadına soruyorum, “gümrük işlemleri trende olacak, polis buraya gelecek” diyor. Bu iyi, yeşil pasaport yüzünden, bankolarda çok beklediğim için, burada kısa sürer düşüncesindeyim. Az sonra, Alman gestaposu kılıklı iri yarı bir kadın polis açıyor kompartmanın kapısını. Pasaportu uzatıyorum. İncelemesi bitmiyor bir türlü, sonunda mavi gözlerini dikerek ID ( yani kimlik ) istiyor, ben de, bu pasaport yeterli diyorum, T.C kimliğim yanımda yok, olsa da, Slovenya-Hırvatistan sınırında ne ifade edecek. O, mavi gözleri üzerimde, ID dedikçe, ben de “ bu pasaport yeterli “ diyorum. Bakışlarından, trenden indireceğini anlıyorum, bizim kadından, hiç tepki yok. O da, ID demeye başlıyor. Son anda eski pasaportum aklıma geliyor, çıkarıp uzatıyorum ve “ ben gezginim, buralara da gezmek amacıyla geldim “ diyorum. Pasaporttaki, giriş çıkış yaptığım ülke sayısını görünce biraz gevşiyor, yine de, yanındaki genç polisle uzun süren konuşmalardan sonra, Dobova’dan çıkış damgasını basıyor, pasaportumun böğrüne ve Slovenya artık geride kalıyor, Bohinj ve Bled gölleri, ormanları, Ribçev Laz’ın sessiz ve kimsesiz güzellikleri ile.

Kaldığım mekanlar;

Ribçev Laz… Marija Tişar’ın evi 4265 Bohinjsko Jezero Gsm031760894 (19.20 €)

Bled… Backpackers’ Rooms Grajska st.21 (16 €)

Ljubljana….Simpol Castle Hostel Petrovskovo Nabrezje 47 (19 €)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6537
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster