Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Eylül '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
97
 

Söğüt Ağacı (11)

Sevmek ve sevilmek… Seven sevdiğini bilir; ama sevildiğini bilmeyebilir. Seven seviyorum dediğinde içten veya öylesine dediğinden emindir. Seni seviyorum diyenin gerçek duygularını bilmek kolay değildir. Söylenen süslü sözlerin her zaman yanıltıcı yanı vardır. Aysel sevgisinden emindi. Çetin’i sevdiği, güvendiği için sevgisine inanıyordu. Çetin’de çok seviyordu; ancak, terk ederse ne yaparım sorusuyla karşılaşan Aysel; Çetin’in sevgisine kuşkuyla bakmaya başladı. Bir süre görüşmeyelim demesi de bu sebeptendi. Düşünmeye, duygularını tartmaya ihtiyacı vardı. Aynı şekilde Çetin’in de düşünmesini, duygularını gözden geçirmesini, tartmasını istemişti.

Çetin o gece hep düşündü. Düşündükçe kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu. Ölümüne sevdiği Aysel’i olmadan hayatın bir anlamı yoktu. Bir süreliğine görüşmeyelim diyen Aysel, ayrılmaya kalkışırsa yaşayamazdı. Bunu düşünmesi bile korkutucuydu. Görüşmeden askere giderse belirsizliklerle dolu günler geçmezdi. Kalan yedi aylık askerliği bu şekilde bitmezdi. Düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Sabaha karşı gözlerini kapadıktan sonra ne kadar uyuduğunun farkına varmadan yengesinin sesiyle uyandı:

-Çetin kahvaltı hazır, hadi gel.

Kahvaltı dediği dört yumurta, dört dilim otlu peynirdi. Bahçede besledikleri tavuklarından her gün yedi, sekiz yumurta alıyorlardı. Yengesi o gün, yumurtaların dördünü kahvaltı için pişirmiş, dördünü akşama hazırlayacağı çılbır için ayırmıştı.

Çetin kalkacak gibi değildi. Biraz daha uyumak istediğinde yengesi izin vermedi:

-Sen nasıl askersin? Asker adam bu kadar uyur mu? Abin, kaynanam, kaynatam seni sofrada bekliyorlar.

-Tamam yengem. Sen git giyinip geliyorum.

Çetin giyinirken kendi kendine söylendi:

-Asker adam bu kadar uyur mu? Uyuduğumu nerden biliyorsun? Hele sor bakalım rahat uyuyabildin mi? Ah be Aysel! Ne yaptın bana… Yok, yok bir süreliğine görüşmeyelim olmaz. Gönlünü almalıyım.

Çetin kahvaltı yapacak durumda değildi. Bir bardak çay, bir dilim ekmek, yarım yumurtayla yetindi. Yengesinin ısrarına rağmen daha fazla yemeden köşesine çekilerek ayaklarını uzattı. Dalgın gözlerle günün ilerlemesini bekledi. Erken saatlerde belki uzaktan görür işaretleşirdi. Konuşma sansı yok denecek kadar azdı. Öncelikle Uykucu uyumalıydı. Erkeklerde Erciş’te olurdu.

Purul, Erciş’e en yakın köylerdendi. Yürüyerek, köyün çıkışıyla Erciş’in girişi ortalama otuz beş dakikalık mesafedeydi. Aysel’in evinden kırk beş dakikada rahatlıkla gidilirdi. Köyde, kahve veya benzeri takılacak mekân olmadığından köyün erkekleri çalışmadığı günlerde vakitlerini Erciş’te geçirirlerdi. Köyde kalan gençler çoğunlukla topagaran, yaşlılar dama oynarlardı. Çetin’in evi ile Erciş arası ise yaklaşık bir buçuk saatti.

Çetin, öncelikle Aysel’e, ardından Erciş’e gitmek için yolu yarıladığında öğlen vakti ezanı okundu. Uykucu Ayşe’nin, namaz kılmadan uyumayacağını bildiğinden adımlarını küçülttü. Namazdan sonra bir saat uyuması Çetin için yeterliydi.

 Aysel Çetin’i beklemiyordu. Bir süre görüşmeyelim dediği için en azından o gün gelmez diye düşünüyordu. Görüşmeyelim dediğine pişman olmuştu; ama yapacak bir şey yoktu. Belki de böylesi daha iyi oldu diye avunmaya çalışsa da gelmesi için can atıyordu. Gelirse kendine göre planı vardı. Biraz nazlanacak, kolay lokma değilim mesajını verecek, hem de sevgisini ölçecekti.

Bu düşüncelerle hafiften araladığı oda penceresinin önündeki divanda otururken ıslık duyar gibi oldu. Kendi kendine “yok, be, Çetin’i düşündüğümden ıslık çaldı sandım” dedi. Islığı ikinci kez duyunca perdeyi aralayarak yola doğru baktı. Islık çalan Çetin’in ta kendisiydi. Hızla divandan inerek dışarı çıktı. Yalnızım gel diyecekken vaz geçti. Nazlanma düşüncesi aklına gelmişti. Sanki ıslığa değil de öylesine çıkmış gibi görünmeye çalıştı. Çetin tekrar ıslık çalınca başını kaldırıp baktı. Bakışı, neye geldin der gibiydi. Çetin’in, bahçeye gel işaretine, gelmem işaretiyle cevap verdi.

Aysel nazlanmakta, Çetin konuşmakta kararlıydı. Konuşmadan hiçbir yere gitmeyecekti. Sen gelmezsen ben gelirim der gibi sağına soluna baktı. Cevo’nun Hasan’ın evinin penceresinde perde çekiliydi. Yol boyunu tekrar gözden geçirdi. Ortamın müsait olduğuna karar verince Aysel’e doğru yürüdü. İki defa daha yapmıştı bu hareketi. Çevrede kimsenin olmadığından emin olduğunda, binayı arkadan dolanmamış, avludan, kalasların üzerinden yürüyerek söğüt ağacının altına gitmişti; ancak bu defa ki farklıydı. Aysel’in rızası olmadığından yardımcı olmuyordu. Uykucu Ayşe uyumamış olabilirdi. Evde erkekler olabilirdi. Belki de misafirleri vardı. Dahası, öncelikle Hasan’ın evinin önünden geçmesi gerekiyordu. Avluya adımını attığında, belki de adımını atmadan yakalanabilirdi. Yakalanma riskini göze alarak avluya girdi.

 Aysel resmen oyun oynuyordu. Oynadıkça sözde suratı asılıyor, içinden gülüyordu. Uykucu Ayşe, bir gün önce kardeşine gitmiş, gelmemişti. Hasan ile Güllü evde yoktular. Akşama kadar gelmeyeceklerdi. Selman ile Adnan Erciş’teydi. Yolda, gelen giden görünmüyordu. Yani o anda, orada Aysel ile Çetin’den başka kimse yoktu. Çetin Avluya girince Aysel oyuna devam etti:

-Ne yapıyorsun? Anam evde. Hasan amca, Güllü teyze seni görürlerse ne derim.

-Umurunda değil. Bilsinler seni sevdiğimi.

-Senin için kolay tabii. Ben ne olacağım. Kim ne anlar aşktan sevgiden. Kız kısmı âşık mı olurmuş. Adımız oynaşa çıkar. Ben sana görüşmeyelim demedim mi?

-Avluda daha fazla durmayalım. Söğüt ağacının altında bunların hepsini konuşuruz.

-Evet, daha fazla durma avluda. Ben içeri giriyorum. Sen de söğüt ağacını unut, yoluna devam et. Daha fazla bekleyip başıma iş açma.

Aysel içeri girerken sertçe kapattığı kapının ardında beklemeye başladı. Ne yapacağını merak etiği Çetin, bağdaş kurarak avluda oturdu:

-Burada veya bahçede konuşmuşuz, benim için fark etmez. Gören olacakmış, olsun. Sen dışarı çıkmadan da gitmeyeceğim.

Aysel cevap vermeyince Çetin oturmaya devam etti. Nerden incelmişse oradan kopsun misali kalkmaya niyeti yoktu.Bir süre sessizce bekledikten sonra kapı açıldı. Aysel el işaretiyle “gel” dedi. Çetin işareti doğru anladığından emin değildi. Söğüt ağacının altındaki aşk yuvalarına gelmeyen eve çağırıyordu. Uykucu Ayşe uyanırsa ne derdi. Aysel işareti tekrarlayınca, Çetin ayağa kalktı. Ürkek adımlarla kapıya doğru yürüdü. Aysel, kapıyı yüzüne çarparcasına tekrar kapatınca yere yığılıp kalacak gibi oldu. Zoraki kapıya dayanmış gibi görünmek istemiyordu. Dönmek istiyor, adımları geri gitmiyordu. Birileri görürse korkusu da vardı. Avluda kimse yoktu. Yolda birileri var mı diye kontrol etti. Görebildiği kadar, yolda da kimse yoktu. Kapıyı çalarsa Uykucu Ayşe uyanabilirdi. Kafa karışıklığıyla sağlıklı düşünemiyordu. Kendi kendine “uyanırsa uyansın, kapıyı çalacağım” dedi. Kapıyı çalacakken eli havada kaldı. Bu kadar oyun yeterli diye düşünen Aysel, kapıyı açtığı gibi kolundan tutarak içeri çekti. Kapı kapandığında Çetin’in dizlerinin bağı çözüldü. Orada yığılıp kalınca dudakları titreyerek “Ayşe Ana” dedi. Ayşe anaya yakalanma korkusuyla yığıldığını anlayan Aysel, Çetin’in gözlerinin içine bakarak güldü:

            -Anam yok evde…

            -Yok mu? Ama…

            -Şaka yaptım. Komşularda yok. Anam, dayımdan akşam gelecek. Şu anda ben ve sen varız.

            -Kız, beni öldürmeye mi niyetlisin? Bana bu azabı niye çektirdin?

            -Eee, hak ettin. Neyse… Kapı dibinde konuşmayalım. Odaya geç. Bir bardak su veriyim iç rahatla.

            Odaya geçerek divana oturdular. Suyu yudumlayan çetin hala huzursuzdu. Ayağını bir uzatıyor, bir çekiyor, rahat oturamıyordu. Aysel sevdiği kızdı. Evlilik hayalleri kuruyordu. Bu evlilik usulüne göre olsun istiyordu. Yakalandığında kavga gürültü çıkabilirdi. Bu kez sevdiği için değil Aysel’in namusunu kurtarma adına evlenmiş olurdu. Köylülerin gözünde bu kara lekeydi. Aysel’in yıllarca bu lekeyle yaşamasına gönlü razı olmazdı. Aysel ise yakalanmayacaklarından emin olduğundan rahattı. Anası gibi abisinin de geç saate kadar gelmeyeceğini biliyordu. Adnan da geç gelecekti. Perdeler çekildiğine göre, komşuları gittikleri yerden erken dönseler bile içeriyi göremezlerdi. Dikkat etmeleri gereken şey dışardan duyulmayacak şekilde kısık sesle konuşmalarıydı.

            Bir önceki gün yaşadıkları aklında olduğundan Çetin temkinliydi. Aysel’in saçının teline dahi dokunmaktan çekiniyordu. Aysel, Çetin’in temkinli olduğunun farkındaydı. Bugüne kadar hiç bu kadar uzak durmamıştı. Aysel uzak durmayı istemiyordu. Bir önceki gün kadar olmasa da Çetin’in, başını dizlerine koymasını, gözlerinin içine bakmasını arzuluyordu. Ellerini sıkı sıkı tutmak, arada bir yanaklarına öpücük kondurmak, anın tadını çıkarmak istiyordu. Bu düşünceyle Çetin’e iyice sokuldu. Sağ elini omzuna attıktan sonra sol eliyle kesik kulağıyla oynamaya başladı. Çetin hala sessizdi. Belki de korkudan olacak bedeni uyanmıyordu. Aysel, kulağını bıraktı, yanağından öptü. Bu kez eli öptüğü yanaktaydı. Aynı yerden bir daha öpünce Çetin’de kıpırdanma oldu. Yanağından öpmek isterken dudakları birleşti. On beş, yirmi saniyelik öpüşmenin ardından dudaklar ayrıldı. Bakışan gözler öpüşmeye devam edelim dediler. Yeniden başlayan öpüşme bitecek gibi değildi. Aysel, Çetin’i kendine doğru çekerek yavaşça divana uzandı. Bu arada sınır koyması gerektiğini düşünen Aysel talimat verir gibi konuştu:

            -Kötü rüya görmek istemiyorum. Sadece öpüşeceğiz. Saçıma dokunabilirsin.

            Beden uyanınca talimat dinlemiyordu. Çetin talimata uymaya gayret etse de ellerine söz geçiremiyor, bedenin bütün noktasına dokunmak istiyordu. Aynı hisse kapılan Aysel biraz daha ileri gitti:

            -Rahat bırak kendini. Bedenime dokun.

            Çetin’in, bedenine dokunduğunda Aysel elini tuttu. Sınırı aşamazlardı; ama bu şekilde devam ederlerse sınır tanımayacaklardı. Bir yerde durmaları gerekiyordu. Durmak zorunda kaldılar.

            Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadılar. İçlerindeki his, hadi bir daha diyordu; ama saat hayli ilerlemişti. Çetin’in gitme zamanıydı. Dışarıya önce Aysel çıktı. Avludan yolu kontrol etti. Gördüğü kadarıyla kimse yoktu. Emin olmak için yola kadar gitti. Eve doğru gelen yoktu. İki kişi köy içine doğru, bir kişi de Erciş’e doğru gidiyorlardı. Avluyu görmeleri mümkün değildi. Arkalarına dönüp bakmadıkları sürece Çetin’in avludan çıktığını göremezlerdi. Yola çıktıktan sonra görmeleri önemli değildi. Çetin Aysel’den işareti alınca fırlayarak yola çıktı. Son anda Aysel’den makas almayı ihmal etmedi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 161
Kayıt tarihi
: 17.04.13
 
 

1961 Erciş doğumluyum. İlk öğrenimimi Erciş Emrah ilkokulunda tamamladım. Konya Ereğli İvriz Öğre..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster