Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
89
 

Söğüt Ağacı (21)

Aysel’i ilk gördüğü günden İki ay sonra sabahın ilk saatlerinde Çiğli merkezde bir birahaneye oturdu. İki bira içtikten sonra parka gidecek Aysel’i gözetleyecekti. Ağır içiyordu. Başka zaman beş dakikada kafaya diktiği bir birayla yarım saat oyalandı. İki bira kâfi gelmemiş olacak ki iki bira daha içtikten sonra caddeye çıktı. Sokağa doğru yürümek istiyor ayağı gitmiyordu. Köyiçi tarafına gitmekten vaz geçti. Küçük Çiğli yönüne ilerledi. Ege Kent yol ayrımındaki birahaneye oturduğunda öğlen vakti yaklaşıyordu. Rakı içmek için belki vakit erkendi ama İçindeki yangın birayla sönecek gibi değildi. Otuz beşlik rakı iki dilim peynir istedi. Ardından bir otuz beşlik iki dilim peynir daha…

Güneş yüzünü saklamış; sokaklar elektrik lambalarıyla aydınlanmaya başlayalı saatler olmuştu. Çetin hala içiyordu. Masadan kalkacak olsa yuvarlanacağı muhakkaktı. Kırk sekiz yıllık hayatında ilk defa içki masasında hem de tek başına kimseyle konuşmadan bu kadar uzun süre oturuyordu. Bir otuz beşlik daha istediğinde mekân sahibi yanına geldi:

-Yeter be kardeşim. Belli ki bir derdin var. Saatlerdir içiyorsun. İçmekle çare bulamazsın.

Çetin’in başını kaldıracak mecali yoktu. Adamın yüzüne bakmadan kekeleyerek konuştu.

-Yok, be kardeşim. Ne derdim olacak. Zaten bu son içişim. Bir daha da içmeyeceğim.

Adam, mekânında maraza çıksın istemiyordu. Daha öncesinde bu gibi durumlarda “sana ne” diyenler çok olmuştu. Daha ileri giderek maraza çıkarmak isteyenler yere yığılıp kalmıştılar. Buna rağmen kendisini kaybedecek kadar içenleri uyarma gereği duyuyordu. Çetin “bu son içişim” deyince üstüne gitmedi. Dediği gibi son olmazsa gereğini yapacaktı. Bir otuz beşlik daha geldi masaya. Mekân sahibinin gözü üstündeydi. Son gelen otuz beşlik bitince hemen acı bir kahve geldi. Kahvenin önüne konduğunu gören Çetin zorlukla başını kaldırarak garsona baktı:

-Kahve istemedim.

-Müessesemizin ikramıdır.

-İyi, madem geldi içeyim.

Kahvesini içtikten sonra masadan kalkmak istediğinde kalkamadı. Düşecek gibi olduğunda imdadına garson yetişti. Bu halde ancak dışarıya çıkarabilirdi. Dışarıda başına ne geleceği meçhuldü. Taksi çağırmayı önerdiğinde el işaretiyle hayır dedi. Bir kahve daha istedi. Köyiçi’ne gidecek kadar kendisine gelmesi yeterliydi. İkinci kahve de biraz olsun kendisine gelmeye yetmedi. Lavaboya giderek yüzünü yıkamayı düşündüğünde de yerinden kalkamadı. Garsondan yardım istedi. İki kişi koluna girerek lavaboya götürdüler. Başını musluğun altına dayadılar. Beş dakika boyunca sular başından aşağı aktıktan sonra tekrar masaya getirdiler. Bir kahve daha içtiğinde gece yarısı olmuştu. Yalpalayarak ta olsa yürüyebilecek durumdaydı. Cebindeki bütün parasını çıkararak masaya koydu. Hesap ödemeye yetip yetmeyeceği umurunda değildi. Masadan kalkmadan bir yetmişlik istedi. Garsonun işaretiyle mekân sahibi masaya geldi:

-Bu son demiştin.

-Evet, bu son… Bir daha içmeyeceğim. Yetmişliği poşete koyun. Yanıma alacağım.

Yetmişliği alamayacağını anlayınca hala masada duran paraya elini atarak bir miktarını aldı. Ne kadar aldığının farkında değildi. “Bununla büfeden yetmişlik alacağım” dedi. Masada kalan para hesap için yeterli sayılırdı. Kalan ufak rakam için tartışmaya gerek duymadan kolundan tutarak dışarıya çıkardılar.

Yürümekte zorlanıyordu. Birkaç metre uzaklaştıktan sonra oturma gereği duydu. Temiz havada, rahatlıkla yürüyebilecek duruma gelinceye kadar oturacaktı. Beş dakika kadar oturunca uykusu geldi. Kendi kendine “hayır, hayır burada uyuyamazsın” dedi. Uyuyacağı yer Aysel’in evinin yakınıydı. Sanki ayaklarına güç gelmiş gibi bir zıplayışta ayağa kalktı. Sendeleyerek yürümeye başladı. Öncelikle içki satan bir büfe bulmalıydı. Büfenin yanı başında olduğunu son anda gördü. Cebindeki parayı büfeciye uzatarak yetmişlik istedi. Yetmişlikle birlikte bir miktar bozukluk veren büfeciye “paraya ihtiyacım kalmadı” dedi.

Kimin paraya ihtiyacı yoktu ki. Üstü kalsın dese anlayacaktı. Çetin’in zil zurna sarhoş olduğu her halinden belliydi. Büfeci gülümseyerek kendi kendine söylendi:

-Biri paraya ihtiyacım yok der. Biri pazarlık eder. Biri parasını yarın versem olur mu der. Ayıktığında benden rakı aldığını hatırlayacak mısın? Eminim hatırlarsan gelir paranın üstünü istersin. Paraya ihtiyacı kalmamış. Ayıkınca anlarsın ihtiyacın var mı?

Gün ışıdığında sokaklar yeniden canlanmaya başladı. İlk saatler koşuşturmayla geçti. İş yeri uzak mesafede olanlar daha erken çıkmıştı sokağa. Erken saatlerde çıkanlardan biride Süleyman’dı. Aysel’i uyandırmadan kalkmış yola koyulmuştu. İki dolmuş değiştirerek Hatay’daki işine gidecekti.

Güneş epey yükseldiğinde emekliler, çocuklar sokağa çıkmaya başladılar. Çiğli yönünde derenin sağındaki küçük parkta henüz kimseler yoktu. Çocuklar oynamak için derenin yakınını tercih etmiyorlardı. Parkta oynamaya gitmek istediklerinde köprüden geçmeyi tercih ediyorlardı.

 Yetmişli yaşlardaki emekli dere kenarında yürümeye başladığında gördüğüne inanamadı. Yanlış görüyorum diye düşündü. Yeni uyanmış kahvaltısını yapmış çıkmıştı. Yaşlılıkta vardı. Kendi kendine “uykumu alamadım mı” dedi. Oysa deliksiz uyumuştu. Dikkatlice bir daha baktı. Gördüğü, Şey, başı suya gömülü, ayakları dışarda olan insandı. Bu insanın ayaklarının arasında söğüt ağacı dalı vardı. Belki birilerinin attığı, belki derenin getirdiği, nerden geldiği bilinmeyen söğüt ağacı dalını düşünecek değildi. Yönünü sokağa dönerek seslendi:

-Derede ceset var.

Duyanlar kulaklarına inanamadılar. Yetmişlik emekli tekrar seslendi:

-Derede ceset var.

İlk koşanlar iki gençti. Peşinden sokak sakinleri koştular. İçlerinden orta yaşlı biri “dokunmayın, polise haber verelim” dedi. Orta yaşlıyı duymamışlar gibi el birliği ile cesedi dereden çıkardılar. Dere kenarına yatırdıkları, kime ait olduğunu bilmedikleri cesedin yanına söğüt ağacı dalını koydular. Üstünden kimlik veya benzeri şey çıkmadı. Yükselen seslere, evlerinden çıkanlar cesedi teşhis edemediler. Bu arada sokaktaki bakkalların birinden polis kara koluna haber verildi. Karşıyaka’dan Cumhuriyet savcı yardımcısı ile polisler olay yerine gelmeden, Aysel’de dere kenarına gelenlerdendi. Cesedin yanına yaklaşmıyor uzaktan izliyordu. Yıllardır Köyiçi’nde oturanların tanımadığını Aysel mi tanıyacaktı. “Gel sende bak, belki tanırsın” diyende yoktu. İçindeki bir ses “niye bakmıyorsun, belki tanırsın” dedi. Aysel içindeki sese “nerden tanıyacağım” diye mırıldandı. İçinden gelen sese yenik düşünce cesede doğru ilerledi. Gördüğü anda sendeledi. Yanındaki bayan tutmasaydı yere düşüp kalacaktı. Aysel’in sendelediğini beti benzinin sarardığını görenler cesedi teşhis ettiğine yorumladılar. Aysel “tanımadım, tansiyonum düştü” dedi. “Belki de ceset görmeye dayanamadım ondan tansiyonum düştü” dediğinde sesi titredi. Söğüt ağacı dalında olan gözleri nemlendi. Biraz daha beklese hıçkırarak ağlayacaktı. Bu benim gönül verdiğim Çetin’dir, söğüt ağacı aşkımıza şahittir diyemeden evine koştu, odasına kapandı. Çetin’ine ve Söğüt ağacına döktüğü gözyaşlarını çocuklarının görmesini istemiyordu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 152
Kayıt tarihi
: 17.04.13
 
 

1961 Erciş doğumluyum. İlk öğrenimimi Erciş Emrah ilkokulunda tamamladım. Konya Ereğli İvriz Öğre..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster