Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Haziran '08

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
750
 

Sol Kemalizm

SOL KEMALİZM: KADRO VE YÖN

Sol Kemalizm, cumhuriyet tarihi boyunca kitleleri etkileyen ancak gerçek manada bir siyasal örgüte dönüşemeyen, bir dergi çerçevesinde aydınların önderliğini yaptığı bir siyasal akım olmuştur.İktidar sahiplerine ilham verse de asla iktidar olamamış, bir noktadan sonra sistem tarafından bir kenara itilmiştir.Bununla beraber siyasal bilincin yükseldiği ve sanayileşen Türkiye'de kitleler üzerinde önemli etkileri olmuştur.

Sol Kemalizm’in iki temel dayanağı vardır.Adından da anlaşıldığı gibi bunların biri oturmuş bir ideoloji olan sosyalizm, diğeri ise ideolojik bir don biçilmemiş Kemalist harekettir.Bu aydınlar işte bu Kemalist harekete bir ideoloji oluşturmaya çalışmıştır.

İşbu çalışmamızda sol Kemalizm’e yön vermiş aydınların düşüncelerini genel hatlarıyla inceleyeceğiz.

30'LU YILLARIN KADROSU

Sol Kemalizm’in temelini atan düşünürler ilk kez Kadro dergisi etrafında toplanmışlardır.

Yazar kadrosu, yazarların eğitim ve siyasal geçmişleri Türkiye özelinde ve dünya ölçeğinde yapılan tartışmalar önerilen gelişme stratejisi ve ideolojik eğilimi, Kemalist yönetim ile olan ilişkisi, devlet analizi ve tabii ki açmazları itibariyle aylık ortalama 50 sayfa yayınlanan "Kadro Fikir Mecmuası" Türkiye siyasal tarihinde önemli bir yere sahiptir(1)

Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tekin ve Yakup Kadri derginin kurucu yazar kadrosunu oluşturmaktadır.Topraksız köylü bir aileden gelen Aydemir'in eğitim yoluyla sınıf atladığı hesaba katılırsa yazarların ortak noktası bürokratik orta sınıfa ait olmalarıdır.Subay olan Mehmet Şevki Yazman'ın bir yıl sonra sürekli yazarlar kadrosuna katılışı dönemin asker-sivil bürokratik sınıfın siyasal dayanışması ve oto sansür anlayışına uygun düşmektedir(2)

Yazarların kimliği dolayısıyla ait oldukları küçük burjuvaziye kısaca değinmek gerekir.Genel olarak bakıldığında bütünü içinde küçük burjuvazi birbirinde farklı iki unsurla karşımıza çıkar.Birinci olarak küçük burjuvazinin geneli, ekonomik uyduluğa çıkan bir sürü sebepten ötürü büyük burjuvaziye bağlıdır.Ancak ikinci bir unsur olarak kendine has özel durumu ve bazı üyelerinin yetişme biçimi yüzünden, mevcut çelişkilerini yalnız doğru biçimde kavramakla ve değerlendirmekle kalmayıp, bunlara aradıkları çözümleri halk yığınları arasında yayma çabasına giren ve böylece de bu yığınların bilinçlenmesinde faal çekirdekler meydana getiren kişileri ve grupları yaratır(3).

Küçük burjuvazinin bu iki unsurunu yaratan başlıca niteliği "akışkanlığı"dır.Birçok kaynaktan beslenen bu sosyal kategori bir yandan işçi sınıfının saflarını çoğaltan unsurlar sağlarken öte yandan daha üst sınıflara tırmanan tek tek kişiler yaratır.Bir sınıflama yapmak istersek sanayi ve hizmet sektöründe istihdam edilen az ve orta gelirli kadrolarla küçük ve orta sınıf devlet memurları, küçük ticaret erbabı ve esnafı ve nihayet küçük imalatçı ve sanayicileri bu sosyal sınıfın içine sokabiliriz(4).

Biz çoğunlukla büyük burjuvazinin kuyruğuna takılmaya meyilli bu grup içinde tamamıyla ters bir istikamete yol alan "istiklal savaşını vermiş unsurlarla Türk aydınlarının büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan aydın küçük burjuvaziyi” ele alacağız.

Toplumun en bilinçli kesimi olmanın verdiği ahlaki bir sorumluluk gereği, toplumun ezilen katmanlarını bulundukları geri durumdan çıkarmak için halkı aydınlatmak fikri aydınların en belirgin özelliğidir.Dünyayı takip eden, Fransız ve Bolşevik ihtilallerini inceleyen, düşünürlerin fikirleriyle beslenen aydınlar, geri kalmış bir ülke olmanın verdiği zorunluluktan dolayı köklü ve radikal bir toplumsal dönüşüm hayali kurarlar.Geri kalmış her türlü yapıyı bertaraf ederek çağdaş bir toplum oluşturmak başlıca hedefleridir.

Burada yaşadıkları iki büyük zorluk vardır.Birincisi karşılarına dikildikleri egemen sınıfların güçlü yapısıdır.Osmanlının yüzyıllardır Anadolu ile ilgilenmemesi ve 16.yy başlayarak gelişen merkezkaç feodal hareketler Anadolu'yu kendi içine kapatmıştır.Merkezi devletin yokluğunda halk, hem iktisadi hem de güvenlik ihtiyacından dolayı, halktan gelir olarak farklılaşmış derebeyi benzeri yapılara mahkum olmuştur.İşte bu birinci sorununun da bir sonucu olarak aydınlar halk tabakalarına nüfuz edememiş ve topluma yabancı kalmıştır.Bunun diğer bir etkeni ise aydınların batılı fikirlerle büyümesi sonucu toplumun öz değerlerine karşı yabancı kalmış olmalarıdır.Sonuç olarak herhangi bir toplumsal sınıfa dayanmadıkları için oluşturdukları fikir ve eylem planlarını uygulama olanaklarını pek bulamamışlardır.

Bu gerçekle yüzleşen aydınlar peki ne yapmıştır?Burada iki tür tepkiyle karşılaşırız.Birinci grup "toplum bizi anlayamadı, o zaman ne hali varsa görsün" demeye başlar.İkinci grup ise vazgeçmez ve hedeflerine varmak için başka yollar arar.İşte bu ikinci grup aydınlar, içinde bulundukları çıkmazdan kurtulmak için ileride göreceğimiz gibi devleti, toplumdan bağımsız düzenleyici bir kurum olarak kullanmaya niyetlenirler.Bu şekilde tabandan gelmeyen toplumsal özgürlükler, ilerici aydın tayfası yoluyla topluma bir nevi hediye olarak sunulur.Tabii bunu yaparken devlet aygıtının gücünü kullanarak egemen sınıflarla savaşmak neredeyse kaçınılmazdır.Burada sürekli bir devrimci hareket oluşturmazsanız -biraz jakobenleşemezseniz- cumhuriyet tarihinde gördüğümüz gibi eninde sonunda başarısız olursunuz.

Aydın küçük burjuvazinin amacı son tahlilde iktisadi alanda yaşanacak dönüşümle halkın onu sömüren ağa-tefeci sınıfından kurtulması ve kendine bu hakkı veren iktidardaki ilerici gruplara arka çıkmasıdır.Yani yaşanacak toplumsal ve iktisadi dönüşümle iktidardaki ilerici hareket halka dayanmış olacaktır.(Solcuların en büyük eleştirisi bu noktada gelir.Sol hareket öncelikle topluma dayanarak iktidara gelmeyi hedeflerken aydın küçük burjuvazi tam tersini amaçlamaktadır)

Artık Kadro yazarlarına ve fikirlerine geçebiliriz.Yakup Kadri hariç kadro yazarlarının hepsi 1920'li yılların ilk yarısında sol grupların içinde yer aldılar.Türk ocaklarına yakın Turancı söylemlerin dile getirildiği Türk Yurdu dergisine okuyarak ondan etkilenen ve Turancı ideallerini gerçekleştirmek üzere Azerbaycan'a giden Aydemir öğretmen olarak yetişmişti.Bakü'de solcu söylemlerle ilk kez tanışan Aydemir öncelikle Turancı ideallerin gerçekçi olmadığına kani olduğu için dönemin tek örneğini teşkil eden Sovyet deneyimini yaşayarak öğrenmek üzere Moskova'ya gitmiştir.Aydemir ve Tökin Moskova'da KUTV Üniversitesinde Nazım Hikmet ve Vala Nurettin gibi dönemin aydınlarıyla birlikte yüksek öğrenim gördüler.Japon Sen Katayama, Endonezyalı Tan Malaka, Çin'de kültür devrimi sonrası Mao'ya karşı cephe alan ve sonuçta tasfiye edilen Liu Shao-chi ve Vietnam'da kurtuluş savaşının liderliğini yapan Ho Chi Min gibi isimlerde KUTV da öğrenim görenler arasındaydı.KUTV'da öğrenimini tamamlayan Aydemir İstanbul'a dönmüş, Tökin ise Moskova'da ekonomi eğitimine devam etmiştir.Tör, Berlin'de iktisat doktorası yaparken Belge aynı yerde inşaat mühendisliği üzerine eğitim görmüş fakat sonradan gazeteciliği tercih ederek bir süre AA muhabiri olarak Macaristan ve Romanya'da çalışmıştır.Yakup Kadri ise bir süre İstanbul Üniversitesi'nde Hukuk Fakültesinde okur, fakat edebiyata yakın olduğu için Hukuk'u bitirmeden ayrılır, Kurtuluş Savaşı'na katılır ve milletvekili olur.(5)

Kadro'nun baş ideologu olması itibariyle Aydemir'e bir parantez açmak gerekir.Eğitimi sonunda Türkiye'ye dönen Aydemir Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası(TİÇSF)'de önemli bir yere sahip olur ve Aydınlık dergisinde yazar.KUTV'de müslüman sosyalist liderlerden Sultan Galiyev'den etkilenen Aydemir yazılarında enternasyonel bir bakış açısıyla işçi sınıfı ve sınıf kavgasında söz etmekle birlikte, sanayileşmiş ülkelerin sanayileşen ülkeler üzerindeki hakimiyeti ile hesaplaşmak peşindedir.Zaman içerisinde dünya çapında gördüğü tezatların, sınıf çatışmalarından daha belirleyici olduğuna inanır.(6)

1925'de TİÇSF üyesi olmak suçundan 10 yıl hapis cezası alır ancak 29 Ekim 1926 yılında tahliye edilir.Bu sürede "sanayileşememiş Türkiye'de sınıf tezatlarının doğmasına izin vermeden teknik ve iktisadi gelişme sağlanabileceğine inancı" düşünsel evriminde önemli bir kırılma noktası olur.Milli bir düzende gerçekleşebilecek olan inkılap olağanüstü değişikliğe ve kanlı bir ihtilale lüzum bırakmadan gerçekleşebilecektir.(7)

Aydemir başta olmak üzere Kadro yazarları oldukça donanımlı isimlerdir.Yurtdışında yayınlanan eserleri takip edebilmektedirler.ABD'deki "New Deal" politikasından da, Rusya'daki NEP'ten de, Almanya ve İtalya'daki faşist uygulamalardan da haberdarlar.Aydemir dünyanın bile pek bilmediği Kafkasya'daki düzeni bizzat yaşamıştır.Tökin, Türkiye'de para politikası hakkında söz söyleyebilecek nadir kişilerdendir.Rusya'daki "Narodnik" hareketi ve sosyal devrimcileri KUTV'de öğrenmiştir.Tör ve Belge ise Almanya'da Spartakis hareketine katılmasalar bile bu isyan hakkında yeteri kadar bilgi sahibidirler.Lenin'i çok yakında takip etmişler, Alman tarihçi okulunda Wagner ve Sombart'a atıf yapmışlar ve Oppenhaim'i sayfalarında tartışabilmişlerdir.

İşte bu isimler Atatürk'ün izniyle 1932 yılında ilk kez Kadro dergisini çıkarırlar.Dergini imtiyaz sahibi Yakup Kadri'dir.Kadrocular Türk devrimine yeni bir ideoloji üretme çabası içindedirler.Asker-sivil bürokratik sınıfın Kurtuluş Savaşı sürecinde iktidara gelmesi, ideoloji ve gelişme stratejisi arayışında içinde olmasıyla Kadro yazarlarına bu alandaki istekliliği birleşince Kadro dergisi ortaya çıkmıştır.

İlk andan itibaren yoğun eleştiri alsalar da dergiyi 1934'e kadar çıkarabilirler.Bir taraftan liberal Ağaoğlu ve Bayar ile tartışmaya girerler diğer yandan İsmet Paşa grubunda Recep Peker'le.Kimilerince komünist olarak görülürlerken aynı anda faşist suçlamaları almayı da başarırlar.Başlarda İsmet Paşa'nın desteğini alsalar da sonradan yolları ayrılır.İsmet Paşa kadrocuların fikirlerine ancak pratik manada sıcak bakmaktadır.İsmet Paşa özel sektörü fazla dışlamamaya özen gösterirken Kadrocular daha radikaldir.Sonuç olarak hem İsmet Paşa dergiye uzak durur hem Kadrocular İsmet Paşa'ya.

Kadrocuların savundukları görüşlere gelirsek, Kadronun fikirlerinin temel hatlarının Aydemir "İnkılap ve Kadro" adlı kitapta sergilediğini görebiliriz.Kadrocular, Türkiye gibi sanayileşmemiş ülkelerde dış çelişkilerin rolünü ön plana çıkarırlar. Kadroculara göre dünyada iki belirleyici çelişki vardır.Bunlarda birincisi kapitalizmin dolayısıyla teknolojinin gelişmiş olduğu ülkelerdeki iki sınıf arasındaki çelişkidir ve bu ülkelerdeki sınıf çatışmasını doğurmaktadır.Çelişkilerin ikincisi metropollerle(merkez) sömürge ve yarı sömürgeler(çevre) arasındadır.Bu ikinci tür çelişkiler ise Milli Kurtuluş Hareketlerini ortaya çıkarmaktadırlar.Kadrocular bu çelişkilerim çözülmesinde Marksizm’den farklı bir yaklaşım önermektedir. Marksizm’e göre üretim araçlarına egemen sınıfın ortadan kalması çözümü getirecektir.Oysa Kadrocular çözümü ulusal kurtuluş savaşlarında ve sanayiden mahrum ülkelerin sanayisi gelişmiş ülkelere bağımlılığının ortadan kalkmasında buluyorlardı.Bu yolla dünyadaki mevcut iktisadi iş bölümü değişecek, dünya üzerinde üretim araçlarının rasyonel bir dağılımı oluşacaktır.(8)

Kadroculara göre tüm toplumsal çelişkiler yalnızca sınıf çatışması yada üretim araçları üzerindeki mülkiyetin biçiminin el değiştirmesiyle çözülmesi için sınıf çatışmalarının bütün dünyaya aynı yoğunlukta yayılmış olması gerekmektedir.Oysa var olan kapitalist sistemin yapısı sınıf çatışmasının bu biçimde yaygınlaşmasını engellemektedir.Kapitalist gelişme, sanayinin belirli ülkelerde toplanmasına neden olduğundan, kolonilerde yada bağımlı ülkelerde sınıf çatışması yoğunlaşamamakta ve tüm dünyaya yaygınlaşamamaktadır.Öte yandan metropol ülkelerin burjuvazisi sömürgelerden elde ettiği artıkları, kendi ülkelerinde proleteryaya pay vererek, sınıflar arası çatışmanın yoğunluğu düşürmekte, sınıflar arası anlaşmayı hakim kılmaktadır.(9)

Aydemir bu noktada der ki:"Bu nedenledir ki geri kalmış ülkelerin mücadelesinde sınıf çatışmalarından daha önce ulusal kurtuluş savaşları yön gösterecektir.Bu ülkeler kurtuluşlarını elde ettikten sonra sanayileşirken, sınıf çatışmalarını doğuran 19 yy sanayileşme örneğini izlemeyeceklerdi.Esasen bu ülkelerde mahrum duran büyük ölçekli üretim araçları devletin gücü

ile meydana geleceği için sınıf çelişkisi doğmayacak dolayısıyla sınıf çatışmaları olmayacaktı.Bu tür ulusal kurtuluş savaşları veren ülkenin beklenen işleri yerine getirebilmesi için "yeni tekniğin, ilk adımdan itibaren toplumun tüm çıkarlarına yönelmiş kurucu, işletici ve bütün artık ürünleri toplum adına benimseyici yeni tip bir iktisat devletinin oluşması ve planlı bir mücadele yapmak zorunluydu."

Kadrocuların yukarda hatlarını çizdiğimiz "devletçilik" anlayışı 20 yy başlarında Adolf Vagner'in düşün babalığını yaptığı "devlet sosyalizmi"nden daha derindi.Kadroculara göre "gerçek devletçilik toplumun bünyesinde istihaleyi tazammüm eden bir sistemin ifadesi olmalıydı.Böylece Kadrocular devletçiliği yeni bir sistem yada üçüncü yol arayışı olarak benimsiyorlardı. (10)

Kadrocuların devlet anlayışı da -solidarizm/dayanışmacılıktan farklı olarak- bu paralelde şekilleniyordu.Çelişkilerin asıl kaynağı o anda dışarısıydı.Bu çelişki ulusal bütünlüğün kaynağıydı.Devletin işi toplumu bu dış çelişkiler karşısında bir tutmaktı.Bunun için iç çelişkilerin doğmasına devlet engel olmalıydı.

Kadrocular göre kapitalizm öncesi toplumlarda devlet toprak sahiplerinin, kapitalist toplumlarda ise burjuvazinin temsilcisidir.Türkiye ise henüz yarı-feodal bir devlettir.Kurtuluş Savaşını yapan kadro belli bir egemen sınıfın temsilcisi durumunda değildir.Bu da onlara bağımsız hareket edebilme şansı vermektedir.Türkiye'de devletin belirli bir egemen sınıfı temsilcisi haline gelmesi önlenmeli tüm ulusu temsil eden bir yapıya dönüştürülmelidir.Bu dönüşüm, ekonomik ve siyasal gücün devlet elinde toplanması, özel sektörün devlet tarafından kontrol altında toplanması ve bunları gerçekleştirecek bilgiyle yüklenmiş aydın bir "kadro"nun işbaşında olması ile sağlanabilirdi.(11)

Bu noktada bir şey belirtmek gerekir.Kadrocular toplumu sınıfsız görmüyordu.Ağalardan topraksız köylü ve proleteryaya kadar bir sınıf listeleri vardı.Onların asıl görüşü bu çelişkilerin toplumsal bir dönüşüme yol açacak kadar gelişmemiş olduğu yönündeydi.

Kadrocuların devletçilik anlayışı ferdiyetçiliği(bireyciliği) sadece iktisadi alanda değil tüm toplum hayatında yadsıyordu.İsmet Paşa veya Celal Bayar'ın "devletçilik özel sektörün bittiği yerde başlar" sözünün çok dışında Kadrocular özel sektörü dar bir alana hapsediyordu.Tamamıyla yok saymamakla birlikte ekonominin ana noktaları ve dağıtım araçları tamamen devletin elinde olmalıydı.Bunu yapabilmek için de merkezi bir plan hazırlanmalıydı.Bu plan Aydemir'in deyişiyle "milli iktisadiyatı devlet marifetiyle bina edecek bir program" olmalıydı.

Kadrocular bu planı ortaya çıkarırken dünyayı yakından izlemişlerdi.1929 Buhranı yüzünde sanayileşmiş metropol ülkeler içe kapanık bir duruma düşmüşlerdi.Gümrük duvarlar yükselmiş ve herkes kendi yağıyla kavrulmaya başlamıştı.Ayrıca bu ülkelerdeki fabrikalarda bulunan büyük makineler, üretim yapabilmek için üçüncü dünya ülkelerine aktarılıyordu.Kadroculara göre bu buhran Türkiye için bir şanstı.Hep sömürgeci uluslar ve onların iktisadi düzeninden bir nebze olsun kurtulmuşlar hem de teknoloji transferi şansı doğmuştu.Ülkeyi bir sanayi devleti haline getirmek için bundan iyi bir şans olamazdı.

Kadrocular bu noktada sermaye birikimi sağlayabilmek için iç kaynaklara dönülmesi gerektiğini savunuyordu.Devlet kaynak ve gelir dağılımına doğrudan müdahale ettiği sürece sermaye birikimi hızlandırılabilirdi.

Peki sonuçta ne oldu?Atatürk'ün izniyle başlayan bu süreç en baştan belki de başarısızlığa mahkumdu.Çünkü devleti "toplumun üzerinde, toplumsal sınıflardan bağımsız hareket edebilen, siyasi ve iktisadi özerkliği olan bir yapıya dönüştürme" nin imkanı yoktu.Daha 1930'da bile devlet belirli egemen güçlerin denetimindeydi.Zira kurtuluş savaşı verilirken halk ancak bu sınıfların desteğiyle savaşa dahil edilebilmiştir.Bunun yanı sıra ekonomi politikasını belirleyecek isimler liberalizme bağlıydı.Savaşı veren lider kadro toplumsal bir sınıfa dayanmadığı için mecburen egemen sınıflarla sınırlı bir uzlaşma içinde idi.Bu uzlaşmayı bozmak, anti-feodal zorlu bir savaş vermeyi gerektiriyordu.Kadrocuların tersine liderler, bu tür bir savaşıma en azında kadrocuların istediği tarzda girmeye niyetli değildi.Dergi yoğun eleştiriler sonrası Yakup Kadri'nin Tiran'a "zorunlu diplomat" olarak gönderilmesini mütakiben kapandı.Fikirleri, cumhuriyet dönemi de dahil olmak üzere uygulama şansı bulamamıştır.Bunun yerinde 60 sonrası gelişen bazı düşünce hareketlerine ilham vermiştir.Bu hareketleri ise Yön dergisi çerçevesinde inceleyeceğiz.

60'LARIN YÖN GÖSTERENLERİ

Çok partili hayata geçiş ve Türkiye siyasetinde sola -yani özgürlüğe- kapı açan 1961 anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra Sol Kemalizm’in ikinci bir yorumu, Yön Dergisi çevresinde toplanan aydınlar tarafından yapılacaktır(1961).Derginin kurucusu ve lideri Doğan Avcıoğlu'dur.Bunun dışında İlhan Selçuk, Mümtaz Sosyal, Cemal Reşit Eyüboğlu ve Hamdi Avcıoğlu'da önde gelen isimlerdir.

Ancak Yön dergisi bu isimlerden ibaret değildir.Zira dergi aslında solun tüm renklerinde açıktır.60'lı yıllar boyunca Türkiye solunda adı geçen hemen herkes dergiye yazı yollayacaktır.Sonradan ayrı gruplar olarak gelişecek TİP ve MDD ciler ile Avcıoğlu ile epey atışacak olan İdris Küçükömer de bu yazı yollayacak isimler arasındadır.Buradan anlaşılacağı gibi dergi solcu isimler için entellektüel bir paylaşım ortamı halinde ortaya çıkmıştır.(Yöncülerin ayrı bir grup olarak netleşen görüşleri Yön'ün kapatılmasından sonra çıkarılan "Devrim" dergisinde yer alacaktır)

Derginin neyi savunduğu ise ilk sayısında yer alan ve 164 aydının (sonradan bini geçmiştir) imzaladığı bildiride özetlenmiştir.Dört ana başlıkta sıralanan bu düşünceler ise:

1- İktisadi alanda hızlı kalkınmak

2- Öğretmen, yazar, sendikacı, müteşebbis, idareci gibi kimselerin belli bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmaları

3- Yeni devletçilik anlayışı

4- Bilinçli devlet müdahalesidir(vergi, planlama, kooperatifleşme ve sosyal adalet)

Biz konumuz itibariyle Yön dergisinin asıl düşünceleri üzerinde odaklanacağız.Bu çerçevede Doğan Avcıoğlu'nun fikirleri üzerinden hareket edeceğiz.Özellikle daha sonraları "Madanoğlu Davası"na gidecek olan yolu anlayabilmek için bu noktada durmak gerekir.Doğan Avcıoğlu Fransa'da siyasal bilimler okuduktan sonra, 1955 'de Türkiye'ye dönerek Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi'nde araştırma asistanı oldu.CHP araştırma bürosunun kuruluşunda yer alarak burada bir çok raporlar hazırladı.DP Döneminin muhalif yayınları Ulus, Kim ve Akis'te yazılar yazdı.27 Mayıs'tan sonra İnönü kontenjanından Temsilciler Meclisine girerek 61 Anayasası’nı hazırlayan komisyonda görev aldı.Ancak daha sonra bu görevinden ayrıldı.Türk-iş'te kısa bir süre çalıştıktan sonrada Yön dergisini çıkarmaya başladı(12)

Çalışmanın daha iyi anlaşılması için bu noktada Avcıoğlu'nun görüşlerini şekillendiren kaynaklara bakmak gerekir.İlk olarak 60'larda büyük etkisi olacak "azgelişmişlik" teorileri sayabiliriz. "Bağımsızlık Okulu"nun etkisinde gelişen azgelişmişlik kavramı, bağımlılaşma aşamalarının irdelenmesi ile bağımlılığı alt edecek devrim stratejisini iç içe kuramlaştırıyordu. Bu düşünce aynı zamanda azgelişmişliğin Batı'nın sömürüsün doğurduğu bir sonuç, dışsal bir oldu şeklindeki klasik

emperyalizmin anlayışını da paraleldir.İkinci olarak Şevket Süreyya'nın önceki bölümde aktardığımız düşünceleri yer alır.Avcıoğlu'nun tarihe ve Osmanlı'ya bakışında ise Niyazi Berkes'in etkisi görülür.Ayrıca "ATÜT benzeri toplum biçimlerinden kapitalist aşamayı atlayarak sosyalizme geçmenin mümkün olabileceğine söyleyen Yves Lacoste'nin çalışmaları da Avcıoğlu'nu etkilemiştir.1960 lı yıllarda Peru, Mısır, Libya'da yaşanan "ilerici" askeri ihtilaller diğer bir ilham

kaynağıdır.Özellikle Nasır ve Baas hareketlerini inceleme fırsatı bulmuştur.Bunun dışında 1950'lerde yaşadığı Fransa'da başbakan Pierre Mendes France'ın parlementoya karşı güçlü hükümetini savunan görüşlerini ve "insanlık tarihi sürecinin bütününü açıklayan tek yaklaşım" dediği Marksizmi sayabiliriz.

Peki Avcıoğlu'nun Yön ve Devrim dergisine yansıyan fikirleri neydi?

Avcıoğlu'nun Devrim'de yazdığı Türkiye üzerinde genel düşüncesi şu şekildeydi:"Türkiye azgelişmiş bir ülkedir, bu nedenle de işçi sınıfı hem sayıca azdır hem de bilinçsizdir.İçinde bulunduğu koşullar işçi sınıfının devrimci eyleme öncülük etmesini olanaksızlaştırmıştır.Oysa, Türkiye'de ara tabakaların, asker-sivil aydın zümrenin, kökeni tarihimizde bulunan devrimci bir geleneği vardır.Öncülük bu kesimlerdedir ve onlarda olmalıdır.Öte yandan solun seçim kazanma olasılığı yoktur, çünkü toplumumuz ters bir biçimde koşullandırılmıştır ve kapitalistlerin, ağaların, tefecilerin ördüğü bir ağ içinde tutsaktır.Parlementoda çoğunluğu sağlayarak iktidara geçmek sol için bir düştür.Olanaklı olsa bile , bu çok uzun bir süreyi gerektirir ki Türkiye'nin buna dayanma gücü yoktur.Ne var ki devrimci bir yönetim toplumdan yana olursa, toplum onu kendiliğinden destekleyecektir."

Burada görüldüğü gibi "Türkiye sosyalizmi" ara tabakaların öncülüğünde ancak geniş bir halk kitlesinin desteğiyle radikal bir biçimde kurulmalıydı.Ara tabakaların önderlik etmesinin temel gerekçesi Türkiye'de işçi sınıfının nicelik ve nitelik olarak yeteri kadar olgunlaşmamasıydı.Meseleyi daha iyi anlamak için Avcıoğlu'nun toplumsal sınıfları nasıl gördüğüne bir değinelim.

Avcıoğlu'na göre "işçi sınıfının sosyalist mücadelenin ön safında yer aldığı aşikardır.Dinamik, teşkilatlanması kolay ve durumu itibariyle ilerici bir sosyal gruptur.Yalnız yıllardır faşist baskı altında tutulan işçiler yeni yeni şuurlanmakta ve teşkilatlanmaktadır. Bu uyanışı hızlandırmak için her türlü gayret gösterilmelidir(...)Köylerden akarak büyük şehirlerdeki gecekondulara yığılan yüz binlerce insanın bugün köylerdeki şartlara nazaran iyi diye, sefalet şartlarında dahi hayatlarından hoşnut olmaları mümkündür.Ama, şehirde yetişen evlatlarının, kapitalist gelişmelerden umduğunu bulamayınca, yeni bir düzen aramaya yönelmeleri daha kuvvetli bir ihtimaldir.Şimdiden işçi sınıfında bu kıpırdanmalar başlamıştır.1963-7 döneminde grevin yüzde 80'inin çalışma şartları çok kötü olan özel sektörde patlak vermesi dikkat çekicidir."

Küçük burjuvazi veya ara tabakalar noktasında geldiğimizde ise Avcıoğlu, Türkiye'nin batıdan ayrılan bir yönünü belirtir.Batıda ara tabakalar önemli bir rol oynamamıştır.Bu yüzden hem batı sosyalistlerinin gözünde hem onların öğrencisi yerlilerde ara tabakalar ihmal edilmiştir.Oysa pratik yaşamda batılı emperyalistler aydın küçük burjuvaziyi önlerinde bir engel olarak görmekte ve etkisiz kılmaya çalışmaktadır.Bu noktada Türk sosyalistlerini uyaran Avcıoğlu ara tabakalar için şöyle yazar:"...hakim sınıfların nispeten zayıf olduğu toplumlarda, içinden çıktıkları sınıf ve tabakalarından bağımsızlaşmaktadırlar.Ara tabakalar politik sonucu tayin eden unsurdur.Bu büyük güçlerinin bilincine varmışlar ve bu bilinç onları bağımsız kılmıştır.Bu ara tabakalar toplumun ilerici kesimini temsil etmektedir.Çıkarları modernleşme ve hızlı kalkınmaktan geçmektedir.Toplum hayatında önemli rolleri dolayısıyla öncü bir rol oynamaya, kendilerini, özel çıkarlarının üstüne çıkmaya zorlayan tarihi bir misyona sahip saymak eğilimindedirler.Bu tabakalar, burjuvazi kalkınma çabasında başarısızlık gösterdiği ve kitlelerden gelen sosyal baskı arttığı ölçüde, kapitalist olmayan bir kalkınma yoluna yönelebilmektedirler(...)Eğer bugün emperyalizm-ağa-komprador ittifakı anayasayı tamamen rafa kaldıramıyor ve Türkiye'yi Güney Amerika ülkelerine benzetemiyorsa, bu proleteryanın değil, ara tabakaların direnişi sayesindedir..."(13)

Anlaşıldığı kadarıyla Avcıoğlu Türkiye’nin içinde bulunduğu geri kalmış düzenden eşitlikçi bir topluma derhal geçilmesinden yanadır.Bunu yaparken mevcut şartlar gereği liderliği ara tabakalar yapmak zorundadır.

TİP'lerin ara tabakaları konusunda getirdiği eleştirilere ise şu cevabı veriyor:"Küçük burjuva aydını denenlerin bir kısmı devrimcidir, bir kısmı tutucu bürokrattır.Yani bunların hepsini aynı şey olarak düşünmek yine tarihimizi ve bugünkü şartları aydınlatmak bakımından hatalıdır.Birçok sosyalist arkadaş bu ayrımları yapamıyor.Bu ayrımları yapamazsan ne Atatürk devrimlerini anlarsın ne de bugün hangi kesimde sol fikrin varlık gösterdiğini anlayabilirsin(...)halk-bürokrat diye sosyalizmde olmayan ayrımları bilimsel saymıyorum ve tehlikeli buluyorum...yani bir cins aydın düşmanlığı yapmak gibi.İşte aydınlar şöyle kaypaktır şöyle kötüdür vs gibi şeyler işçilere, sendikacılara hitaben yapıldı bunlar.Tabii onlarda zaten az çok vardır aydın düşmanlığı.Halbuki bir sosyaliste düşen, ki aydınlar her harekette önemli bir rol oynarlar, işçiler ile aydını kaynaştırmaktır.İşçinin içinden de aydınları yetiştirmeğe çalışmaktır(...)Benim bütün çatışmam bu yüzden çıkmıştır."(14)

Meseleye birde ordunun durumunu yerleştirmek gerekir.Avcıoğlu ordunun devrimdeki rolü için ne düşünüyordu? Avcıoğlu'nun bu konudaki düşüncesinin şekillenmesinde Türk tarihinde ordunun oynadığı ilerici rolün yanı sıra Nasır hareketinin de etkili olduğunu söylemiştik.Avcıoğlu ordu her ne kadar Nato'ya bağlı olsa da 27 Mayıs'tan yola çıkarak devrimci bir rol üstlenebileceğini düşünmüştü.Bunda çok da haksız değildi.Zira Nazım Hikmet'in "Donanma davası"nda yargılanmasında görüldüğü gibi orduda hep bir solcu yada devrimci akım oluyordu.Ancak yine tarihin gösterdiği gibi bu akımlar ancak emir-komuta zincirinin dışına çıktıklarında etkili olabiliyordu.Aksi halde 12 Mart ve 12 Eylül'de olduğu gibi faşist yönetimler iktidara geliyordu.

Doğan Avcıoğlu'na asker konusunda ciddi eleştiriler geliyordu.Avcıoğlu'nun bunlara cevabı şu şekildeydi:"Bazı ilerici aydınlar, ordumuzu batı ordularından ayıran bu temel farkı görmemekte ısrar etmektedir.Buna sebep, batıdan aktarma düşünceler olsa gerekir....Ordunun mutlaka faşizm ileri getireceğini ileri sürenler, her şeyden önce Nasır denemesini aydınlığa çıkarmalıdır....Nasır feodaliteyi ve burjuvaziyi siyasi ve iktisadi bir güç olarak tasfiye etmiş, bunların yerine işçi ve

köylülere dayanma zaruriyetini duymuştur.Başkan Nasır'ın açıkladığı program oldukça ilerici bir sosyalist programdır.Bu değişikliği nasıl izah etmeli?Ordu ve faşizm kelimelerini aynı anlamda kullanmaya teşne görünenler, herşeyden önce bu soruyu cevaplandırmalıdır."(15)

2000'li yıllara geldiğimizde Avcıoğlu'nun bu konuda yanıldığını söyleyebiliyoruz. Evet askerler tarihimiz boyunca devrimci ve ilerici bir rol oynamıştır ancak soğuk savaş döneminde batılı devletlerle girilen işbirliği ortamında askerlerin bu vasfını kaybettikleri ortadadır.Ayrıca iktidara gelseler bile toplumsal bir tabana oturamayacakları için köklü bir değişikliğe imza atamamaktadırlar.Bunun yerine egemen sınıflarla uzlaşıp emekçi kesimleri ezdikleri iki askeri darbede görülmüştür.

Avcıoğlu'nun askerlerden medet ummasının altında solun demokratik yollarla iktidara gelemeyeceğine olan inancı önemli bir rol oynamıştır.Aslında sol cenahta TİP'çiler dışında hemen herkes "Filipin tarzı" demokrasiye inancını az çok kaybetmişlerdi.Avcıoğlu yarı-feodal bir toplumda genel oyun ters etkileri olduğundan bahsediyordu:"..prekapitalist bir düzenin kalıntılarını taşıyan bir toplumsal yapıda genel oy, ağa, bey, şeyh, tefeci vs. gibi hakim sınıfları tasfiye edecek yerde, onları güçlendirmiştir.Parti örgütlerine bu sınıflar ve temsilcileri hakim olmuştur.Çoğu bağımlı durumda olan kütlelerin oylarını, bazı ufak tavizlere din istismarcılığı da eklenince, prekapitalist düzenden miras kalan hakim sınıfların toplanması güç olmamıştır.Genel oy, böylece ilericiliğin değil, muhafazakarlığın aracı haline gelmiştir.Yalnız Türkiye'de değil, feodal ilişkilerin damgasını taşıyan Güney Amerika'da ve daha birçok ülkede, kütlelerin bağımlı durumu dolayısıyla, genel oy, tarihi rolünü çoktan tamamlamış, geleneksel hakim sınıfların egemenliğini perçinlemiştir...."(16)

MDD'ci Mihri Belli'de aynı kanıdadır:"...bu öyle bir taban ki bütün feodal üstyapının gelişmesine elverişli.Tarikatçılık, Nurculuk, Süleymancılık, tekkecilik ve buna benzer akımlara gayet elverişli.Bunun sonucu olarak da bu gerici parlementarizm feodal üstyapı kurumlarının desteğini sağlamadan seçim kazanamaz.Türkiye'de bilmem falan bölgede nakşibendi tekkesinin şeyhinin desteği olmadan seçim kazanılamaz.Doğrudan doğruya siyasi iktidarın kimde olacağını, kime

geçeceğini tayin eden bir güç bu..."(17)

SONUÇ OLARAK ASLAN SOSYAL DEMOKRATLAR

Artık sonuca geliyoruz.Hem Kadro hem de Yön dergilerinde yazan aydınların düşüncelerini Şevket Süreyya ve Doğan Avcıoğlu ekseninde incelemeye çalıştık.Genel olarak baktığımızda elimizde geri kalmış yarı feodal toplumun okumuş yazmış birkaç aydınını görmekteyiz.Dünyayı inceleme şansı bulan bu "uyanmış" adamlar ülkelerini ve halklarını mevcut geri düzenden çıkarmayı bir aydın sorumluluğu çerçevesinde üstlenmektedir.Burada işleri oldukça zordur.Bir yandan emperyalist güçler, bir yandan onların yerli işbirlikçileri, bir yandan da feodal düzenin kalıntıları...Bunların sömürüsü arasına sıkışmış geniş kitleler nasıl "acil bir biçimde" uyandırılabilirdi yada kurtulabilirdi?Aydınları yıllarca bu sorunun cevabını aradı ve çözümlerini eyleme aktarmaya çalıştı.

Bu noktada izleyecekleri bir yol haritası yoktu.Mecburen dünya konjüktüründe bir sentez oluşturup kendi "üçüncü yolları"nı aramaya çalıştılar.Halk ve aydınlar arasındaki köprü bir türlü tam olarak kurulamadığı için aydın küçük burjuvazi toplumsal bir temele dayanmadan kitlelerden bağımsız düşündükleri bir devlet yoluyla yada geniş millici kesimlerin koalisyonuyla harekete geçmeye çalıştı.Ancak hem dış şartlar hem de toplumu çevreleyen ortam bu girişimlere müsaade vermedi.

Sonuçta elde sadece gelecek nesillerin faydalanacağı bir deneyim oluştu.

Sol Kemalizm 70'den itibaren işte bu deneyimden yararlanarak yeni bir rotaya girdi.Artık ne Kadro ne de Yön vardı.Devrimcilik çağı şimdilik kapanmıştı.Artık parlementer düzen içinde mücadele edilecekti.Özellikle Karaoğlan CHP'sinin başarısı yeni bir umut kaynağı olmuştu.

Bundan sonra görüyoruz ki solcu ve Atatürkçü hareket Cumhuriyet gazetesi yazarları tarafından "sosyal demokrasi" çerçevesinde yürütülmüştür.12 Eylül'e karşı olan en aktif muhalefet gruplarından biri Cumhuriyet Gazetesi olacak bu yüzden kapatılmaktan kurtulamayacaktı.Özal'ın alaturka liberalizm döneminin yolsuzluklarına, 12 Eylül demokratik düzeni bozucu kurallarına ve devlet içindeki çetelere karşı yıllar boyu süren bir mücadele cumhuriyet yazarları tarafından verilecektir.Burada özellikle Uğur Mumcu'nun ön plana çıktığını görüyoruz.Ancak rejim bu direnişe sessiz kalmayacak ve sol Kemalizm’in önemli düşünürleri bir bir faili meçhul cinayetlere kurban edilecektir.Önder aydınların boşluğunda, 12 Eylül'ün tahribatı altında, Sovyetlerin çöküşünü takiben ideolojilerin derin yer almasıyla beraber kitleler adeta öğretmensiz kalacak ve sol kemalist çevreler bir kimlik bunalımı sürecine girecektir.İçinde bulunduğumuz bu yıllarda bu kimlik bunalımını aştığını söylemek bir yana kronikleştiğini görüyoruz.Bu noktada ne yapılması sorusu akla gelecektir?Sanırım tavır belirlemeden önce toplumun 2000'li yıllardaki yapısını incelemek, geçmiş deneyimlerden dersler çıkarmak ve dünyayı yakından takip etmek gerekir.Yaşar Kemal'in dediği gibi çıkış yolunu tespit etmek için öncelikle "bu toplumun nasıl yoğurt yediğini bilmek" gerekiyor.

Yazımıza burada son verirken bizlere bugün de yol gösteren bu vatansever aydınları saygıyla anıyoruz....

Kaynaklar:

1- Mustafa Türkeş; Kadro Hareketi; İmge Kitabevi Yayınları

2- Türkeş;age

3- Stefanos Yerasimos; Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye CİLT III; Belge Yayınları

4- Yerasimos;age

5- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce CİLT II Kemalizm;İletişim Yayınları

6- Kemalizm;age

7- Kemalizm;age

8- İlhan Tekeli - Selim İlkin;Uygulamaya Geçerken Türkiye’de Devletçiliğin Oluşumu;ODTÜ yayınları

9- Tekeli-İlkin;age

10-Tekeli-İlkin;age

11-Tekeli-İlkin;age

12- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce CİLT II Kemalizm;İletişim Yayınları

13- Kemalizm;age

14- Kemalizm;age

15- Kemalizm;age

16- Kemalizm;age

17- Kemalizm;age

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 861
Kayıt tarihi
: 17.05.08
 
 

Ttarihi seven bir matematik öğretmeni. İlk olarak makine mühendisi olmaya kalktım. Ama sonradan a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster