Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '12

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
259
 

Sol ve sağ kavramları, terör ve şiddet üzerine bir değerlendirme

Sol derken genelde marksist temelli sol kast edilir. Hedefe ulaşmak için silahlı devrimi meşru sayan ve proleterya diktatörlüğünden başlayarak sonunda otoriter ve totaliter bir rejim kurmak isteyen sol. Tabii bu anlayışın zamanla demokratik hedefler doğrultusunda ve silahsız olarak belli bir sosyal adalet hedefine ulaşmayı amaçlayan sosyal demokrasiye doğru evrilen yönü var ve bunu ben de olumlu buluyorum ama ne yazık ki onların içerisinde bile herhalde eylemci geçmişe duyulan özlemden olacak silahlı mücadeleye sempati besleyenlerin çıkması bana çok manidar geliyor. PKK'yı muhatap alıp, müzakere edilmesini savunanların içerisinde bunlardan mebzul miktarda var zaten.

Ama solu tarihi çıkış sürecinden esas alırsak eğer o zaman Fransız İhtilali öncesine kadar gitmek lazım. Etats Généreaux dönemine. Yani aristokrat ve feodallerin kralın sağ tarafına, burjuva, işçi ve köylülerin ise sol tarafına oturduğu döneme. Bu dönemin sonunda burjuvalar ihtilal yapıp kralı devirdi ve o dönemin solcuları bu burjuvalar sayılıyordu. Ama bugün kast edilen sol herhalde burjuvalar değil. Daha sonra burjuvaların iktidarı devirip tamamen terör estirmesinden sonra devrimci ideolojilerin eleştirildiği bir dönem başladı ve İngiliz düşünür Edmund Burke’ın formüle ettiği bir muhafazakar ideoloji gündeme geldi. Günümüzdeki merkez sağın temeli olan bu ideolojiye göre; mevcut rejimlerin silahlı devrim yoluyla yıkılıp yerine toplumu baştan aşağı bir devrim ideolojisi yönünde mobilize ederek değiştirmenin beraberinde çok ciddi siyasi ve sosyal sorunları getireceği ve bunun en önemli örneğinin Fransız ihtilali olduğu savunuluyordu.

Toplumsal ve sınıfsal taleplerin dikkate alınması gerektiğini ve bazı açılardan değişimin zaten kaçınılmaz olduğunu ama bu değişimin herşeyi sıfırlayıcı bir devrimci ideoloji çerçevesinde ve kerameti kendinden menkul bir üst akıl yaratılarak toplumu mobilize ederek gerçekleştirmek yerine, tarihi devamlılığı sağlayarak ve kurumsal bütünlüğü muhafaza ederek yapmanın daha etkin olduğunu savunur ve örnek olarak İngiliz modernleşmesini verir. Fransız ihtilalinin yarattığı terör ortamının sonunda Napolyon diktatörlüğünü getirmesi, cumhuriyetin beş kez kurulmak zorunda kalması da işte hep bu devrimci siyasetin toplumu kamplaştırıcı yöne kaymasının eseri olarak görülür. İngilizlerin ise hiç böyle çalkantılara girmeden hem kurumsal yapısının parlamenter demokrasi ile kombine bir şekilde devamını sağladığı hem de sınıfsal taleplerin siyasi anlamda temsil imkanı bulduğu bir ortama kapı açmalarını ise devrimci bir yönelişe girmeden de bir modernleşme yaratılabileceğinin bir sembolü olarak sunarlar. Görüldüğü gibi sağ ideolojilerin çıkışı sosyal demokrasi ya da sosyal adalet yanlılarına değil, devrimci burjuvaya karşı duyulan bir tepkiye dayanır. Gelelim daha bizim anladığımız sol kavramına. Bu noktada Fransız İhtilalini yapan burjuva sınıfını çıkarıp yerine işçi ve köylü sınıfını koyduğumuzda aynı süreçlerin birebir yaşandığı görülecektir. Burada da aynı şekilde Batı Avrupa’da yine bazı sert mücadelelerden sonra bir takım yumuşak  geçişler yapılarak haklar sağlanırken Rusya ve Çin gibi ülkelerde devrim yoluyla yapılmıştır. Hangi ülkelerde işçi ve köylülerin ne kadar hakka sahip olduğunu artık burada karşılaştırmanın bir anlamı yoktur diye düşünüyorum. Sonuçta batı Avrupa ülkelerinde muhafazakar ideoloji biraz liberalizme, marksizm ve onun temeline sahip sosyalizm de demokratik araçları kabul etmek suretiyle sosyal demokrasiye doğru evrilerek ortak bir zemin buldular nihayetinde. Devrimci ideoloji de ısrar edenlerin sonucu ise Fransız İhtilali, Sovyet Devrimi ve Çin devriminde ölen milyonlarca kişi oldu.

Tabii ben burada mevcut anlamıyla merkez sağ ve sol kavramların evrilişini anlattım. Bu evrilişte silahlı totaliter bir anlayışa kayan sağ ideolojiler yok mu tabii ki var. Faşizm ve nazizm gibi. Onlarda tüm siyasi literatürde komünizm ile beraber totaliter rejimler başlığı altında yer alırlar ve komünizmin getirdiği ölümler gibi aynı ölçüde lanetlenmesi gereken katliamlara imza atmışlardır. Ancak ben yazımın başında sola silahlı devrimle iç içe eleştirisi getirirken, günümüzdeki sağ ve sol anlayışın tarihi arka planına bakarak yaptığım kıyaslamadan hareket ettim. Mevcut merkez sağ anlayışın çıkış noktası olan muhafazakar ideoloji hiçbir şekilde silahlı eylemi savunmazken, merkez solun çıkış noktası olan marksizm doğrudan silahlı devrimi ve terörü savunur. Muhafazakar ideoloji toplumsal değer yargılarının savunulmasının ancak özgür bir ortamda mümkün olabileceğinin idraki içersinde liberal ideoloji ile bir temas kurarken, marksizm özgürlüğü sadece işçi sınıfının bilinçlenmesiyle sınırlı görmüş, sonra politik uygulama örnekleri olan komünist ve sosyalist rejimlerde sadece teşebbüs ve mülkiyet özgürlüğü değil, en temel insan hakları olan düşünce, din ve vicdan, hatta ve hatta seyahat özgürlüğü bile ortadan kaldırılmıştır. Günümüz devrimcilerinin miti Castro’nun ülkesi Küba’da seyahat özgürlüğünün yeni yeni verilmeye başlanacağının hala tartışılıyor olması ise hazin bir tablo olarak karşımızda durmaktadır.

Kim tarafından savunulursa savunulsun özgürlük, eşitlik, sosyal adalet, huzur ve barış önemli kavramlardır ve bunun temini başta devlet olmak üzere toplumun tüm üst ve alt yapılarının görevidir. O yüzden ister siyasi ister sosyal talepler devletin yöneticileri tarafından dikkate alınmalı ve her sınıfın zümrenin, grubun, düşüncenin özgür bir şekilde hayat bulduğu zemin yaratılmalıdır. Herhangi bir sınıfın, dinin, mezhebin, zümrenin diğeri üzerinde tahakküm kurmadığı, çatışma yerine dayanışmanın hakim olduğu bir anlayışa sahip bir zemin. Atatürk’ün halkçılık ilkesinde olduğu gibi. Benim şahsi düşüncem de biraz bu yöndedir tabii farklılıkların biraz daha ifade edilebildiği bir ortamla beraber. Örneğin karşılaştırmalı siyasi sistemler dersinde yer alan parlamenter sistem, başkanlık sistemi gibi konularda sistemin işleyişini sağlayıcı çok temel bir mekanizma vardır: “Karşılıklı denge ve kontrol.” Ben de toplumsal katmanlar arası ilişkilere hep bu mekanizma üzerinden bakarım. Nasıl işçi sınıfının devrim yapıp yönetime el koyarak ülke üzerinde tahakküm kurmasına karşıysam, zenginlerin de işçi haklarını sömürmesine, sosyal adaletin toplumsal barışı zedeleycek şekilde aşınmasına da karşıyım. O yüzden birbirleri üzerinde baskı kurabilecek din, ırk, mezhep, sınıf ve zümre farklılıklarının böyle bir denge ve kontrol mekanizmasıyla birarada yaşayabilmesi mümkündür ve zaten evrensel demokratik standartlar da bu minval üzerinden yürür.

O zaman bu noktadan alarak gelelim hakların verilmediği durumlarda silahlı mücadelenin meşruiyetine. Edmund Burke Fransız devrimcilerini eleştirirken bir yandan Fransa Kralı’nı da eleştirir aslında. Siyasi taleplere direnmeseydi başına bu iş gelmezdi diye. Orada da yine İngiltere örneğini verir ve burjuvalaşan aristokrasinin burjuvaların siyasi taleplerine daha sıcak bakmaya başladığını ve böylelikle demokratik geçişin daha kolay gerçekleştiğini söyler. O yüzden çok derin çalkantılara sebep olmadan taleplerin yerine getirilmesi yine devletin sorumluluğundadır. Peki bu taleplerin yerine getirilmemesi şiddeti meşru kılar mı? Bu çok çetrefilli bir konu aslında ama geride kalmış bir tartışma. Demokratik süreçlerin geldiği noktada bunun güncelliğini yitirmiş bir argüman olduğunu iddia etmem de bu yüzden. Hangi sistem olursa olsun demokratik bir rejimde “oyunun kuralları” diye bir kavram vardır. Bu kurallar ihlal edilmediği sürece yapılan her türlü iktidar mücadelesi meşru sayılır. Bu kurallar da hukuk devleti ilkeleri ve yerleşik teamüllerdir. Bunların ihlal edildiği bir ortamda müteakip eylemlerin meşruiyetinin sorgulanmasının pek bir anlamı yoktur. Oyunun kuralları bozulmuştur bir kere. Askeri darbelere, toplumsal çatışmalara hep bu pencereden bakarım. O yüzden o soruyu sürekli olarak soruyorum.

T.C; PKK’nın asker- sivil, kadın, yaşlı çoluk çocuk demeden insan katletmesini meşru kılacak ne gibi bir hak ihlali yapmış ve oyunun kurallarının bozulmasına sebep olmuştur. Evet Kürt meselesiyle ilgili bazı eleştirilmesi gereken adımları olmuştur ama bunların hangisi yukarıdakı caniliği meşru kılar. Balkan savaşı sonunda Bulgaristan’da kalan Türk azınlığın uluslararası ve ikili antlaşmalar aracılığı ile güvence altına alınan hakları Komünist Jivkov döneminde çocukların isimlerinin değiştirilmesinden, toplama kamplarına ve oradan sürgünlere, ölümlere kadar varan ihlallerle ortadan kaldırılırken eline silah almamış, Türkiye’nin de yardımıyla hem iç hem de uluslar arası hukukun tüm imkanlarını kullanarak haklarının peşinde koşan Türk topluluğu örneği karşısında eli silahlı kanlı PKK örgütü kendisine nasıl bir izah buluyor acaba. (Bulgaristan’daki Türklerle ilgili benim görüşlerimin yanısıra konu ile ilgili uzmanların görüşlerinin ve ülkedeki Türklerin siyasi temsilcilerinin yer aldığı HÖH’ün önde gelen yetkililerin ifadelerinin yer aldığı 17.10.2011 tarihli “Hak ve Özgürlükler Hareketi” başlıklı yazımı facebook’un notlar bölümünde bulabilirsiniz. Tabii bu hakların elde edilmesinde komünüzmin yıkılmasının getirdiği uluslar arası ortam ve konjoktür ile Bulgaristan’ın daha fazla batıya entegre olma isteğinin de etkili olduğunu ifade etmekte yarar var. Bulgaristan’ın bu meziyeti sergilemesinde komünizmden kurtulmasının etkisi olduğunu da söylemeden geçmeyelim tabii.)

Netice itibariyle eksikleri de olsa demokratik bir ortamda, hak aramanın türlü şekilleri var. Bunlar tüketilmeden ve orantısız bir şekilde tepki vermenin herhangi bir meşruiyetinin olmadığı kuşkusuzdur. İnsanların kitlelerin hak peşinde koşması normaldir ama bunu yaparken en birinci temel insan hakkı olan yaşam hakkının ortadan kaldırılmasının ne sınıfsal, ne etnik ne de dinsel mücadelede bir kabul görecek yanı yoktur. Bu PKK mücadelesi için de böyledir. 12 Eylül’den önce Anayasal düzeni yıkıp yerine marksist leninist düzen kuracağım diye ortaya çıkıp genç yaşlı demeden sivilleri, devlet görevlilerini katleden silahlı örgütler, Fransız, Rus ve Çin devrimcileri için de böyledir. Aynı soruyu hepsi için bir daha soralım: “Bu kadar katliamlara girilmesini meşru kılacak ne gibi bir hak ihlali yapılmıştır?” O açıkça söylensin, sol ve sağ kavramlarının değerlendirmesine kaldığımız yerden devam edelim.

 GİRAY ERGİN

Veli Özdemir bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ellerinize saglik. Kaleminize kuvvet! Artik dusunen, saglikli fikir uretebilen, bulundugu nokatadan hareketle kiyaslama kaabiliyeti yapabilecek insanlar kalmadi zannetmistim... Yazilarinizin devamini dilerim. Slm ve saygilarimla. V.Özdemir/Norvec

Veli Özdemir 
 15.01.2013 8:01
Cevap :
Değerlendirmeniz için çok teşekkür ederim. Elimizden geldiğince bir katkıda bulunmaya çalışıyoruz fikir dünyamıza. Bundan sonra da yeri geldikçe görüş ve analizlerimi paylaşacağımdan emin olabilirsiniz. Esenlikler dilerim.  15.01.2013 12:18
 

Siyasal kavramlar konusunda çok donanımlı olduğunuz anlaşılıyor ve bu nedenle de Milliyet Blog camiasına gelmiş olmanızı bir kazanım olarak değerlendiriyorum. Blogunuzu ilgiliyle okudum ve yararlandım. Düşünce biçimlerimiz arasında büyük farklılıkların olmadığını görüyorum. Ancak ne var farklı bakış açılarından bakmanın da çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Vaktiniz olur da 3 sene önce yazdığım "Sosyalizm sol'un afyonudur" başlıklı blogumu okursanız sevinirim. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 12.01.2013 13:30
Cevap :
Değerlendirmeniz için teşekkür ederim Mustafa Bey. Bahsettiğiniz yazınızı buldum. Uygun bir zamanımda okuyup, ben de kendi değerlendirmemi ayrıca paylaşacağım. Kolay gelsin.  12.01.2013 14:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 539
Kayıt tarihi
: 11.07.12
 
 

Giray Ergin 1972 yılında Ankara'da doğdu. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bil..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster