Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
683
 

Solun resmi ideolojiye eklemlenme sürecinde son adım; ulusalcılık

Solun resmi ideolojiye eklemlenme sürecinde son adım; ulusalcılık
 

Solun Kürtler ve Kürt sorunu algısındaki değişimi incelemeye devam ediyorum.

Bir önceki yazımda değinmeye çalıştığım üzere, Türkiye’de solun gelişmeler karşısında aldığı pozisyonu belirleyen şey, daha çok o an devletle kurduğu ilişki düzeyi oldu.

(Ara not; yazım boyunca kullanacağım Türk solu vurgusu ağırlıklı olarak muğlak bir tanıma karşılık geliyor. Ama bir önceki yazımda da belirttiğim gibi 80 sonrasında solu temsil eden damar daha çok SHP-CHP çizgisidir. Tanım ağırlıklı olarak bu noktaya tekabül eder. Ama bahsedeceğim gelişme solun nerdeyse her kesiminde -Atatürkçüsünden Komünistine- bir şekilde etkisini göstermiştir)

Türkiye’de solun geniş bir kesimi, devletin kuruluş ilkelerini her zaman sahiplendi. Kemalizmi, geçerli olduğu tarihsel dönem adına ilerici bir adım olarak değerlendirdi. Elbette ona atfedilen değer, solun farklı kesimlerinde değişim gösterdi. Kimisi bu ileri adımı nihai bir nokta olarak görürken, kimisi daha da öte adımlara öncülük eden bir aşama olarak değerlendirdi. Bu nedenle rejime yönelik, tarihin geri noktalarından beslenen tehditlerde, düzenin bu ilerici yönünün yanında yer aldılar. Bu çok basitçe anlaşılacağı üzere, İslamcı kesimden kaynaklanan her adımda, her tehditte, Türk solu genellikle devletin zihniyeti ile paralel bir konum aldı. Yani sol, bu durumlarda Kemalizm kanalı üzerinden devlet ideolojisinin sularında gezindi.

Bunda elbette haklı olunan noktalar vardı. Çünkü Kemalist bir doktrin üzerine inşa edilen modern devletin, gerici bir akım tarafından yıkılması, atılacak bir sonraki adımı da tehlikeye düşürecekti. Ya da en basitinden, kendisini solcu ve ilerici olarak tanımlayan kesimler için bu durum, aynı zamanda bir varlık ve yokluk meselesiydi.

Ancak Kürt sorunu böyle bir sorun değildi. Hatta Kürt sorunu özellikle sosyalist sol açısından, Kemalizm’le en ciddi kopuşun yaşandığı noktaydı. Bunu yaratan iki gerekçe vardı. İlki, sol fikriyatın yapı taşlarından olan, zenginin karşısında, yoksulun yanında olmayı sağlayan vicdan olgusunun kendisiydi. Ortada mağdur, ezilmiş ve yok sayılmış bir halk vardı. Sol bir fikrin ve zihniyetin bunu görmemesi mümkün değildi. Yani öncelikle ilkesel olarak sol, Kürt meselesinde Kemalizmden ayrılmak zorundaydı. Çünkü ilerici yönü bir yana, Kemalizm (aslen bir doktrin, döneme cevap veren bir reçete, ancak zamanla katı, değişmez ve sorgulanamaz bir ideolojiye dönüştü) bir devlet ideolojisiydi ve Kürt sorunu bu ideolojinin pratiğinden türemişti. Ve süreç içinde de sorunu çözmek adına hiçbir çaba göstermemişti.

Diğer gerekçe ise daha pragmatist bir gerekçeydi. Öncelikle Kürt toplumu bakir bir toplumdu. İşçi sınıfının yeterince oluşmadığı bir ülkede, mağdur bir halk, üzerinde sol bir hareket örgütlemek için ideal bir olanaktı. Kürtler köylüydü, açtı ve onuru zedelenmişti. Bu nedenle düzenle doğrudan sorunları olan bir toplumdu.

1990’ların ortasında sol camiada yaşanan dalgalanma, Kemalizm’in iki farklı noktada sıkışması ile yaşandı. Devletin iki geleneksel düşmanı (aslında üç geleneksel düşmanı vardır; İslamcılar, Kürtler ve solcular. Ama solcular dönemsel olarak tehdit olmaktan çıkmıştı) tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar baş ağrıtmaya başlamıştı. PKK terörü her çabaya karşın alt edilemiyor, giderek kurumsallaşıyor, yapısallaşıyor ve hatta uluslararası bir hâl alıyordu. Devlet bu gelişmeye karşı güvenlik yöntemleri dışında bir çare üretmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Çünkü farklı bir adım 80 yıllık iddiadan ve inkâr politikasından vazgeçmek anlamına gelecekti. Ayrıca ülkede gerçek iktidara sahip “çekiç” sahipleri, sorunu hala “çivi” olarak görmekten vazgeçmiyorlardı, vazgeçme şansları da yoktu. Çünkü bu bakış açısı, mesleklerinin gereğiydi.

Dönün noktası, Refah Partisinin 1994 yerel seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere toplam 15 büyükşehir belediyesinden 6’sını kazanması oldu. Seçimde Refah Partisi %19 oranında oy almıştı ve bu rakam Cumhuriyet tarihinde kendisini inanç kimliği ile tanımlayan partinin aldığı en yüksek oydu. Sol camiada ilk panik havası bu anda yaşandı.

İkinci şok, ertesi sene gerçekleşen genel seçimlerde yaşandı. Refah Partisi bu kez, %21’in üzerinde oy alarak birinci parti olmuştu. Parti 1996 yılında da, DYP ile koalisyon hükümeti kurarak iktidar olmayı başardı. Elbette Cumhuriyetin oluşturduğu modernist sürecin neticesinde var olan (sol düşüncenin kendisi değil, sol düşüncenin öznesi olan bireyler) sol camia, tüm bu gelişmeleri büyük bir tedirginlik ve zaman zaman panik halinde takip ediyordu.

Bir yandan (aslında giderek şiddet yönü azalsa da, sesi ve etki gücü artan) PKK terörü, diğer yandan hızla gelişen ve geçici olmadığı izlenimi veren siyasal İslam, sol camianın giderek, devlete, devleti en fazla temsil eden kurumlara yanaşmasına neden oldu. Çünkü iyi kötü Cumhuriyet bu kesime yaşam olanağı verirken, giderek artan Kürt kökenli şiddet ile siyasal İslam’ın yaşam alanlarını daraltacağı kaygısı artmaya başlamıştı. Elbette bu kaygı tek taraflı gelişmiyordu. Devletin içinde bu kaygıyı besleyen ve hortlamasını talep eden etkinlikler, özellikle medya düzenekleri eksik olmuyordu.

Bu ruh halini esas besleyen unsur ise, solun çok uzun zamandır kendisini, örgütsüz, güçsüz, amaçsız ve umutsuz hissetmesiydi. Kendi politikaları ve ilkelerini hayata geçirme şansının, dolayısı ile özne olma olasılığının olmadığını gören sol camia için en tanıdık kapı Kemalizm olmuştu. Yalçın Küçük’ün dediği gibi, sol camia için Kemalizm geriye doğru atılacak son noktaydı ve savunma hattının en güçlü olunacak noktada kurulması ilkesi gereğince çoğu kişi için mantıklı bir tercihti.

Ancak bu noktanın içerdiği sorun ne yazık ki fark edilmedi. Çünkü tehdit olarak algılanan Kürt sorunu ve Siyasal İslam meselesinin kaynağı da, durulması önerilen noktanın kendisiydi. Yani sorunu sönümlendirmek için tercih edilen noktanın, sorunların kıvılcımının atıldığı nokta olması, solun belli bir kısmını çıkmaz bir sokağa soktu. Bu nedenle gerek Kürt sorununda, gerekse de inanç kimliğinin siyasallaşması konusunda Türk solunun alternatif bir politika ve söylem geliştirme şansı kalmadı. Çünkü ülkede, üzerinde durulan noktanın sahibi belliydi ve tarihi boyunca tüm bu konularda kimseye söz hakkı vermemişti. Bu nedenle ulusalcı solcuların söyleyebildikleri, askerin söylediklerini tekrar etmekten, biraz daha edebi, biraz daha sivil bir tonda tekrarlamaktan öteye geçemedi.

28 Şubat sürecinde, solun geniş bir kesimi devletin resmi ideolojisine eklemlenme sürecinin ilk ayağını tamamladı. Özellikle Susurluk süreci neticesinde devletin içindeki kötü adamların da temizlenmesi, bu kenetlenmenin daha huzurlu gerçekleşmesini sağladı.

2001 yılında kabusun geri dönüşü (AKP’nin hem de tek başına iktidarı), devletle sol camia arasında ikinci kenetlenme aşamasına geçişi sağladı.

Devletin silahlı bürokrasisi, 28 Şubat sürecinde yalnızca siyaset sahnesinin değil, toplumun da biçimlendirilmesini hedeflemişti. Bu biçimlendirme, düzene yönelik tehditlerde, düzenin korunması ve yeniden dizayn edilmesi noktasında toplumun aydın ve ilerici kesimlerine de ciddi görevler yüklüyordu. Bu elbette toplumun ilerici ve aydın kesimlerinin, geçmiş dönemlerde olduğu gibi oyunbozanlık yapmadan devletin söylemlerini sahiplenmesi ile mümkün olabilecek bir şeydi. Ve bu maksatla, bu sıfatı taşıyan toplum kesimine, rahat uyum sağlayabileceği (özellikle anti emperyalizm vurgulu ve her sorunun kökenini ona atfeden, düzeni ise anti-emperyalist bir role sokan bir söylem) bir teori imal etmek zor olmadı. 1970'lerin başından sonra bir kez daha bürokrasi ile elele verip iktidarı ele geçirme olasılığının kokusunu alan Perinçek bu teoriyi üretme işinin taşeronluğunu üstlenmekte gecikmedi. Ardından kokuyu alan nice insan, tüm kafa karışıklıkları ve komplo teorileri ile sürece dahil oldu. Bu nihai eklemlenme sürecinin adı da "ulusalcılık" oldu.

Ve bu şekli ile Türk solunda, Kürt sorunu elbette 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerde ele alındığı şekli ile mağdur edilen ve ezilen bir toplumun sorunlarını ele almak noktasından kayıp, emperyalistlere uşaklık eden bir halktan nefret etme düzeyine ilerledi. Çünkü düzenin kendisi, yok sayılan, inkar edilen ama olmadığını bir türlü kabullenmeyen Kürtlerden nefret ediyordu.

Yazımda aktarmaya çalıştığım süreçten de anlaşılacağı üzere, elbette bu noktaya ulaşılmasına neden olan şey, sol politikanın kendi ilke ve dinamikleri değildi. Neden, solun yitirdiği dinamiği başka bir noktada araması ve güç uğruna kendi ilkelerini feda etmesiydi. Yani sol, kendisini var eden akıl ve vicdan sularını terk ettiği noktada, sağ politikanın köşe taşları olan “kutsal”, “düşman”, “nefret” ve “yok etme” sığlığına saplandı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben çok iyi anlayamadım, zamanınızı almayacaksa, birkaç sorum olacak. Söylediklerinize bir yere kadar katıldım.Yalnız yeni sorular belirdi kafamda. Peki sağ ne o zaman? Sağ diye birşey yok, sol ve türevleri mi var? Yani dincisi de, milliyetçisi de, devletçisi de, özgürlükçüsü de, ihtilalcisi de, ulusalcısı ve liberali de solcu olacaksa, sağcı kim? Ve neden CHP ye sol bir parti değil artık diyoruz? O da, hala sol o zaman.Teşekkür ederim. Sevgilerimle.

SINIR 
 14.10.2009 11:15
Cevap :
:-) Bu sorular çok zor. Ama daha kötüsü cevaplarını 1000 basımlık yorum cevabında vermek zorunda kalmam. Öncelikle şunu tekrar edeyim, siyaset sağ ve sol dolarak bıçakla ortadan kesilecek birşey değil. Ortak kümeleri düşünce dünyalarının sergilendiği bir zemin, siyaset dünyası. 20. yüzyıl bu konuda daha kolay bir yüzyıldı. Sınıf kavramı herşeyi belirliyordu. Patron sermayenin iktidarını isterdi, işçi de emekçinin. (Gerçi bizde böyle bir bölünme hiç olmadı) Oysa bugün insanları ayıran tek şey sınıfları değil. Artık Alevi olmak da bir ayrım, çevreci olmak da. Örneğin başı örtülü bir kızın üniversiteye özgürce girmesini istemek sağcılık mıdır solculuk mu? "Biz şiddeti reddediyoruz ama Kürt kimliğimizi sahiplenerek ve bu vurguyu öne çıkararak legal ve barışcı siyaset yapmak istiyoruz" diyen bir Kürte destek olmak da ilginç bir durum. İlkinde bir inançlıya ,ikincisinde bir milliyetçiye destek vermiş oluyoruz aslında. Sağcı bence, kendi sahip olduğu hakkı, başkalarına tanımayan kişidir:-)  14.10.2009 14:24
 

Yazın sen öyle istemesen de bir sol tanımı tartışmasına dönmüş. Bu da kaçınılmaz. Bugün Türkiye'de "sol"a ilişkin bir şeyler söylemek isteyenlerin karşılaştıkları ilk ve en büyük engel, "ne"yin sol, "kim"in solcu olduğudur. Bunu tanımlamadan sola ilişkin söylenenler ister istemez havada kalır. Perinçek'i solcu olarak kabul ederek yapacağımız değerlendirmeyle Murat Belge'yi solcu olarak kabul ederek yapacağımız değerlendirme birbiriyle taban tabana zıt sonuçlar verir. Solun bir sürü yorumu yapılabilir. Ama odağına bireyi değil, toplumu, iktidarı ve devleti alan sol yorumlar bir noktada ister istemez soldan başka bir şeye dönüşüyor. Sanırım Türkiye'de solun önemli bir bölümünün Kemalizme doğru evrilmesinin temel sebebi de bu. Kemalistlerin devlet ve toplum tahayyülüyle 1970'lerin solcularının, sosyalistlerinin tahayyülü arasında çok da büyük fark yoktu. Bugün aynı noktaya gelmeleri değil gelmemeleri tuhaf olurdu.

Murakami 
 14.10.2009 10:43
Cevap :
Celal Hocam, Türkiye'de kendisini sol olarak tanımlayanların Kemalizmle her zaman ciddi bir bağ kurdukları doğru bir tespit. Aslında bu noktada oturup, Kemalizmin bu ülkede taşıması gereken anlam ile, derin devlet sahiplerinin ona yüklediği anlam farkını da anlatmak gerekir. Aslen bir burjuva devrimine tekabül eden ve bu nedenle toplumu feodalizmden bir sonraki sürece taşımanının adımı olarak Kemalizm dönemsel anlamda kabullenilebilecek, bir noktaya kadar olumlanabilecek birşey. Neticede jakobenizm de Fransa'nın bir gerçeği. Elbette ki, mesele bugüne o günün şartlarından hangisinin taşınıp taşınmayacağı. Kemalizm gün geçtikçe bu ülkede gizli iktidarı terk etmemenin formülüne dönüştü. Oysa 1970' döneminin solcularının Kemalizmden anladıkları ağırlıklı olarak böyle birşey değildi. Ama söylediğin doğru, ilişki bir şekilde kurulunca, Kemalizm süreklendiği nokta giderken, peşine sosyalist solu da taktı ve bugün ortada solla ilişkisi olmayan bir anlamsız bir düşünce yapısı oluştu, selamlar  14.10.2009 11:10
 

Yazıyı ve yazının altına eklenen sol görüşlü bireylerin yorumları okuduktan sonra bu başlığı atmayı doğru buldum. Türkiyeli Solun ideolojisinin genel bir tarihi olmayan, yazınsal hiçbir kaynaktan yola çıkmadığı için kendine doğru gelen olguları arkasında alarak Ben şöyle solcuyum diyenlerden ülke geçilmiyor. Solcuların bulunduğu ortama göre şekil değiştirmesi ve konumları itibariyle kendi sol fikirlerini yaratması ise bu nedendendir. Dönemin sorunlarını görmezden gelen, lafla solculuk şuan çok revaçta... Saygılarımla..

TriMurti 
 13.10.2009 18:02
Cevap :
Sizde yorumunuzda "esas" durulması gereken noktayı söyleseydiniz bari sayın TriMurti. Bizde ona göre sizin "doğrunuzun" ne kadar doğru olabileceğinizi kendi terazimizde tartmaya çalışırdık. Dönemin şartları nedir, lafla olmayan solculuk yapılır bir kaç örnek versenizde aydınlansak:-)  14.10.2009 9:13
 

Bir çok değerlendirmenize katılıyorum. Ayrıca yeni öğrendiklerim ve düşüncelerimi şekillendirdiğiniz kısımlar için de teşekkür ederim. Aslında sol soldur:) Yani bunu ulusalcılığa kaydırırsak sol olmaktan çıkar, liberalliğe dönüştürürsek yine sol olmaz:) Bu tartışmalarda boşuna olur. Ama kendini liberal diye tabir edip ya da yaşayıp, solcuyum diyenler, kendini ulusalcı tabir edip ya da yaşayıp, solcuyum demeye devam edenler bizi bu tartışmaya itiyor:)) Şu an ulusalcılığın solculukla en ufak bir ilgisi olmadığını görebiliyoruz. Diğer taraftan artan Kürt Milliyetçiliğinin(sebeb ne olursa olsun, haklı ya da haksız, bunu tartışmıyorum, milliyetçiliği hiç bir zaman haklı göremem,bu da ek bilgi:)) ) bizi bir çıkmaza sürüklediğini düşünüyorum.Yani bir taraf milliyetçiliğe karşı çıkıp, ezilenin yanında dururken, ezilen,dışlanan kesimin diğerlerinin yolundan ilerlemesi, hala gerçekten sol olan kesimi çıkmaza sürüklemiyor mu?Durum ulusalcı ve Kürt kavgasına dönüşüyor,çözüm havada kalıyor.Saygılar

SINIR 
 13.10.2009 15:38
Cevap :
Sevgili mmelda, aslında siyaset alanında farklılaşan fikirleri isim ve sıfat tamlamaları ile ayrıştırmakta bence bir sakınca yok: Örneğin "sosyal demokrasi" ismi gibi. Ya da "parlamenter sosyalizm" veya "ihtilalci sosyalizm" gibi. Aslında "ulusal sol" diye bir tabir de kullanılabilir. Hatta şunu kolaylıkla söyleyebilirim ki, özellikle gelişmiş ülkelerdeki merkez sol/sosyal demokrat partiler ulusal sol politikalara sahiptirler. O yapıların enternasyonel sol siyasetle ilişkileri zayıftır. Ancak gelişmiş ülkeler için bahsettiğim ulusal sol politikalar ile bizde kendisini "ulusalcı" olarak tanımlayanlar aynı noktaya düşmez. Mesela oradakiler darbe peşinde koşmazlar, farklı etnik kökenlerden nefret etmez, aşağılamazlar, demokrasiden taviz vermezler. Ama özellikle uluslarası politikalarda daha milliyetçi bir tonları vardır. Bu da bir tercihtir. Örneğin ben Özgürlükçü sol tanımını kullanmayı tercih ediyorum. Bazıları da bu ifade yüzünden beni liberallikle suçluyorlar:-) Saygı ve sevgilerimle  14.10.2009 9:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1785
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster