Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Temmuz '10

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
558
 

Solun sorunu; tarifi ile tadı uyuşmuyor

Solun sorunu; tarifi ile tadı uyuşmuyor
 

Bu görsel sevgili Ümit Culduz'a atfedilmiştir


Sol’un en büyük kadersizliği, kendisine ait bir tanım, tarif belirlemekten çok, varlığını karşıtlıklar üzerinden tanımlaması olsa gerek.

Öğrencilik yıllarımda, sol siyasetin devrimci, sosyalist kanadı ile daha yakın olduğum zamanlarda da bunu çok fazla dile getirmiştim. O dönemlerde sol ve solcu “antiemperyalist, antifaşist, anti oligarşik ve sömürü karşıtı” olana denirdi. Tanımı oluşturan her ifade aslında bir karşıtlığı simgeliyordu.

Bunda belki de çok fazla garip bir yan yok. Çünkü 20. Yüzyılda, siyasetin ve fikirlerin tüm cephesi benzer bir çıkış noktasından yol aldı; Bu dünya kötüydü ve bunun yerine ideal bir dünya yaratılmalıydı. Sol için dünyayı kötü yapanlar emperyalistler, faşistler, oligarşiler ve sömürüydü. Bunlar ortadan kalkınca ideal dünyaya ulaşmak mümkün olacaktı.

Muhafazakârların, milliyetçilerin, faşistlerin de kendilerine dair ideal bir toplumları vardı. Solu onlardan farklı kılan, ideallerinin belirli bir milleti, inanç grubunu ya da belirli bir zümreyi değil tüm insanları kapsamasıydı. Ancak bu fark bir süre sonra anlamsızlaştı. Çünkü hepsi de ideallerini üretmek için benzer yöntemler kullanmaya başladılar. Şiddet ve baskı 20. yüzyılın ortak dili oldu. Sol kendisini bu ortak dilden kurtaramadı.

20. yüzyılın son düzlüğünde siyasetin ekseninde ciddi bir kayma yaşandı. Bunda, aynı dönemde, kapitalizmin var olduğu tarihsel sürecin en başarılı performansını sergilemesinin payı küçümsenemez elbette. Ciddi bir teknolojik devrim, üretim kabiliyetlerinde olağanüstü bir artış, karlılık ve verimlilikte büyük bir başarı ve dağılımı eşit olmasa da dünya genelinde bir refah artışı. Ancak tüm başarılara karşın, açlığın ve fakirliğin önlenemediği dünyada, siyasetin eksenini kaydıran esas etken, bence, insanların yaşam algısındaki farklılaşma oldu. Bilinemez bir geleceği hedefleyerek bugünü yok sayan veya bugüne dair çözümleri küçümseyen bakış açısı yavaş yavaş ortadan kalktı. İnsanlar içinde var oldukları yaşam dilimini, o an sahip oldukları kimlikleri önemsemeye başladılar. Bir ideal uğruna koca bir hayatı yok sayan bakış açısı, gündelik basit hayat karşısında yenilgiye uğradı.

Karşı olduğun ve yok edilmesini istediğin bir dünyayı, verili zemin kabul edip üzerinde yenileme, reform, düzenleme yapmak ve böylece gündelik yaşama hitap edebilmek, sol adına ciddi bir zihniyet değişimini gerektiriyordu. Oysa insanlara bir hayali pazarlamak daha kolay bir siyaset tarzıydı ve sol siyasetin belirli kesimleri bu kolaycılığa kaçmaktan vazgeçmedi. Değişmeyen her hareketin gericileşme etkisi solun geniş kısımlarında da kendisini gösterdi.

Ancak değişime ayak uydurmaya çalışanlar da, ciddi sorunlarla karşılaştılar. Mevcut sorunlu dünyayı yok saymadan, üzerinden politika geliştirmeyi hedeflediğinizde, diğer siyasetlerle aranızdaki fark kısalıyordu. Çünkü ani değişiklikler öngörmeyen siyasetler, zaman içinde etkisini gösterecek kısmi değişimler için uzun vadeli programlar üretmek zorundaydı. Yeni dönemde, siyasette yaşama müdahale sınırlı, yapılan müdahalenin geri dönüşü de uzundu. Bir dönemler sıkça duyduğumuz “bütün partiler birbirine benzemeye başladı” eleştirisinin altında yatan temel neden buydu. Artık dünyayı yıkıp yeniden yapacağını iddia eden siyasetler yoktu, varsa bile ciddiye alınmıyordu.

İşte bu zeminde solu tarif etmek elbette daha güç olmaya başladı. Benzerliklerin arttığı bir dünyada, farklılıkları tarif etmek zorlaştı. Bu gelişme karşısında sola yönelik iki tepki kendisini gösterdi. İlki geleneksel sol algısından geldi ve solu uysallaşmak ve liberalleşmekle suçladılar. Diğer taraftan gelen eleştiri ise artık sağ ve sol kavramlarının çöktüğü, dünyada doğruyu temsil eden tek bir ortak tanım kaldığı yönündeydi.

Ben her iki eleştirinin de aksi yönünde düşünüyorum. Dünyada hala sol düşünsel bir temel, hareket tarzı, tavır alışı ve çözüm önerileri var. Ama elbette bu 20. Yüzyıl sol algısından oldukça farklı. Sol siyaseti besleyen tek bir nokta yok. Solu ve sağı ayıran temel çizgi kutsal kavramının kendisi. Sol temel anlamda kutsalı olmayan bir düşün dünyası ve hareket tarzıdır. Sağın gerek inanç bazında, gerek millet bazında, gerek paraya, gerekse de devlete dair kutsalları vardır. Muhafazakârlar için inançları kutsaldır. Milliyetçiler için milletleri ve o millete ait devletleri (tabi beraberinde o devleti var eden önderleri, ilkeleri, savaşları vs.). Dünyayı sadece ekonomik düzlemde değerlendiren liberaller için de paranın kendisi kutsaldır. Sol bunları reddeden değil ama kutsallaştırmayan bir düşün tarzıdır. Sol bir düşün dünyasını ve hareket tarzını belirleyen temel unsurlardan birisi, onun tüm kutsallar karşısında özgür olmasıdır.

Ancak bu ayrım tek başına yeterli değildir. Sol’u kelime olarak var eden, o ünlü meclisin salonundaki oturma tercihi, Fransız devriminin sonucudur. Devrimin sloganı ise “Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”tir. Yani kralın solunda oturanların temsil ettiği temel ilkeler bunlardır. Bu cenahta oturan halkın temsilcileri (halkın temsilcileri dediğimiz de aslen burjuvazidir, çünkü o dönemin –hatta bu dönemin bile- değişimden yana olan ve buna halkı ikna eden kesimi onlardır) köhnemiş düzeni değiştirmekten yanadır. Ama değişimi ikna edici kılan, halkı kral, kilise ve soylular karşısında özgür, eşit kılacak olmasıdır. Solun değişimden yana bir tercihi ifade ettiği bir gerçektir. Ama bu değişimin özünün eşitlikten, özgürlükten ve barıştan yana olması şarttır.

Bu iki temel hareket noktasını ele aldıktan sonra, solun aslında sabit bir düşünsel nokta ya da alan olmadığını söylemek gerekiyor. Çünkü günümüz insanı için hayat o kadar derinleşti, çeşitlendi ve ilgi alanları arttı ki, artık bir siyaset ya da düşünce modeli için net bir sınır çizilemez oldu. Bugün sol düşünceyi ayrıştıran şey yalnızca ekonomik tercihleri değil. Sosyal yaşamda, kadın erkek ilişkilerinde, nüfus politikalarında, çevre politikalarında, devlet toplum ilişkilerinde, azınlık hakları, hayvan hakları, cinsiyet özgürlüğü, inanç özgürlüğü, inancı eleştirme özgürlüğü, eğitim politikaları, uluslar arası politikalar, küreselleşme, kültürel paylaşımlar ve temaslar konuları başlı başına siyasi bir kapışma arenasına dönüşmüş durumda. Bir siyaset, fikirlerine köken aldığı değerler doğrultusunda tüm konu bu başlıkları için bir duruş belirler. Sol bir fikir dünyasının da, az ya da çok benzer tavır sergilediği geniş bir paylaşım noktası vardır ya da olması gerekir.

Ancak bugün esas sorunumuz, bence solu tarif etmekten çok, genel olarak solu temsil ettiğini ifade eden veya sol olarak ortaya çıkan topluluğun reel olarak neyi ifade ettiğidir. Açıkcası bugün solun basit, temel tarifi ile önümüze gelen yemeğin tadı uyuşmuyor.

Kısaca bugün Türk solu olarak vitrinde duran geniş bir toplum kesiminin kendisini kutsallara hapseden ve bunlar karşısında özgürleşemeyen bir zihin dünyasına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bir sonraki yazıda biraz daha Türk solu özeline girmek istiyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

ahmet beyin yorumları bu ülkede solun pratikteki başarısızlıklarının bir insan hayatındaki karşılıkları aslında. Bunları da dikkate almak gerekli zira sol kendi çalıp kendi söyleyerek bir halka solun neden sömürüye karşı olduğunu, neden iktidarın bütün kurumlarıyla bireyi ezdiğini neden devletin kapitalizmin çıkarları için örgütlenmiş bir örgüt olduğunu anlatmak için pratiğin de buna paralel olması ve solculuk adına halk üzerinde yer yer faşizme kayacak otoriter dayatmalar olmaması, şiddetin kutsanmaması, her bireyin özgür ve eşit haklardan yararlanma hakkının olduğunun deneyimlerle anlatılması gerekiyordu. Olmadı, zira soğuk savaş boyunca abd nato devletinin bütün imkanlarıyla solu zayıflatmak, kendi kendisiyle çelişkili hale düşürmek ve bunun için faşizmin mutlak otoritesini dibine kadar savunmak halkı korkutmak, resmen solu düşman ilan edip yok etmeye yemin etmek için durmadan propaganda mekanizmalarıyla milletin beynini yıkamak gibi bir amacını yoksayamayız. slm

Başak ALTIN 
 14.07.2010 21:54
 

İnsan olmak bize neden yetmiyor ki? Daha iyi insan olmak için çaba harcasak, bilgimizle, tecrübemizle etrafa yön versek, yol göstersek olmuyor mu? Elbette herkes bizim gibi düşünmüyor, farklı inananlar farklı düşünenler var. Ama bu dünyada herkesin yaşam hakkı yok mu? Biz kim oluyoruz ki birilerinin yaşamasını istemiyoruz? Onlarla bir arada olmaktansa onları yok etmeyi düşünebiliyoruz. En azından kendimizi onlardan soyutlamayı planlıyoruz. Fakat bunu çaktırmadan kibarca yapıyoruz. Biz solcuyuz diyoruz. Bu sefer solcular arasında beğenmediklerimiz çıkınca biz daha solcuyuz, olmadı biz hakiki solcuyuz, olmadı özbeöz hakiki solcuyuz... Ne zamana kadar bu kaçış, devam edecek? Ne yaşıyoruz, ne yaşatıyoruz, üstelik bunu da insanlık, kardeşlik, eşitlik, barış, sevgi adına yapıyoruz. Gençler, isyanlarına bayrak yapmak için solculuğu bir karşı çıkış kapısı olarak her zaman -mihmandarları sayesinde- kullanabilirler. Ama aklı başında insanlar "insan" olmaya çalışsınlar yeter. Selam ve saygılarıml

Ahmet YILMAZ 
 13.07.2010 1:32
Cevap :
Muhakkak insan olmayı tercih etmek, bu kimliği ön plana çıkarmak önemli. Ama insanın en temel özelliği düşünebiliyor olması, geleceği planlayabilmesi. İnsanın bu temel özelliğini yok sayarak, sadece şekil şartlarını istemek anlamlı olmaz. Farklı fikirler, tercihler, beklentiler ve hayaller hep olacaktır. Mesele bu farklılıklardan korkmamak, bu korku ile bir nesli yok etmemek, insanların taleplerini ön yargı olmadan değerlendirmek, her itirazı bastırmak gibi bir refleks geliştirmemek, aksine insanların fikri derinliklerini ve zenginliklerini desteklemek gerekiyor. Ancak 80 sonrasında ortaya serilen zihniyet, insan olmanın şekil şartlarını önemseyen ama içerik şartlarını görmezden gelen, suni, içeriksiz bir faşizmdi. İnsan vurgusunu içeriğinden koparıp, "neden insan olamaıyoruz?" demek de bence çok farklı bir çizgi değil. Evet bence de önce insan olalım ve düşüncenin önünü açalım, gençleri birbirine kırdıran zihniyetin arkasında durmayalım, o niyetli olanları deşifre edelim, saygılar  15.07.2010 1:02
 

Çünkü onlar, eleştirel bir yaklaşımla "sol"a en ufak bir tarizde bulunanları sağcılıkla, faşistlikle suçlarlar ve sonra da faşistlere ölüüüm diye bağırarak ne kadar insancıl, eşitlikçi, kardeş, dost ve barış yanlısı olduklarını ortaya koyarlar. Sizin de yazıda bahsettiğiniz gibi Fransız ihtilalinden sonra sadece "sol tarafa oturmak" gibi bir tesadüfle ortaya çıkan solculuk kadar, aynı mantıkla hareket edip sadece zıddı hareketler yapan "sağcılık" arasında ben hiç fark göremiyorum. Yine 12 Eylül öncesi olaylar, bunun yaşanan açık bir delilidir. Sadece hedef aldıkları kişi, kurum, kuruluş ve kitleler dışında, bıyığına sakalına kıyafetine varıncaya kadar "sağcı" diye nitelendirilen eşkıyaların solculardan farklı hiçbir yanı yoktu." Kana kan, intikam" naralarıyla ateşlenen kalaşnikoflardan çıkan mermiler, insanları öldürüyor, anaları evlatsız, çocukları babasız, eşleri eşsiz bırakıyordu. Neymiş efendim sağcılar saldırmış solcuyu, solcular saldırmış sağcıyı öldürmüş. Tek fark buydu. (Devam)

Ahmet YILMAZ 
 13.07.2010 1:25
Cevap :
Sayın Ahmet Yılmaz. 1980 öncesi sadece şiddetle anılacak bir dönem değildir. Bu ülkede insanlar 1960 ve 70'lerde daha derin düşünmeye başladılar. Dünyada mevcut fikirlerle daha fazla temas ettiler. Eğer bu süreç şiddet sarmalına bulanmasaydı, gerek sol gerekse de sağ cenahtan yetişen yeni nesil Türkiye adına çok büyük bir şans olabilirdi. Ama bu istenmedi ve devlet organizasyonu ile bu gençler şiddete heba edildi. Bu nedenle 1980 öncesini sadece şiddet, kötüler, şeytanlar ve günahkarlar olarak anmak basitçe Kenan Evren mantığıana denk gelir. Bir bataklık yaratan ve sonra onu kurutmakla övünen bir diktatörün kendisini haklı çıkarmak adına çizdiği bu profilin aynısını sergilemek bence size de yakışmaz. Bu basitçe süreci basite indirgemek, genellemek anlamına gelir. Siz ortamı kötülerin at koşturacağı bir ortama çevirseniz kötülük, iyilerin at koşturacağı bir bir ortama çevirirseniz iyilik hakim olur. 80 öncesinde kötülüğün, kanın ve şiddetin hakim olması istendi ve bir nesil yok edildi.  15.07.2010 0:55
 

Yepyeni bir düzen hiç değildir. İşine geldiği gibi, karşı çıktığı teze göre her şeyden bir parça çalmaya çalışan karışık, karmaşık bir düzensizliktir. Onun için sürekli savunabildikleri bir tezleri de yoktur. Harcıalem kullanılan sözcükler, (eşitlik vs.) yerli yerine oturmamakta ve uygulamada kendine yer bulamamaktadır. Peki şiddet yanlısı olmayan, gerçekten ideal olarak bütün insanların huzurlu ve mutlu olduğu bir ortamı arzu eden idealist solcular yok mudur? Vardır elbette... Ama sadece hayal edilerek gerçeğe ulaşılmaz. Her ne kadar idealleri gerçekleştirebilmek için önce hayal etmek gerekirse de, solcuların bu konuda attıkları ne bir adım, ne gösterdikleri bir çaba, ne de gözle görünür bir gayret vardır... Buradaki "ideal solculuk" da herkesin keyfine göre değişken bir durum arzetmektedir. Tartışma ortamını biraz hararetlendirmek için, kullanabildiğim kadar ağır kelimeler kullanmaya çalıştım. Bazı arkadaşlar bunu "sağcı bir faşistin kışkırtmaları" olarak adlandırabilirler. (devam)

Ahmet YILMAZ 
 13.07.2010 1:15
Cevap :
Gerçi tartışma ortamını hararetlendirmek için ağır kelimeler kullandığınızı belirtsenizde, bunlar solcular için bilinmedik şeyler değil. Solun Türk sağının nefretini ve yok etme güdüsünü üstünde hissettiğini söylememe gerek yok. Bu hararetlendirici ifadeler, bu ezberlerin basit bir tekrarı olmuş. Benim bildiğim ilk kanlı kitlesel çatışma, 1969 yılında yaşanan ve daha henüz ülkede gençlik hareketleri arasında bir şiddet sarmalı oluşmamışken meydana gelen kanlı pazar katliamıdır. Katliamı örgütleyen yazar bugün dahi yaptığından pişman olmadığını söyleyebilmektedir. Bu nedenle söylediklerinizin sol adına bir katkı sağlayacağını zannetmiyorum Ben bu tip yazılar ile kendi kapımın önünü temizlemeye çalışırken, sizlerden de kendi kapınızın, tarihinizin önünü süpürmenizi istemem bence yanlış olmaz. Bu ortamı hararetlendirmek adına, kışkırtıclık yapmaktan daha doğru bir adım olur. Belki o zaman insanlar, ülkede birşeylerin değiştiği konusunda ikan olabilirler. Eski nefretleri deşmek işe yaramaz  15.07.2010 0:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1740
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster