Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

ZEREN KEZİBAN KARAASLAN

http://blog.milliyet.com.tr/zerenkezi

09 Aralık '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
1961
 

Sonbahar, Ağva ve biz/ Bir Ekim muhabbeti, bir ekimhane

Sonbahar, Ağva ve biz/ Bir Ekim muhabbeti, bir ekimhane
 

“Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum”

Niyeyse bu anlatımda  Orhan Veli  geldi aklıma o yüzden de bu yazıyı O’nun şiirleriyle bezemek istiyorum… ( Ey şair ışıklar içinde ol iyi ki yazmışsın bu şiirleri… Ey şiir her an var ol hayatımızda, hep  varol!..)

Ekim ortalarında İstanbul’a gidip biraz hasret giderip oradan da  Ağva’ya geçme planları yapmıştım... İnsan yaşamındaki  sıkıntıları-olumsuzlukları bazen dostlarla bir arada olmayla çözebileceğini düşünür! Ya da bir geziyle kendine enerji  ve dinginlik sağlayarak halledebileceğine inanır… Ben de böyle yapayım istedim sanırım…  Hem gezi hem de dostlar… Mustafa’ya anlatınca,  Ağva planını birlikte yaptık… Bu yazının başına Sonbahar Ağva ve Biz dedim ya bizi de anlatmam lazım… Bu gezinin gezginleri olarak benim dışımda 3 kişi daha var yazmam gereken..… Sema,  Nevin ve Mustafa… Bu yazının konusu olduk hepimiz, bu yazının yazılmasına vesile olduk yani…  

Mustafa  şimdi çok uzaklarda olan bir arkadaşımın bana tanıştırdığı güzel bir insan… Onu gördüğüm andan birkaç dakika sonra;  muzip gülümsemesinden, muzip sorularından  dolayı sevmiştim… Tutarlı, dolaysız, net, ne dediğini bilen biri… İnsana lazım olan değerlerinden de, geçmişinden gelen siyasi sürecinden  edindiklerinden yani  özünden  bir şey kaybetmemiş… İnsanın hayatında bazı olaylar, yaşanmışlıklar, hayal kırıklıkları etkiler insanı, ve  bozar  genelde, ama bu anlamda da davranış kültürünü, duruşunu, düşünce yapısını  bozmamış biri… Bir gün bir sohbet anında;  herkesin bağrına bir oya gibi işlenmesi  gereken cümlesi  benim onunla olan arkadaşlığımın pekişmesine, dostluğa doğru hızla yol  almama neden oldu… ”Ben kendi başıma yalnız daha rahat edebileceğim bir ortamda yaşayabilirim belki,  ancak ben annem ve babamla yaşayarak onların ömürlerini uzatıyorum… Çünkü onlar benimle olmaktan çok mutlular, mutluluk da ömür uzatır”

Şu tuhaf zamanların tuhaflaşmış insan davranışlarının kol gezdiği  çağda, değerlerimizin havalarda tüyler gibi uçuştuğu dönemde, her şeyin her şeyle karıştırıldığı günlerde o kadar önemsenecek bir cümleydi ki bu… Çünkü;  içinde güzellik taşıyan insanlar hayatı güzelleştirebilecekler… İnsanın içindeki en önemli güzellikte sevgidir, bir diğerini önemsemektir,  insani değerlere sahip çıkmaktır… Bu konuşmayı yaptığı gün karar vermiştim gidip anne ve babasının ellerini öpmeye…  Aslında içsel olarak çok çekingen bir yapım var her ne kadar dışa yansımasa da… Çünkü ellerini öpmek dışında da onlarla; sohbet etmek, konuşmak, anılarını dinlemek istemiştim  olmadı… Benim yapımla alakalı biraz  birazda vakitsizlikten beceremedim bunu… Bir kaç gün kalabilseydim onlarla… Harika insanlar, sevgi dolu özenli insanlar... Birbirlerine karşı  öyle sevecen öylesine  güzel davranıyorlar ki insan gerçekten  “al işte insan böyle olmalı” diyor ve  “ailenin tarifi bu” diyebiliyor...  Çünkü sevginin en güzel ifade ediş şekline tanık oldum bu ailede...  Mustafa’nın düzgün biri olmasının, bozulmamasının ve inceliklerinin nedenini de anlamış oldum böylece…  Gezinin ve mevsimin sonbahar  hali yazılırken insanın hallerine de değinilecek anlaşılan yazıda ister istemez… Ayrı tutulur mu hiç insan halleri mevsim hallerinden...

BİR DUYMA DA GÖR

Bir duyma da gürültüsünü

Dallarda çitirdayarak açilan fistiklarin,

Gör bak ne oluyorsun.

Bir duyma da gör şu yagan yagmuru;

Çalan çani, konuşan insani.

Bir duyma da kokusunu yosunlarin,

Istakozun, karidesin,

Denizden esen rüzgarin…

Mustafa bu şiiri çevresine okur  gibidir hep yüzündeki ifadeyle..

Şimdi sıra Nevin'i anlatmaya geldi… Onu bu seyahatimde tanıdım Mustafa tanıştırmıştı… İstanbul a geldiğim gün evine gittik tanıştık… Minimalist  tarzda döşediği evinde çarpıcı bir sadelik hakim kendisi de aynen öyle… İlk intiba önemlidir denir ya,  birbirimizden olumlu elektrik aldık.. Ve böylece  aramızda güzel bir arkadaşlık başlamış oldu… Sonrasında; keyifle, sevecen bir edayla yaptığı sohbet ve esprilerle Ağva planımıza sıkı sıkı sarıldık… Sabırsızca yola çıkma zamanını iple çekmeye başladık…Ve  orada o Nehir Restoran’da, net, dürüst, lafını pat diye söylemekten çekinmeyen haliyle; daha çok yakınlaştık birbirimize… Orada okuduğum şiirleri ve  o halimi çok sevdiğini söyler o da bana..

GÜN OLUR

Gün olur, alır başımı giderim,

Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.

Şu ada senin, bu ada benim,

Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

Çiçekler gürültüyle açar;

Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,

Her bir tüylerinde ayrı telaş!...

Gün olur, başıma kadar mavi;

Gün olur başıma kadar güneş;

Gün olur, deli gibi... diyen edaya sahip Nevin arkadaş..

Sema’yı çok özlemiştim… 3 yıldır görüşemiyorduk bu  Ağva ziyaretinin nedeni de onu çok özlemiş olmam ve onu görme arzum… Sema aslında aileden biri ama arkadaşlığımız ağır bastığı için arkadaşım diyorum…  Bazı insanlar için candan samimi derler ya bu  tarif tam Sema’ya göre.. Herkesin yardımına koşan kendini hep arka plana atan önceliği kardeşleri yeğenlerinde  olan biri hep… Anne ve babasının yerine geçip o yerden bakan biri yani..  Can ve yoldaş işte… Fazla söze ne hacet!  İşte onu özledim ve söz verdim geleceğim seni göreceğim diye.. Tesadüf işte; o kadar davet eder gel diye Ağva ya ama ben hiç tamam dememiştim, bu yıl Eylül ayına kadar… Eylül de kesin söz geleceğim dedim  hani içimde beni dürten kendimi iyi hissetme  çabasının da gayreti ve umuduyla… Tesadüf deyince tesadüfün neler getireceği, neler götüreceği önceden belli değil işte yaşayıp göreceğiz… Şimdi düşünüyorum da hüzünlü bir gülümsemeyle içime doğru bakıyorum… Ve Sema için Orhan Veli şiiri paylaşıyorum..

BİR İŞ VAR

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

Her zaman güzel mi bu kadar,

Bu eşya, bu pencere?

Değil,

Vallahi değil;

Bir iş var bu işin içinde.

Sema işte böyle bir şiiri kilitlemiştir gülümsemesinin ardına…

İstanbul’dan 2011 yılına ait Ekim ayının üçüncü hafta sonunda, bir ikindi vaktinde  yola çıktık! Avrasya Maratonu yüzünden trafiğinin yoğunluğuna takıldık ama olsun... Üç saatlik bir cebelleşmeden sonra normal bir akışla yola koyulduk … Güle oynaya, kıkırdaya kıkırdaya… Hava puslu mu puslu, yağmur öyle bir yağıyor ki,  ama biz  üç arkadaş coşkuyu bozmamaya kararlıyız... Yolculuğun bize katacağı güzellikler, Ağva’nın doğal yapısı,  ve orda geçireceğimiz günlerin heyecanını taşıyarak şımarmaya yani kendimizi şımartmaya gidiyoruz… İstanbul -Ağva arası yanılmıyorsam 90 kilometre... Ağva herkesin bildiği gibi Şile’nin  sınırlarının içinde kalan, içinden nehirler (Göksu ve Yeşilçay)  geçen bir güzel belde… İki yol var; otoban üzerinden gidilen ve de orman içinden, tabii biz orman içinden gidileni seçtik! Ekim ayının yani sonbaharın doğa üzerindeki etkileriyle  etkilene etkilene  gidiyoruz… Mustafa’nın kaptanlığında… Bir yer var gidiyorum, her şeyi söylemek mümkün ; yaklaşıyorum, görüyorum ve  anlatıyorum işte! O yeri,  yani Ağva’yı…

Arkadaşlıklar, dostluklar, paylaşımlar, emek… Değer verdiğimiz değerler… Bunları görmeye hepimizin ihtiyacı var… Çağın bize dayattığı;  fotokopilendirilip  yaşamımıza monte edilen günlerin esiri olmuş, bir çok şeyi geriye itmişiz sanki… Ya da yoklarmış gibi davranıyoruz…  Mustafa  ve Nevin’le böyle bir yolculuk yaptığıma çok seviniyorum…  Bu yolculuk bizi daha bir yakınlaştıracak, daha bir pekişecek arkadaşlığımızı diyorum mutluyum içimde… Farklı nedenlerden oluşmuş hafif bir hüzün var ama olsun böyle dostluklar ve geziler yazının başında da dediğim gibi insanı iyileştirecek bir dolu hoşluk sunuyor insana… Ve kendinizi  formatlanmış hissetmenizi de sağlıyor… Bilgisayarı formatlarken tüm dokümanlar bozulmasın diye korunma altına alınır… Oysa ben;  sanırım içimdeki bazı anıları, anları bozayım istiyorum…  Bende bıraktığı olumsuzlukları unutayım yani… Düzelteyim istiyorum bazı durumları, yaşadığım bazı anları düzelteyim istiyorum..

Ağva yolunda  gözlemeciler varmış konu  açılınca;  Nevin sabırsızlıkla gözlemecileri beklemeye başladı, kahvaltı yapmamış hala... Durmadan gözleme sayıklıyor,  onun bu haline hep beraber gülüyoruz,  hatta bir ara iyice abarttı karpuzda istediğini söyledi!.. Hava soğuk kaban falan giymişiz, birden daha da üşüdüm… Karpuz yazın ne kadar insanın içini serinletiyorsa,  bu havada da aynı serinliği yayınca, tabii soğuk olan havayla da bütünleşince titrediğimi hissettim...  Üşümek iyidir aslında, hissizleşmediğinizi anlatır…

Nihayet geldik gözlemecilerin olduğu yere, gözlemeciler çarşısı diyebiliriz buraya, sıra sıra dizilmişler…  Güler yüzle, bize gel diyen bir gözlemeci bayanlardan birinin yerine girdik.. Adı neydi bu yerin  hatırlamıyorum ama içerde soba yanıyor tam bir köy lokantası havasında… Hemen değişik çeşitlerden söyledik gözlemeleri;  patatesli,  kaşarlı, ıspanaklı, peynirli... Yanına da çay ama sonrasında bir bardak ayranda ısmarlayarak… Tabi bizde acıkmıştık iyice…  Yedik gözlemeleri,  her birimiz diğerinin gözlemesinden tadarak… Sevinç ve mutluluk arası bir ışık yayarak etrafımıza, ne güzel…

Bu arada gözlemeleri  yerken;  karşı masada oturan bir çift çok ilgimizi çekmişti, anlatmadan geçemeyeceğim… Çünkü hallerine hem gülmüş, hem merakla  yorum yapmıştık…  Erkek sürekli; heyecanla, coşkuyla ara ara gerilerek, durmadan bir şey anlatıyor, hop oturup hop kalkıyor… Kadının  hiç umurunda değil  erkeğin bu durumu… Habire gözleme yiyor ve yüzünün ifadesi hiç mi hiç  değişmiyor.. Çok garip geldi tabii bize, konuşmanın hiç bir anı onu etkilemiyor… Ne aldırmazlık diyoruz  Nevin’le birbirimize bakarak…  Bu durum da başka bir insan hali işte… Şimdi bu yazıyı yazarken düşünüyorum da;  eşit şekilde emek verilmiş, fedakarlık yapılmış ve bu emeğin ve fedakarlığın değerinin ne kadar değerli olduğunu fark edebilmiş  insanlardan oluşmuş bir ilişki var mıdır… Hep sanki ilişkiyi bir kişi yüklenmiş götürüyor gibi görünüyor…Yani biri hep sabırla umutla bu ilişkiyi düzeltebileceğini düşünerek hareket ediyor… Öbür kişi de aymaz, umursamaz, farkına varmaz edasıyla halinden memnun, olursa olur olmazsa olmaz havalarında yürüyüp gidiyor… Sanki  çağımızın sorunlarından biri de bireylerin davranışlarındaki bu olumsuz değişim…  (Acaba diyorum insanın “özü” değişiyor da haberimiz mi yok…) Çağa ayak uyduruyoruz  yalanına tutunarak, herkes kendini iyi hissedebilme peşinde; diğerinin sırtından, diğerini acıtma pahasına… Tam burada bir değişiklik yapıp Turgut Uyar’ın Ne Değişir adlı şiirinden iki dize yazmalıyım:

“hep böyle süreceği sanılır bir gül hikayesinin

hep böyle sürer gerçi amma bir gün sonu değişir”

Akşamın ilerleyen saatinde varabildik ancak… Ağva da turizm sezonunun kapanmış olmasından kaynaklı  hoşlandığım bir tenhalık var, en sevdiğim şey (kalabalığı sevemedim bir türlü)… Arkadaşlarım da aynı görüşteler, beni Sema’ya teslim edip, kalacakları yere gittiler… Epey geç oldu, karanlık çöktü, yol yorgunluğu da eklenince bu ilk geceyi dinlenerek geçirelim istedik..

Ağva’da uyandığım sabah; Sema’yla  Gülten Teyze’nin hazırladığı o güzel kahvaltıyı yapıp hemen dışarı çıktık Sema’yla…  Üşüye üşüye yürüdük,    mendireğe kadar  gittik!  Orada denizin sonbahar halini dinleyip, göreyim istedim… Bulutlarla dalgalar sanki birlikte bana hünerlerini göstermek istercesine şekilden şekile girip durdular… Kışkırtan bir coşkuyla!  Sonbahar pek umurlarında değil sanki, onlar kendi coşkularında.. Rıhtım harika görünüyor… Sema fotoğraflarımı çekip durdu… Cafe ve restoranlar var ama hepsi  güzün sessizliğine bürünmüşler… Nerdeyse iki saate yakın yürüdük;  her yeri, her kareyi içime çekmek isteyen yanımla… Çok üşüyünce bir kafeye  girdik, sonrasında  el işi fuarında dinlenerek  buradaki gözlemeyi tadalım istedim… Harikaydı yolda yediklerimizden çok daha güzeldi… Mustafa ile Nevin’de katıldılar; çaydı, kahveydi, sohbetti , faldı, deniz yıldızı -deniz atı muhabbeti derken akşam saati yaklaştı… İçme vakti de yani! Nehir restorana atıverdik kendimizi;  bir sabırsız halle, bir içme keyfini gerçekleştirme haliyle..

Ağva ‘da bulunan iki nehirden biri olan Yeşilçay’a bakan pençeleriyle Nehir Restoran temiz ve sade haliyle çok hoşumuza gitti… Artık havalar soğuk diye açık hava bölümünü kapamışlar… Kapalı  bölümü bize; bize ait bir yermiş hissi verdi...  Güleryüz  ve  misafirperver edasıyla rahat olmamızı sağlayan tabii ki  Abidin Bey’di… Sıcak, aşina birisi, bir beyefendi,!  İşletmeci değil de sanki ev sahibiymiş gibi bizi seçimlerimizle baş başa bırakıp eksik içkilerini almaya gitti... Nehir Restoran’ın penceresinden karanlığa  bakarken, çok keyifli bir yürüyüş yoluydu yürüdüğüm diye düşünürken, sanki bir nehir perisi gelip kulağıma fısıldadı,  Orhan Veli şiirini:

SERESERPE

Uzanıp yatıvermiş sere serpe

Entarisi sıyrılmış hafiften

Kolunu kaldırmış kolluğu görünüyor

Bir eliyle de göğsünü tutmuş

İçinde kötülük yok biliyorum

Yok, benim de yok ama

Olmaz ki

Böyle de yatılmaz ki!

Evet böylede olmaz ki,  böyle Karadeniz kıyısına,  ormanlık alana, denizin ve nehrin kenarına böylede yerleşilmez ki…  Bu şiir  Nehir Restoran için yazılmış gibi…

Sıra geldi  restoranda dinlediğimiz müziklere;  kendimiz seçtik, kendi evimizin atmosferinde kendimizi hissederek…  Hoş Geldin (Hüsnü Arıkan), Aşk ( Ömer Faruk Tekbilek)  Çocukluğum ( Göksel Baktagir), Sızı  (Alihan Samedov), Bitmeyen Dans (Aslan Tlebzu), Dağların Ardında Yar (Alpay),  Helal ettim Hakkımı (Sezen Aksu), Gönül  Geçmiyor (Ümmüşen), Dönerim Bir Gün (Sevinç Eratalay), Hicaz Taksim (Hasan Cihat Örter), Penceresi  Yola Karşı (Brenna Mac Crimmon)  Hotel California ve diğerleri…

Hani güneşin uzattığı ışık huzmelerinin olmadığı bu mevsim, bu güz hali; insana böyle derinlerine dokunan, oradakileri su yüzüne itekleyen bir hüzünbaz  sanki… Belki de uzmanların dediği gibi güneşin ışığından ısısından uzak olunca insanın kimyası  bozuluyor… Çünkü bu akşam bu şarkılar bir başka sanki; daha bir keder tetikleyici,  daha bir çarpıcı…

Yazının başlığındaki sonbaharı anlatmaya geçmeliyim artık… Sonbahar: bir mevsimin yani yazın bitişini habercisidir, bir geçiş bir eşiktir aynı zamanda, bir çekilme bir dem halidir de…  Ateşin sönüp küle döndüğü külün de soğumaya geçtiği  yerdir… Bir bekleme bir tartma- düşünme  sürecidir de… “Elde neler kaldı bizi bekleyen  soğuk mevsimde bize eşlik edecek, içimizi  ısıtacak olan acaba” demenin de mevsimidir bu… Neler hayal ettik, neler gerçekleşti, neler kaybettik, neler kazandık…  Ve en önemli soru; değdi mi bari diyebilmek,  bunu becerebilmek, deşmek-yüzleşmek… Yaz başı nasıldık- yaz sonu nasıl olduk…  Diye uzar gider sorular insanın içinde… Oysa bütün bunlardan habersiz;  bir mevsimi bitirip başka bir mevsime hazırlık yaparken, hüznü ortaya serecek görüntüler  için kolları sıvamıştır sonbahar.. . İşte tam da burada Gaziantep’te bir gelenekten de bahsetmeliyim sonbahara mal edilmiş.  Gazel Tepelemek... Bol ağaçlıklı bir yere gidilir  ailecek, dökülmüş yaprakların üzerinde yürüyüş yapılır… Tavsiye ederim; çocuksu bir eda hakim olur bu yürüyüşte, hem de geçen mevsimin üstünden geçiyormuşsunuz  gibi,  içinizde ki o mevsime ait  anılara bakıyor, onlara çeki düzen veriyormuşsunuz gibi hissettiriyor  bu eylem...

Sonbahar bu; sıcak, enerjik, canlılık barındıran bir yerden soğu,k ışıksız bir yere geçmenin tüm hazırlıklarını tamamlamayla uğraşır durur Eylül-Ekim-Kasımı n ellerinden tutarak… Yani bizleri tüm canlıları kışa hazırlıyarak üstelik,  bitiş ve başlangıç arası bir yerde durup…  Diyorum ki  kendi kendime;  acaba sonbahar ilkbahara bakıp neler geçiriyor içinden... Ya ben şimdi nereye bakıp neler geçirmeliyim içimden… Güvenilen dağlara kar da yağınca yollar kapanıyor… Dağa da çıkamıyorsun, dağın yüzünü de göremez olursun  ya işte öyle bir hal vardı üzerimde…  İşte bir mevsim geçti üstümden üstümüzden,  bir mevsim daha geçecek… Şimdi  bakıyorum da; Yaz bitti işte kış başlıyor… Elimizde yazdan kalan sararmış yapraklar, ha kurudu kuruyacak… Ürküyorum kaynağı belirsiz bir ürpermeyle… Kafamın içinde dışarıya sızmaya çalışan düşünceleri geriye iterek yeniden Ağva gezisini yazmaya dönüyorum…  Ne güzel rutinin dışına çıkmış biraz ruhumuza keyf sunmaya çalışmıştık.. Güzeldi;  keyifle  güle oynaya gidip, keyifle güle oynaya döndük… Önemli olan da bu zaten… Keyifle gidilen yerden keyifle dönmektir sanırım… Ah şu hallerimiz, hoşluklarla hoşlanmış hallerimiz hep olsun hayatımızda…

Dönüş yolunda Teke köyü civarındaki gözlemecide bulunan karpuzlar inanılmazdı…  Hayret ve coşkuyla baktık karpuzlara… Çünkü gelirken Nevin’in canı karpuz istemişti ya… Tesadüf işte ve bir mucize…  Samanlığın seyranı yani, sevginin olduğu yere güzellikler koşar-coşar adım gelir işte böyle diyorum ben de… Sevgi işte adı üstünde… Tanrı kimseyi sevgiden, sevgi ortamından mahrum etmesin…

AĞVA  ziyaretimin tesadüfünden bahsetmiştim ya… Raslantısal olanlara bakınca, sonrasında planlanmış bir sürecin başlangıcı gibi gelir bazen tesadüfler… Öyle de oldu, yazının başındaki sıkıntıları- olumsuzlukları  sona erdirebilme gücüne kavuşmuş olduğumu görmüş oldum…

Gün, gün işte  bildiğimiz gibi… Güz de güz işte; hepimizin kabul ettiği gibi, kışa doğru yol alıyor hızla… Bu yazıyı yazarken Ağva’yı  dinliyorum gözlerim açık… Yok yok; yarı kapalı yarı açık ve kendimi dinliyorum anlamadan anlamlandıramadan ve anlatamadan ( kim kendini anlayabilmiş-anlamlandırabilmiş ve anlatabilmiş ki)  ama bir Orhan Veli şiir okuyorum yine de…

BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekanlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.

                                 27 KASIM 2011/ Zeren  Keziban Karaaslan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel yazıydı elinize sağlık. Kendimi bir sonbahar günü Ağva'da hissetmemi sağladınız. Sonbahar'ın yazdan başka türlü bir büyüsü vardır oralarda. Renk cümbüşüdür. Hele de dostlarla bir olunca daha da başka olur keyfi. Sevgiler...

Şükran Okyay 
 09.12.2011 10:16
Cevap :
İnceliğinize teşekkür ediyorum... Soğuk kış günlerinin içine biraz sıcaklık katabilir miyim dedim... Sevgiyle hep...  09.12.2011 11:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 550
Kayıt tarihi
: 18.02.09
 
 

Bağımsız bir yaşam sanatsız düşünülemez! diyen bir kaç yıldır Gaziantep' te yaşayan, kamuda çalışan ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster