Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
708
 

Sönen olmadım..

Karanlıkları yırtan bir mum alevinin eşliğinde yine bir akşamüzeri huzurundayım. Her şeyin başladığı ve bittiği yerde, buradayım. Unutulmaya yüz tutmuş bir dilin son sözcükleri ile çıkıyorum yollarına. Ömrümden ömrüne açılan onlarca kapının eşiğindeyim. Bir labirentin tam ortasında, ne tuhaf bir çelişkidir ki çözemiyorum. Her yolun sana çıktığını bildiğim halde kaybolmaktan korkuyorum.

Saatler geceye vurur az sonra. Karanlık koyulaşır, sokaklar ıssızlaşır. Uzun zamandır keyfini süremediğim hayalinin yansımalarını arar dururum boş duvarlarda. Belki gelir diyerek bel bağladığım her fırsatın ardından boşa çıkan nafile çabalarımı izlerim. Duvarlarımda hayalinden çoktur mağlubiyetimin izleri. Dört köşeye dağılan cam kırıklarıdır aslında canımı yakan.

Dudaklarının arasından dökülecek tek hecenin bekçiliğini yaparım usanmadan, bilirsin. Ama sustukça duyulur sesim der susarsın ya en çok bu koyar aslında. İki noktanın ardına gizlenen anlamların yakasına iliştirdiğin suskunluk çok gelir, söner cılız kıvılcımlarım.

Bir hayalin ötesine geçemeyen, ne yazılırsa yazılsın cisimlenemeyen bir düşten çok mu beklediklerim. Bir ses, bir soluktur tek derdim derken hiç mi inandırıcı değildir parmaklarımdan dökülenler.
Kağıdın kaleme olan tutkusundan çok değildir elbette büyüttüğüm umutlar. Ama biriktirdiğim cümlelerim vardır benim. Kimselere söylenmemiş, kimselerin duymadığı sözcüklerim vardır benim. Duyulmamış harfleri dizer arka arkaya, okunmamış mısraları düşerim notlarımın arasına. Tarifi olmayan hislerin tercümanı yapar, rengarenk zarflara koyarım usul usul. Beyaz kağıtlarımın üzerindeki lekelere inattır aslında adsız adressiz mektuplarım, kimine ad olur kimine adres.

En çok yokluktur yakıştığı anlam. En güzel hüznü anlatır mesela. Mutluluk pınarından içilemeyen tek damlaya rağmen acıyı taşırır içinden. En gürültülü şelalelerden çok çıkar sesi suskunluğumun.
En azından ben öyle zannediyordum. Ayan beyan, çırılçıplak gelişlerim oldu sana. Fütursuz, hesapsızca sana çıktı yollarım.
Takvimler gelişlerini gösteriyordu, akreple yelkovan bir olmuş yolunu gözlüyordu.

Yokluğunda kuruttuğum göz pınarlarım mutluluktan nemleniyor, ıslanıyordum. Sırılsıklam bir aşkın koynunda güneşi balçıkla sıvıyordum, haberin yoktu.
Her tercih bir kaybedişti. Giden sen oluyordun her zaman, kaybeden ben. Boşluğa düşüyordu mısralarım. Sensizliği vuran her saniyenin sonunda eksiliyordu kelimelerdeki harfler.

Her şey eksikti her şey yarım. Bir yalnızlığa denk geliyordum, bir o yakışıyordu uzun zamandır. Yakışanı üzerinden çıkarma dediğini unutmadım, ondan sanırım çıkaramıyorum üzerimdeki yaftayı. Bir deli mavinin peşinden koşan umutsuz yalnızı oynuyorum. Perde iniyormuş, oyun bitiyormuş ne fark eder ki.
Fonda bir şarkı, havada sigara dumanı. Odam zifiri, sessiz. Biraz hüzün sinmiş sanki biraz karanlık.

Yokluğunu terbiye ettiğim bu dört duvarın arasında varlığının gizlerini çözüyorum, çözmeye çalışıyorum. Nasıldır, neye benzer diyerek akıl almaz oyunlarla avutuyorum kendimi. Sahi, şimdi gülüşlerini astığım kapıyı aralasan yeter miydi gördüklerin. Hayalperest bir düş avcının nedir mesela sende ki yansıması, anlamı. Neye benzer oradan bakınca mısraların ardındaki.
Bir hayalden öteye geçemedin ya en çok hayal ettim seni. Göremediğim, dokunamadığım mısraları nereye koysam diye düşünüp durdum. Kimine çok geldin, kimine yetmedin.

Yokluğunun alışılmış sancılı akşamlarında gelişlerini düşünmek bile yıprattı an geldi. Bir rüyadır dedim yumdum gözlerimi. Oraya da geldin. Kalktım bir şarkı açtım hüzünbaz kelimeleri barındıran. Nafile, sanki sana yazılmıştı hepsi. Hepsinde biraz gam biraz keder. Hepsi maviydi, İstanbul esir almıştı hepsini. Sana dair ne varsa içimde dert olan korkusuzca açığa çıkıyordu her şarkıda.
Gitmek mi, gidip de dönmemek miydi en çok canımı yakan bilemiyorum. Ama her halini yaşadım. Birkaç damla vardı aralarında. Kurumuş bir göz pınarından söz ederken bir iki damlanın pek anlamı olmuyordu nasıl olsa.

Nasıl ki senden uzaklaşmak için attığım her adımda sana biraz daha yaklaşıyorsam, üzülmemek için direttiğim her an biraz daha derinlere işliyordu kesikler, cam kırıkları. Hasretin, yokluğun kelime anlamı ben oluyordum, adıma inat umutsuzluk kaplıyordu her yanı.
Arsız bir adam olup dalgalara sövmem bu anlara geliyordu hep. Sanki biraz daha bağırsam çıkıp gidecekti içimdeki son hasret tanesi. İlk anlarda fark etmemiştim, yeni yeni anlıyorum, senden kaçmak için yine sana gelişlerimi. Maviye gidiyordum dalgalara kin kusmak için.
Kahretsin.
Yine devrik cümlelerim ile sana akıyorum şuursuzca. Öznesiz, tümcesiz.
Yokluğundan kaçtıkça biraz daha büyüyor içimdeki boşluk. Git demek yetmiyor, kal demek çare değil.
Kendime çare olamazken bu deli mavinin neresinde olabilirim ki. Belki içi boş bir istiridye kabuğu, belki bir kum tanesi derinlerde bir yerlerde.
Sensiz, sessiz, çaresiz. Her yazının ardından bir yokluk daha ekliyorum belleğime. Biriktirdiğim onca mısranın ardından bu sahipsizlik canımı yakıyor.
Şimdi içimde koca bir ateş var. Aşkından kızıla dönen, yavaş yavaş esmerleşen tenin altında canımı yakan koca bir ateş var.
Önceleri tek damla gözyaşın yeterdi ya şimdi okyanusları boşaltsan üzerime nafile.
Kızılın maviye olan tutkusuydu bu. Sonum olduğunu bile bile serinliğini dileyip durdum.
Biraz kızıl, biraz mavi diyordu şarkı, aşkın asil rengi.
Kızılım yeter bana, asaletinle beraber senin olsun o deli mavi.
Çok değil, altı üstü tek heceydi. Kimine yedi veren gülleri sunardı, payıma ateşi düştü.
Yandım, yandım da; sönen olamadım.

18/06/09

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 107
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 582
Kayıt tarihi
: 24.03.09
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster