Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mart '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
519
 

Sonra düşünsem... Düşündüğümü düşünsem...

Sonra düşünsem... Düşündüğümü düşünsem...
 

Gitmek ya da gitmemek. Düşünmek ya da düşünmemek.


- Sence de çok saçma değil mi?
- Ne?
- Ne biliyim. Yani herşey! Çok saçma değil mi?
- Bilmem!
- Nasıl bilmiyorsun ya! Saçma işte!
- Tamam canım ne kızıyosun. Öyle diyorsan öyle olsun..
- Öyle zaten!
- Pekki..
- Sen beni ciddiye almıyor musun?
- Yoo alıyorum, bu da nerden çıktı!
- Ortaya bişe atıyorum, böyle kısa kısa cevaplar falan.
- Yok canım ne alakası var..
- Tabi tabi bi alakası yok. Tamam bi alakası yok!! 

Elinde tuttuğu telefonunu, ıslak mendilini çantasına attı ve çalımlı hareketlerle çantasının fermuarını çekti.. Suratı asılmıştı.. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmenin ön hazırlıklarıydı bunlar. Sanki daha önce de yaşamış gibiydim bu anı..

Sesimi çıkarmıyordum ve ben sustukça tahrik oluyor, hareketlerinin şiddeti artıyor, daha da agresifleşiyordu. Çantaya telefon ve ıslak mendilin atılışı, fermuarın hışımla çekilişi, çantanın iki yana sarkmış omuzluğunun toplanıp bir araya getirilişi, oturmaktan kırışmış boy friend gömleğin düzeltilişi ve çantanın sertçe omza yerleştirilişi normalde 15-20 saniye kadar sürerken, dakikalar olmuştu ve hala kalkıp gitme hazırlığı bitmemiş gibiydi..

Hiçbir şey demeden beklemeye devam ettim.. O an, hazırlığını bu kadar uzatarak, giderken bana söyleyeceği ve muhtemelen uzun bir süre unutmamamı isteyeceği -kapak mahiyetindeki- son sözüne kafasında ayar çekmek için zaman kazanmaya çalıştığını düşündüm. Ve bu düşünce, bana söyleyeceği o son söz her ne olursa olsun daha ağzından çıkmadan basitleştirmişti..

Son hazırlıklarını da yapmış ve nihayet ayaklanmıştı. Hala, ne hiçbir şey söylemiş, ne de bir şey yapmıştım. Öylece hazırlanışını seyrediyordum. Karşıma geçti ve sanki babasına: ‘‘ben artık büyüdüm tamam mı? Kendi ayaklarım üzerinde durabiliyorum! Rahat bırakın beni rahat! Gitmek istiyorum bu evden!’’ deme pozisyonu almış bir ergen gibi dikildi.. Artık sözün bittiği yerdeydik. Ama yanılmışım, bitmemişti. Dudaklarını alabildiğine büzüp, kaşlarını gererek: ‘’şurda tutup bana tecavüz etseler sesini çıkarmicaksın! Püü sana!’’ dedi ve arkasını dönüp gitti..

"Yuh lan, harbiden de iyi düşünmüş ha" dedim içimden. Peşinden koşup, kolundan tutmak, kendime doğru çekmek ve gözlerinin içine bakarak sadece "tebrik ediyorum" demek istedim. İçimde kalmıştı. Gerçekten tebrik etmeliydim. Bu nasıl incelikle işlenmiş, vurucu bir son gidiş cümlesiydi ve üzerinde bu kadarcık zaman diliminde düşünülerek çıkmıştı. "harbiden de helal olsun lan" dedim, "esaslı, zeki kızmış ha, her türlü ekmeeni bulur aç kalmaz bu hayatta" diye düşünce dehlizlerinde dolaşmaya devam ettim. Ta ki acıktığımı hissedip köşedeki dönerciye girene kadar..

***

Ne arıyor, ne mesaj atıyordu, ve ne arıyor ne mesaj atıyordum. 2 hafta geçmişti üzerinden.. O gün yaşananları bir kez daha hatırladım. Ve hala o anki gibi tamamen saçmaladığını düşündüm. Yani her şeyin saçma olduğunu söyleyerek düpedüz saçmalamıştı ve ben bunu o an yüzüne söylememiştim. Söylesem belki sinirlenip, kalkıp gitmezdi. Ama katılmıyordum ve hiç polemiğe girecek durumda da değildim. O yüzden de kestirip atmıştım. Bir gün önce de gece 12-1 halı saha maçı yapmıştık ve her tarafım ağrıyordu. Uzun uzadıya fikir teatisinde bulunacak halim yoktu yani..

Ancak şimdi düşünüyordum. Üzerinde yaşadığı, tüm nimetlerinden müthiş açgözlülükle istifade ettiği, sefasını acımasızca sürdüğü bu dünyayı, tabiatı nasıl saçma bulabilirdi. Düşünceyi, felsefeyi, edebiyatı, matematiği, bilimi nasıl bir kalemde silip atabilirdi. Nasıl bir sığ bakıştı bu? Düpedüz kaçış değil miydi? Milyardolarların gömüldüğü yatırımlar, bir parçası için varil varil kan dökülen ülke toprakları, işlevsel düzen, ağaçlar, kuşlar, börtü böcek her şey ama her şey anlamını yitiriyordu onun bakışıyla. Globalleşen dünya, develüasyonlar, krizler, açlık, savaş veya annesinin balkona çamaşır sermesi onun umrunda bile olmadığından bu kadar kusursuz ve güzel kalmıştı belki de.. "Yarın evlense, geçim sırtına binse de böyle olur mu acaba?" diye düşündüm.. Eğer aynı fütursuzlukla devam ederse –ki hiç zannetmiyorum. Fazla rahatlıkla gelen batma belirtileriydi bunlar- gram yaşlanmazdı, valla potansiyel koca adayı çok şanslıydı..

Gerçi iki kere üst üste hapşırsa, babasını acil acil, sağlık ocağı sağlık ocağı koşturtması yaşamı ve yaşamayı saçma bulmasıyla direk ironi oluşturuyordu ama O, ölüm ve ölmek hakkında da aynı şeyleri söylüyordu! Hatta bir keresinde: "şimdi biz ölüyoruz ya hani? Böyle ağlıyolar, üzülüyolar falan seni bi daha göremicekleri için! Ardından da gecesine kalmadan toprağın en dibine gömüyolar bir daha görmemek için! Hadi sonradan kokuyosun falan eyvallahtaa bu acele ne aabi?? Öldüm lan, korkma bişeyini yemicem!’’ gibi garip bir savunu da atmıştı ortaya. O an mantıklı da gelmişti bana. "harbiden haa" diye gizli gizli bu fikir üzerinde düşünceler geliştirmeye başlamıştım bile hemen..
Ama şimdi düşünüyorum da, o gün de şu kahrolası marjinalliğinin sıradan demagojilerinden birini yapmıştı.. "Cesetten bir an önce kurtulmakmış! Napacaan kalsa, o gece yaşamaya veda partisi mi düzenlicen ölücaazla? Allahım yaa!" diye sinirle kafamı önüme gömdüm, tırnağımı kesmeye devam ettim..

Vücut temizliği ve atılımıyla ilgili ne yaparsak yapalım beyin fonksiyonlarımızın 27 kat daha fazla çalıştığını tahmin ediyorum.. Tırnağımı kesme meşguliyeti de zihnimi bu düşüncelerden taa biz küçükken evin tuvaletinde yattığı söylenen mahallenin delisine kadar getirdi.. Tam o anda kulaklarımı tırmalayan mesaj sesiyle irkilip kendime gelmem bir oldu. "İştee" dedim "sonunda dayanamadın, hatanı anladın ha" diye zafer kazanmış kumandan edasıyla sırıtarak ekrana baktım. Ferhat’tı !
‘’naim olum çok sıkıcı lan:S Mir cafeye gelde iki tavla atak:)))’’ yazıyordu. Hem beklediğim mesajın gelmemesinin hayal kırıklığı, hem de beklediğim mesajın gelmesinin sevindiriğiyle (ben de çok sıkıldığımdan) hazırlandım ve çıktım.

Ferhat ortalarda bir yerde pintiliğinden "arkadaş bekleme çayı"nı bile almamış, onu bunu kese kese, çift olanlara imrenerek baka baka beni bekliyordu. Selamlaştık ve karşısına oturdum! Bir iki hoş beşten sonra tavlaya başladık ve gittikçe daha da zevklileşen oyunumuza daldık. Biraz sonra cafede çalan Mirkelam’ın Hatıralar’ı da bitmiş, sadece karıştırılan çayların, höpürdetilen kahvelerin ve atılan zarların sesi doldurmuştu ortamı. İster istemez duyuş menzilimdeki sesleri de işitiyordum..
- Sence de çok saçma değil mi?
- Ne?
- Ne biliyim. Hayat yani, her şey. Çok saçma değil mi?
- Yüooo ne saçması be! Her şey bir düzen, niza…
- Ne yani baya baya memnunsun hayatından
- Evet, bence hayat çok güzel, yaşaması çok güzel!
- Üfff nasıl bu kadar basit ve fikirsiz olabiliyorsun Hakan?
- Ne alakası var canım! Bak, işaret ediyosun hoop çay ayağına geliyo!
- Nasıl ne alakası var ya! Bitmişsin sen be, pörsümüşsün! Püü sıfatına!!
- E.. Ebru dur nereye gidiyosun, saçmalama!
- Gelme peşimden Hakan!
- Ebruu!! … dur bak yanlış anlad.. Ebruu ..

NAİM KAYA

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 376
Kayıt tarihi
: 11.12.10
 
 

13 Şubat'ı Sevgililer Günü'ne bağlayan gece Adana'da Dünya'ya burnumu soktum. 2008'den itibaren S..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster