Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '21

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
524
 

Soru İlmin yarısıdır. HŞ

"Soru ilmin yarısıdır” diyor Resulullah, yani diğer yarısını tamamlamak üzere yöneltilmesi gerekir.

İNSAN'ın ne bir şeyler sormaya, ne de cevaplanmaya ihtiyacı var. İNSAN öyle bir varlık ki ihtiyaçtan beri olduğu için Kuran-ı Kerim’ de, “…sadece birbirlerine selam derler” şeklinde belirtilmiştir.

Fakat bu işin de bir adabı olmalı ve bu konudaki yazılı olmayan kurallara uymalıyız. Zaten ağır ve zaman zaman anlaşılması zor olan konularda, ifadelerimizi az ve öz tutmak çok önemlidir. Farklı kaynaklardan aldığımız birtakım deyişleri kendi sorumuza katarak onu güzelleştirmeye çalışmaktan ziyade, asıl noktayı karşı tarafa aktarmak çok daha önemli bir yer işgal etmeli. Bu nedenle günün sonunda soruyu azaltmak SENdeki cevapların çoğalmasını sağlayacaktır.

Bir sual dillendirmenin amacı, fikir sahibi olmadığımız bir konunun bizim için aydınlanmasıdır. Sanki bu noktada, bir bilen bir de bilmeyen 'illüzyonu' oluşuyor. Bileni kafamızda yücelterek aslında çöp bilgilere verdiğimiz değeri farkında olmadan arttırıyoruz. Ana kaynaktan açığa çıkan ilimde, bilme veya bilmeme gibi 'process' e tabi sıfatlar hüküm süremez.

Holografik evrende birbirine zıt olguların bir desen oluşturması; beşeri bakış açısıyla pozitif ve negatif olarak veritabanımıza kodladığımız kavramları birleştirir ve bir bütün olarak algılandığında orada günah ve sevabın yeri yoktur.

Maddi zenginliğin bir sınırı vardır. Bu durumu, Allah için kullanan insanlar imkanların getirdiği koşullanmalarla kayıtlanmazlar. Zaten sevgi Allah için sevmekle başlar ve O'nu sevmekle biter. Bir insanı, objeyi ya da nesneyi sevdiğin zaman niyetinde Allah yoksa o maya tutmaz. Bir şeyi Allah için ortaya koymak; saf bir dileyiş ve bakış; sonuç olarak dilediğini yapma ve soru sorulduğu zaman da spontane şekilde cevap verme özelliğini ortaya koyar. Fakat her şey dilemeye bağlıdır. hakikatin ta kendisidir. SEMİ ve BASİYR özellikleri bunu getiriyor. Sen her nereye baksan Allah’ın vechini görüyorsun ve böylece de diliyorsun. Dışarıdan gözlemleyerek de "O her an yeni bir ŞAN'dadır" hükmü sende dilleniyor.

Hakikat Ehli, Cennet Ehli ya da Allah Ehli dediğimiz şeyler hep TEK varlığın 'dilemesidir' .

'Ey Cabir, Allah önce aklımı yarattı; Ey Cabir, Allah önce nurumu yarattı ve kalemi yarattı' dediğimiz şeylerin hepsi aynıdır. Akıldır, nurdur, onları yazan kalemdir, Akl-ı Kül'dür.

AKIL bir yerden bir yere geçecek bir kapıdır. Tarifi olmaz ama işaret ettiği özellikler olur. İşte bunlar Hz. Ali’ yle temsil edilmiştir. AKIL varsa İMANa gerek YOKTUR! Zaten imanı geçerek o noktaya varacaktır, YAKIYNe erecektir. Böyle insanların,' beş duyunun algılamadığı' metafizik varlıkları bile tespit etmesi söz konusudur. Bu nedenle Allah, Hz. Ali’ ye kendi vechini göstermiş; O da "görmediğim Allah’a iman etmem” demiştir. Düşünceler sözleri, sözler ise yaratımları meydana getirecektir. Bu FATIRda zaten kâinat sonsuzdur, SUBHANdır.

Hakikat noktasında yaşıyorsak, başımıza gelen sadece olumlu olayları kabul etmekle kemal halinde olduğumuzu düşünmek hatadır. Eğer tam anlamıyla burayı deneyimlemek istiyorsak; bize ters gelen, bizi bedensellik hükmüyle vasıflandıran birtakım olguları da aynen pozitif oluşumlar gibi kabullenmek zorunda olduğumuzu bilmemiz lazım. Aksi takirde 'tek kare resim' olmaz, ruhun aslını bilemezsin! Her şeyin bir özü vardır. Ruhun ise Ruh-u Azam dediğimiz yapı, Küll-i Ruh, Küll-i Akıl, TEK BEYİN dediğimiz noktadır.

Eğer sende böyle bir açığa çıkış varsa; her an kendin olarak var olduğun halde, ismine dayanmayan bir şekilde, SAMEDİYETle, 'mecbur kalmayarak, ihtiyaçtan beri' halde yaşarsın ve üretirsin.

Ama gerçek manada üretim, Allah’a aittir. Çünkü sendeki Resulullah diyor ki “Sende Allah’tan başka bir şey yok ama göz boyutunun kölesi olarak yaratıldığın, seni kendinden perdelediği için dışarıya rağbet ediyorsun, içselliğine geçemiyorsun”.

Milyonlarca milyarlarca yıldızları, galaksileri beyninde bulup toparlayamıyorsun. ZAMANla yaşayan beşer, onun ölçüsü içinde kaybolup gider. Ama ANda yaşayan zamanı hatırlamaz. ANda yaşayan, varlığı hatırlamaz. Bu sebeple denir ki: “Öyle melekler vardır ki  o melekler insanların varlığından haberdar bile değildir”.

Beyinde devamlı olarak düşünce, aslında soru değil; O TEK olanın seyrinden başka bir şey değildir. Ama Kur'an ne diyor, “Hala tefekkür etmiyor musunuz, hala düşünmüyor musunuz?” Bu iki anlatımın çeliştiğini düşünebiliriz, oysa ki sadece baktığın noktayla ilgilidir.

Eğer ki sen ve Rab; sen ve Hakk; sen ve Allah varsa o zaman düşün ve tefekkür et.

Ama eğer 'sen ve Rab' yoksa sadece Rab, Hakk, Allah varsa; o zaman açığa çıkışın ANda simültane edilerek bir model oluşturduğunu kabul etmelisin. Bunun sonucunda da dilediğini yapanın Allah, İlim, Akıl olduğunu deneyimlersin.

Bu BEYİN Allah’tır, dine ihtiyacı yoktur. Bunu kullanamayan için din gereklidir.

'Mekansız olan' cennettedir. Bunun başka türlü izah edilecek bir tarafı yoktur. İman bütünlüğü vatan sevgisinden kaynaklanıyor, bu zahiri bir yaklaşım; içsel karşılığı ise ahiret boyutudur.

Siz hiç ahiret boyutunu seven, ölmek isteyen insan gördünüz mü? Bu konudaki gerekli sinyal insanlara ulaştırılmış. Bunun için zamana ihtiyaç yok ANda yaşıyoruz; dün gibi, yarın gibi… O mesaj beyne geliyor, onu alan her şeye hazırdır; cennete de, cehenneme de.

Ahmed F. Yüksel

Bodrum- Milas 12 Ekim 2021
https://twitter.com/ahmedfyuksel
https://www.instagram.com/ahmedfyuksel

https://www.facebook.com/ahmedfyuksel

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 628
Toplam yorum
: 2039
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 10036
Kayıt tarihi
: 14.12.11
 
 

Araştırmacı Yazar.. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster