Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Şubat '16

 
Kategori
Anne-Babalar
Okunma Sayısı
407
 

Sosyal hayatta ne verirsen onu alırsın. Yaşar Akçal 10 Şubat 2016

Babamla aramız çok çok iyiydi. Bana zaman zaman bütün bunlar hayatında karşılaşabileceğin ve hayatın içinde var olanlar diyerek, hayat dersleri verirdi. Bak oğlum derdi, gerçek yaşam da, bazen değiştirmeye gücünün yetmeyeceği durumlar da olacaktır. Lise son sınıfa devam ettiğim yıllardaydı anlatacağım, bu olaylar. Babam bir kamu kuruluşunda vardiyalı işçi olarak çalışıyordu. Geceye geçtiği haftalarda, ailemizin alışverişleri için zaman zaman beni de çarşı ve pazarlara beraberinde götürürdü. Çarşı ve pazarlarda nasıl hareket edilir öğrenirsin diye. Alacağımız sebze ve meyveler de nelere dikkat getmem gerektiğini, satıcılara belli etmeden gösterir ve öğretirdi. Bu sayede rahmetli babamdan çok şeyler öğrendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Malın hem iyisini almalısın, hem de fiyatı çok da uçuk olmamalı derdi. Yalnız bu iş için pazarı biraz dolaşmakta sayısız faydalar vardır. Diğer yandan, satıcıda neticede bir insandır, onu da üzmemek gerekir diye öğütler verirdi. Bundan son derecede mutlu olurdum. Yaşamımda bazı noktalara çok önem vermem gerektiğini de sık sık vurgulardı. Sen sosyal hayatında (yaşamında) kime ne verirsen yaşamda sana verdiklerini her zaman fazlasıyle geri verir yani iade eder derdi. Bu bir yerde sana ayna görevi demek olurdu, bence!.. Bunu aklından hiç çıkarmamalısın! Yani yaptığımız veya yapacaklarımızın bir nevi dışa yansımasıdır, bunlar…

Bilmiyorum ama davranış bilimlerinde bile, belki bunlar söz konusu oluyordur amma “saygıyı da sevgiyi de, insanlara sıcak davranmayı da daha çok sen göstermelisin” oğlum!..

Göreceksiniz ki, bütün bunlar paranın faizi gibi, fazlasıyle sana geri dönecektir!.. Acı haksızlık ve benzeri gibi, üzücü olan durumlarla da her zaman karşılaşabilirsin… Bu gibi durumlar karşısında bile onların geçmesi için, sabırla bekleme erdemini de gösterebilmelisin! Yine de bütün bunlar gerçek yaşamdan birer parça olup, her zaman geçerlidir. Unutma ki; “her canlıya ölüm vardır. İnsanlar ölürler ama ölmeyen insanlıktır”, demişti.

Ben böyle gördüm, böyle yaptım ve böyle olacağını da yürekten inanıyorum diyordu.!.. Bende sağol babacığım deyip sık sık ellerinden öperek ona hep saygılı davranmaya çalışıyordum... Yıllar öncesinde babamla yine bir pazardan dönüyorduk. Mevsim kış, her yerde üç gündür yağan bir kar kütlesi vardı. Pazaryerine yaya gidip geliyor yükümüz ağır olduğu zamanlarda da arada bir kısa da olsa mola veriyorduk…

Havanın soğuk olmasına rağmen evimize bu şekilde kan ter içinde ve yorgun argın dönüyorduk. Bütün ağır yükleri taşımayı evin büyüğü çocuğu olarak ben üstleniyordum. Ama babam buna pek müsaade etmiyordu. Yolumuz stabilize bir yoldu. Yolumuzda biraz daha ilerleyince, altından yaz-kış debisi çok yüksek olarak akmakta olan, bir çayın  köprüsü üzerinden geçiyorduk…

Bu köprü ise oldukça sağlam, antik bir yapıydı. Köprünün alt kısımlarında da iki tarafında olmak üzere, gölgelik diye bir yer bulunuyordu. Halk deyişi buraya seyirlik diyenlerde vardı.

Köprü üzerinde ilerlerken tesadüfen komşumuzun oğlu Burak’lakarşılaştık. Elinde iyi marka 16 kalibre bir çifte vardı. Burak benden dört beş yaş büyük bir ağabeyimizdi..

- Babam hayrola Burak, bu silah da neyin nesi evlâdım dedi. Doğrusu Burak’ı bende tanıyordum ama, şehir içinde böyle dolu çifteyle eli tetikte de gezilmezdi ki diye geçiriyordum içimden ?

- Burak hayır, hayır beyamca dedi. Ben aslında lise mezunuyum. Yani sanatkar da olsan pek fazla birşey değişmiyor bu ortamda. İnsana yaptığı işin bedelini bile vermiyorlar ki! Askerden döndükten sonra doğrusu, bir iş de bulamamıştım. Aylak aylak akşama değin dolaşıyordum. Beni tanıyanlardan birisi, benim için avcı olduğumdan ve henüz bir yerde çalışmadığımdan bahsetmiş. Belediyede ki Zabıta Müdürü’ne. O da hemen belediyemiz de işe alalım demiş. Belediye Zabıta Müdürlüğü’nden bir ay önce gelen bir yazı ile doğruca anılan Müdürlüğe gidip görüştüm. Görevim, başıboş köpekleri ve uç mahallelerde rastlanabilecek halka zarar veren yaban hayvanlarını, avlamak olarak belirlenmişti. Belediye de hemen iş başı yaptırdılar. Bende bu suretle artık belediyeci oldum, diye anlattı!..

İşte tam bu sırada dişi bir köpek sesimizi duyunca, yem bulmak için sanırım köprünün altından aniden hemen önümüze çıkıverdi! Burak da tüfeğini omuzundan alıp, ateş etmek istedi. Babam da, birden silahın namlusunu sarılarak, yapma oğlum diye bu atışa mani oldu.

- “ Dişi köpeklere pek ateş edilmez. Onların yavruları olabilir ”!.. Bu köpekte bir yavrulu köpeğe benziyor bence diye, Burak’a anlatıyordu. Babam daha bunu  der demez, o anda köpek arka ayakları üzerine kalkarak bir süre öyle kaldı. Sanki bize, süt dolu göğüslerini gösteriyor gibiydi. Sonra da arkasından mini mini sevimli mi sevimli tam altı tane yavru çıkageldi. Burak da bu işten bir hayli üzülmüş olacak ki birden ağlamaya başladı. Babam teselli etti ise de zar zor durdurabildik.

Bu dramatik tablo karşısında babam da, ben de göz yaşlarımızı inanın tutamadık ve bizde ağlıyorduk!

- Burak, burada babama teşekkür ederek, amcabey beni büyük bir vicdan azabından kurtardığın için, sana çok çok teşekkür ederim dedi. Ya ateş etmiş olsaydım, durum çok daha vahim olacaktı. Benim de aralarında yaş farkı iki veya üçer yaş olan geride beş tane daha kardeşim var dedi!..

- Babam da, Burak’ın babasını yakınen tanıması nedeniyle, istersen bu durumu babanla bir konuş oğlum dedi. Zamanında benim de birav tüfeğim vardı, elinizdeki tüfeğin benzeri. Ama oğullarım ben yokken silahı kurcalayıp, başımıza iş açmasınlar diye, daha onlar sekiz dokuz yaşlarında iken, satmıştım. Belki sen, ben de memnun değilim amcabey bu durumdan diyeceksindir ama, ekmek davasıdır bu, onu da saygı ile karşıladığımı bilesin dedi…

- Burak da, bu acı tabloya daha fazla dayanamayacağım galiba ben, diyerek istifa etmek için, bizimle beraber evine dönmüştü. Giderken derinden derine ağlıyordu;

- Ama ne olursa olsun bu işin bana göre olmadığı da bir gerçek beyamca dedi, babama!

- Babam da yine sen bilirsin oğlum, dedi. Olayı istersen bir kez daha sağlıklı düşün ve birden bire karar verme! “Ekmek teknesinin de kutsal bir mekan kadar değeri olan, yüce bir mekan olduğunu sakın aklından da çıkarmamalısın”! dedi. Böylece birbirimizden ayrılmış olduk.

Yolda gelirken babam; Gencecik bir çocuk, askerliğini de komando olarak yapmış, ama memlekette iş bulamadığı için avcılık yapıyor. Bence avcılık, anladığım kadarıyla amatörce yapılan bir iştir. Ben böyle biliyorum hep. Son zamanlarda çokta modern av tüfeklerinin, piyasada olduğunu arkadaşlarımız söylüyorlardı ama, içimdem gelipte bir türlü inceleme yoluna gitmedim… Pazaryeri ile evimizin arası yaya olarak otuzbeş kırk dakika sürüyordu. Eve yaklaşmamıza takriben on, bilemediniz onbeş dakika kalmıştı. Yine önümüzde yürüyen gariban olduğu her halinden belli, bir çocukla karşılaştık. Her taraf, kar. Yaklaşık on-onbir yaşlarında ya var ya yoktu. Bu karda kış da ayağındaki siyak lastik ayakkabısından, her adım atışında sular dışarıya fırlıyordu. Babamın dikkatini çekmiş olmalı ki;

- Bana, görüyor musun çocuğun ayakkabılarından fırlıyan suyu diye sordu?.. Bu çocuk güya, ayakkabılı öyle mi oğlum dedi?

 - Bende evet babacığım, gördüm dedim. İnanırmısınız yüreğim ağızıma gelmişti. Yüksek sesle bağırmamak için kendimi zor tutuyordum.Gönüllerimiz mahzun, kalplerimiz kırıktı. O çocuğu bağrına basan biri olmalıydık, diye geçiriyordum içimden!.. Nitekim yine babam bana seslenerek, doğa bile hangi aylarda kış, hangi aylarda da yaz olacağını önceden plânlarken bizler hala bu konuda gereken ilgiyi göstermiyoruz, biliyorsun değil mi? dedi. Kışın tedbir almazsanız soğuktan ve ayazdan ölebilirsiniz, yazın ise yine tedbir almaz ve kışa karşıda hazırlık yapmazsanız çok dar durumlarda kalabileceğinizi bilmelisiniz, oğlum dedi...

İşte bütün insanlar bu durumu bildikleri için hemen tedbirlerini alabiliyorlar… Ama alamayanlar yok mu? Tabiiki onlarda var…Herşeyin başında mâli imkansızlıklar geliyordu. Oysa bu çocuğun ailesinin de maddi durumu yeterli olsaydı, her halde sokağa böylece çıkmasına müsaade etmezdi, diye düşünmekteyim dedi… Aslında babam bir yerde gerçeklere değiniyordu…

Babam, bu çocuğun bu şekilde ayakkabılarından fırlayan sular gözümün önüne her gelişinde, adeta tepemden bir kova suyu boca ediyorlarmış gibi geliyor bana, dedi. Öyle ise ne yapıp, yapıp bu çocuğun ayağına sağlam bir lastik ayakkabı almalıyız, diyerek hem bu çocuğu  sevindirmek hem de, vicdani  bir sorumluluğunu gidermek istemişti. Hemen çocuğun yanına bir çırpıda koşup, onu incitmeden nerede oturduğunu ve kaç numara ayakkabı giydiğini bir öğren bakalım dedi… Bu sorularım karşısında çocuk biraz heyacanlandı ise de, ben durumu kendisine onu kırmadan ve hafifce gönlünü almak suretiyle, bir güzel izah ettim. Babam eve vardığımızda terini dahi kurutmadan, hemen pazaryerine dönüş yaptı…

Ayakkabı almaya gitmişti. Döndüğünde ailece hepimizi de sevindiren bir durumla karşılaştık. Babam lastik ayakkabı yerine iyi kalite bir kauçuk ayakkabı alarak dönmüştü. Parasının da olmadığını ben ve annem de biliyorduk. Ama herhalde aybaşında öderim diyerek, satıcıya borçlanmıştı…

Bize de,“Düşenin elinden tut ki, sen de düştüğün zaman tutacak bir el bulasın!.. Kimseyi incitme ki! İncittiğin yerden bir gün sende incinirsin!”. Bunları aklınızdan hiç çıkarmayın, oldumu oğlum dedi!.. Tamam babacığım, dedim...

Şimdi hiç vakit geçirmeden bu ayakkabıyı hemen o çocuğa giydir ve neticeyi de bekliyorum diye, beni görevlendirdi. Ben de daha önceden öğrenmiş olduğum, o ailenin bilinen adresteki evlerine gittim ve çocuğu bulup ayakkabıyı giydirdim. Bu işe en az ailesi kadar da çok çok sevindiğimi yeri gelmişken söylemeliyim... Ailesinin kalabalık ve pederşahi bir aile yapısına sahip olduğunu bu vesileyle orada, daha yakından görmüş oldum. Babaları da sokak simidi satmak suretiyle geçimlerini idame ettiriyorlarmış…

Annesi, abla ve kardeşleride bana ve aileme bolca dualar ederek uğurladılar. Doğruca evde neticeyi beklemekte olan, babamın yanına döndüm. Babam, ayakkabının nasıl geldiğini? sordu. Bende bir numara kadar büyük olmuş ama, kalın çorapla daha da uygun olur herhalde diye, çocuğun annesine de söylediğimi belirttim. Babam önemli değil, bu çocuğun, gelecek sene de aynı ayakkabıyı rahatlıkla giyebileceğini düşündüğümden ayakkabıyı da bir numara büyük aldım dedi...

Babam bu işe çok çok sevindiğinden, o zaman güle güle giysin, ayağında paralansın! diyerek mutlu olduğunu bildirdi... Böylelikle bu küçük çocuğun hem memnuniyetini, hem o çocuksu sevincini, bizlerde yaşamış olduk. Sağol canım babam dedim, kendi kendime... Mali imkanının da olmadığını biliyordum ama, bu şekildeki bir jestin, dünyalara değerdi. İnanın ailemize de büyük bir sevinç yaşattın. Gönlün de dağlar kadar yüce imiş, canım babam!.. Bu vesile ile onu da öğrenmiş olduk. Bundan daha büyük mutluluk olabilir mi? diye bir kez daha ellerine sarıldım ve  kendisine hep birlikte uzun ömürler diledik…                 

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 410
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster