Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ağustos '09

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
862
 

Sosyalizm üzerine

Sosyalizm üzerine
 

Afiş üzerinde Rusça olarak; "Lenin yaşadı, Lenin yaşıyor, Lenin yaşayacak", yazıyor.


Sosyalizm, insan ihtiyaçlarını en iyi biçimde karşılamak amacıyla planlanmış bir üretim yapısıdır. Devletin tüm üretim araçlarını elinde yoğunlaştırarak, verimli ve etkin bir sanayi atılımını öngörür. Fakat bu durum bazı sorunları da beraberinde getirir. Trotskiy’e göre “mülkiyetten yoksun olanlar, onu yaratmaya ve savunmaya eğilim duymazlar”. Yani sosyalizmin sloganı “herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre”, gerçekleştiği takdirde, gelecek kaygısı duymayan insanların çalışmasında verimlilik sorunu ortaya çıkmaktadır. Sanayide emek verimliliğini artırmak ise, “ileri bir teknolojinin benimsenmesi ve emek gücünün daha iyi kullanılması” ile mümkün olur.

Marx’a göre “komünizmin alt aşaması”, en gelişkin kapitalizmin yaklaşmış olduğu düzeyde başlar”. Yani ileri kapitalizmin ekonomik ve kültürel sorunları çözmesinden sonra. Rusya, 1917 yılında böyle bir altyapıya sahip değildi. İzvestiya gazetesinde o yıllarda çıkan bir haberde, “Moskova-Yaroslav arasındaki en önemli karayolumuzda otomobiller saatte ancak 10 kilometre hızla gidebiliyor”, deniyordu. Stalin, 1927 yılının Nisan ayında, Merkez Komitenin tam katılımlı bir toplantısında, “bizim için Dnyeperstroy hidroelektrik santrali kurmak, bir köylü için inek yerine gramafon satın almakla eş anlamlı olur”, diyordu. 1925 yılında Sovyetler Birliği, elektrik enerjisi üretimi açısından dünyada on birinci sıradaydı (1935 yılında ise önünde yalnızca Almanya ve ABD bulunuyordu).

Marx, toplumsal devrimi Fransızların başlatacağını, Almanların sürdüreceğini, İngilizlerin de tamamlayacağını düşünüyordu. Lenin’de bu düşünceye paralel olarak, bir dünya devrimi peşindeydi. Lenin, 22 Kasım 1919’da, Doğu Halkları Komünist İkinci Tüm-Rusya Kongresi’nde şöyle diyordu: “Çok açık bir gerçek ki, kesin zafer, ancak dünyanın tüm ileri ülkelerindeki proletarya tarafından kazanılabilir. Biz Ruslar, İngiliz, Fransız ya da Alman proletaryasının sağlamlaştıracağı bir işe başlıyoruz”.

Trotskiy’e göre; işçi sınıfının en parlak temsilcileri ya iç savaşta öldüler ya da bir miktar daha yükselerek kitlelerden kopuverdiler. “Devrimin ilk döneminde kendini kitlelerin başında buluveren öncüler, ilk adımları atanlar ve sürükleyiciler ilk gericilik dalgasının kurbanı olurken, devrimin dünkü düşmanlarıyla birleşen ikinci plandaki kişiler ön saflara çıkmaya başlamışlardır”, şeklinde yorumluyordu devrimin sonrasındaki durumu Trotskiy.

Sosyalist dünya görüşü, kendi içinde bir hizip mücadelesidir. Kendi çatışı altında; devrim yapmak için elini taşın altına koyanları, sorumluluk alanları, hayatını devrim yolunda feda etmeye razı olanları toplayan bir partide, ideolojik fikir çatışmaları ve gruplaşmaların olması engellenemez. Hizipçiliğin olması, parti içi demokrasi ve çok sesliliğin göstergesidir. Hizipçiliğin olması değil, olmaması korkulacak bir durumdur. Hizipçiliğin olmadığı yerde lider diktası olur, parti-örgüt soluksuz kalır.

Sovyetler Birliği'nde, 1921 yılındaki bir ayaklanma sırasında (Kronştad), X.parti Kongresi parti içi hiziplerin yasaklanması yoluna gitti. Ama bu durum ilk ciddi düzenleme ile vazgeçilebilecek, geçici bir durum olarak görülüyordu. Fakat yasaklamanın verdiği tadı almışlardı bir kere. Lenin, daha sağlığında, devlet organlarını eline geçirmeye başlayan Stalin'e karşı hizip mücadelesine girişti fakat ard arda gelen felç ve sonrasındaki ölümü buna engel oldu.

Marx, gerçek özgürlüğün, yalnızca zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlenen emeğin sona erdiği yerde başlamış olacağına inanıyordu. Komünist bir toplumda, üretici güçlerin gelişmesi sayesinde, toplumun zorunlu emeği minimuma indirilebilir, herkes için serbest bırakılmış olan zamanla ve yaratılmış olan araçlarla, bireylerin sanatsal, bilimsel vb eğitim ve gelişimi sağlanabilirdi. Sovyetler Birliği, belki ilk yıllarında değil ama Stalin zamanında başlatılan ülkenin yeninden inşası, sanayileşme hamlesi ve ardından gelen 2.Dünya Savaşı sonrası bu serbest bırakılmış zamanı yoldaşlarına sağlamayı başardı.

Serbest bırakılmış zaman konusunda kendi tecrübelerimden örnek vermek istiyorum. Örneğin; Üniversitedeki Rus hocalarımdan birisi (Albina Nikolayevna), Sovyetler Birliği zamanında, önceden rezervasyon yaptırmak kaydıyla istediği zaman -ücretsiz- paraşütle atlayabildiğini anlatıyordu. Başka bir hocam (Nina İlorievna) devletin, yazlık ev yapması için halka –ücretsiz- 600 m2 toprak dağıttığı zamanlar, ihtiyacı olmadığı için reddettiğini söylüyordu (zamanında ücretsiz verilen topraklar şu anda altın değerinde!). “Çağdaş Rus Edebiyatı” dersinde, çağdaş yazarların biyografilerinde, yazar ve sanatçılara sunulan geniş imkanları öğrendik. Hala Cumartesi günleri öğle seansında bale seyredilebiliyor, torununu-çocuğunu baleye getirenleri görebiliyorsunuz. Sovyetler Birliği, Japonya’ya kadar uzanan geniş topraklarda ve zorlu kış şartlarına rağmen tüm ülkedeki konutların ısıtma, kanalizasyon, sıcak-soğuk su ihtiyaçlarını sağlayacak altyapıyı sağlamayı başarmıştır. Sibirya dahil olmak üzere, merkezle ilişkisi kesilen, ulaşılamayan, okulsuz, sinema-tiyatrosuz köy yoktur. Bütün bunlar Sovyetler Birliği'nin başarısı olarak hala karşımızda duruyor.

Peki insana ve ihtiyaçlarına bu kadar önem veren, "olabildiğince" eşitlikçi bir düzene karşı Amerika başta olmak üzere neden bir savaş verildi ?

Örneğin; İsmet Paşa'nın "Milli Şef" olduğu dönemlerde Ankara valisi Nevzat Tandoğan, bir gün siyasal olaylara karışmış gençleri makamına çekip şu tarihi nutku söyler : "Gençler... Siz bu işlere karışmayın! Eğer memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Siz işinize gücünüze bakın."

Bu anlayış yüzünden, gerçekte gelişmişliğin göstergelerinden biri olan demiryolları bile, ülkemizde “komünist işi”, denilerek geliştirilmedi. Demiryolları yerine, (çok daha yüksek maliyetli olan) otoyollarımızın gelişmesi gerektiği savunuldu. Hoş, onu da başaramadık. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, sağ partiler, sosyalist sloganları kendi parti programlarına koymaya başlayarak, Nevzat Tandoğan’ın söylemini kısmen gerçekleşmiş oldular. 1 Mayıs'ı tatil eden, tatil edilmesini teklif eden partinin sağ görüşlü olması bir ironi değil midir ?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 99
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 2549
Kayıt tarihi
: 28.12.08
 
 

1992 yılından beri yurtdışında yaşıyorum. Moskova Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü mezunuyum. Mosk..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster