Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1039
 

Soyutlanmış bir kent: Karakaya

Diyarbakır’da İlköğretim Müfettişi olarak göreve başladığımda, Şubat tatiline bir buçuk hafta vardı. Teftiş Kurulu başkanı, hafta sonuna kadar grubumun belli olabileceğini, arkadaşlar da son hafta teftiş yapılamayacağını belirtince, günleri dairede oturarak geçirmeye başlamıştım. Dairede oturmak, daha doğrusu, okullara gidememek, çok sıkıntı veriyordu. Çünkü dördü okul, kalanı Bakanlık, Basın ve Mahkemeler olmak üzere toplam altıbuçuk yıl (bazı arkadaşlar daha fazla) emek sarf etmiştim. İkinci hafta grubum belli olmuştu. Grup arkadaşlarım Karakaya Barajı'ndaki okulda yapacakları soruşturma üzerinde konuşuyorlardı. "Ne olurdu sanki bana da görev verselerdi" diye düşünürken, grup başkanım içimden geçenleri okumuş olmalı ki, "Yarın Seni de götüreceğiz, bir defaya mahsus olmak üzere yol paranı da vereceğiz" diyor. Teşekkür ediyorum. "Böylece hem çevreyi tanımış, hem de bir baraj görmüş olacağım" diyorum. Arkadaşlar, "barajın çok güzel bir restoranı ve misafirhanesi var, çok rahat ederiz" diyorlar.

Hep yarını düşünüyorum. Zamanın çok hızlı geçmesini istediğim anlardan birindeyim yine. Tıpkı bir an önce özgürlüğüne kavuşmak isteyenler gibi. Gece de çok uzun geçiyor. Bir türlü uyku tutmuyor gözümü. Saat altıya kadar dayanıyorum yatakta kalmaya. Ortalık karanlık henüz. Olsun. Temizlik yapana ve giyinene kadar aydınlanır. "Bu kadar erken, üstelik de kış günü, yataktan çıkılır mı" diye bakıyor oda arkadaşlarım. "Heyecanımdan uyuyamadım" diyemem ya.

İlk arabaya biniyoruz. Araba yaylı beşik gibi hiç durmadan sallanıyor ve çeşitli sesler çıkarıyor. Hep kuzeye doğru gidiyoruz. Arabanın sağ ön tarafında, camın yanındayım. Görüş alanım geniş. Karşıya ve sağ tarafa bakıyorum hep. İnişi çıkışı olmayan, oldukça uzun bir yol gidiyoruz. Karın yağdığı Diyarbakır’ın düzü ("Kar mı yağmış Diyarbakır’ın Düzüne"), buralar olmalı. Toprak verimli. Yalnız susuz. "Sulanabilirse neler yetişmez ki" diye düşünürken taşlık bir araziye giriyoruz. Taşlar bazalt kayalarından parçalanmış. Çok büyük değiller ama, köklüler. Ayrıca, arazinin yüzünde topraktan çoklar. Bu nedenle, taşları insan gücüyle temizlemek pek kolay değil. Dalıyorum ve on yıl öncesine gidiyorum. Köylüye İş Projesi, Gençliğe İş Projesi, geliyor aklıma. Bir taraftan, "bu tarlalar taştan temizlense, acaba ne kadar ürün sağlanır?" diye düşünürken, diğer taraftan "işsiz köylüler de kalmaz ha" diyorum, kendi kendime. "Köy Enstitülerinden dönüşen İlköğretmen Okullarında bu tip işleri bize yaptırdıkları gibi, Ziraat Fakültesi öğrencilerine, mezunlarına da yaptırabilirler" diye hayal da ediyorum. Böylece hem işsiz Ziraat Mühendisi kalmaz, hem de taş ve toprakla tanışmış olurlar. Bu arada üretim de yapılır. Böyle bir konuda, Yükseköğretim Gençliğinin bedensel gücünden yararlanma yoluna gidilse, "Üniversite öğrencileri amele mi, biz amele miyiz?" diyen kişiler de çıkacaktır, elbet. Bunlara rağmen böyle bir proje uygulanabilse, gerçekten çok verimli sonuçlar alınır.

Yolların kenarında hemen hiç ağaç yok. Hatta derelerde, köylerde bile. Köyler çırılçıplak. Haydi köylerden vazgeçtik. Derelerin kenarında dahi, ne bir kavak, ne bir söğüt ne de bir çınar var. Ergani’ye kadar sadece bir yerde ağaçla karşılaşıyoruz. (Yoksa buralarda ağaç dikmek yasak mı? Yasakla bile bu kadar başarı elde edilebileceğini sanmam.) Buradan sonra bitki örtüsü başlıyor. Çermik’ten Çüngüş’e doğru giderken Karakaya Barajı levhası göze çarpıyor. Levhanın hemen yanında iki ev, evin yanında büyüklü küçüklü üç mezar. Grup Başkanıma mezarları gösterince, "Aile Kabristanı" diyor. Ben bilmiyor muyum, dercesine gözlerine bakınca, "Biz ölülerimizi dirilerimizden ayrı tutamayız" karşılığını veriyor ve ekliyor: Karadeniz’de de böyle. Hepimizin yüzünde bir gülümseme başlıyor. Bir süre daha ilerledikten sonra, sağ tarafta dağın yamacında bir köy görünüyor. "Bu köy, en çok memur yetiştiren köylerimizden biridir" diyor, Başkan. Köyün bu özelliğini, burada çalışan, şimdilerde ise müfettişlik yapan bir arkadaştan duymuştum zaten. Tekrar, dikkatlice, uzaklaşana kadar bakıyorum köye. Biraz daha gittikten sonra, sağ tarafta bir çoban çeşmesi görüyoruz. Her taraf bembeyaz kar, bembeyaz su olmasına rağmen, o hâlâ suyunu şırıl şırıl akıtmaya devam ediyor. Ve akan sularıyla karın üzerinde kara bir çizgi oluşturuyor. (Buraya yetişmeden önce bir taş köprüden geçmiştik. Her ne kadar Köprüler üzerine artık yazmayacağım, dediysem de, bunu yazmadan geçemeyeceğim. Köprünün özelliği, üzerinde H şeklinde demirlerin uzatılarak kaynak edilmesiyle oluşturulmuş ikinci bir köprünün bulunmasıydı. Taş Köprü, Demir Köprüyü taşıyordu yani. Başkanım, "Bu demirlerin ne için konulduğunu biliyor musun?" diyor. Barajın içine girdikten sonra, bu demirlerin ne işe yaradıklarını görecektik ama, ille de görmek gerekmiyordu ki.)

On, onbeş dakika sonra, Çüngüş ve nüfus yazan levha görülüyor. Zorlu ve uzun yolculuk bitti, derken, arkadaşlar, "Hayır, bitmedi" diyorlar. Derken, Efes Pilsen ışıklı levhası ile karşılaşıyoruz. Başkana, "Baraja ulaştık mı?" deyince, "hayır" diyor da, bu soruyu niçin sorduğumu anlayamıyor. (Bir yerleşim birimine girişte, yerin adının ve nüfusunun yazıldığı bir levha ile karşılaşmak doğal da, bundan sonraki bira levhasına ne demeli? Yoksa Efes Pilsen burada mı üretiliyor? Bira, buranın bir özelliği de olmadığına göre, ilçeye yeni giren bir yabancının bira reklamıyla karşılanmasına ne demeli? Efes Pilsen birası ya da reklamı ile nerelerde karşılaşmadım ki? Belki inanamayacaksınız ama, Iraklı sığınmacıların geçici bir süre oturduğu Hakkari-Üzümlüde, Zap Suyunun kenarlarındaki çadırların kurulduğu düzlüklerde bile. Boş bira kutuları buraları kirleterek büyük bir çevre sorunu oluşturmuştu. Kim bilir, belki de Efes Pilsen biraları, sığınmacıların acil alkol gereksinimlerini karşılamıştır. Ey özel sektör! Sen nelere kadirsin!)

İlçede eğlenmeyip, -altı dükkân üstü ev ya da tek katlı önü bahçeli- kasaba evlerinin önünden geçerek yolumuza devam ediyoruz. Tıpkı bizim Belen’in (Hatay-Belen) eski yolları gibi yerlerden ilerleyerek, tepelerin doruğuna doğru tırmanıyoruz. Aşağılarda, uzaklarda ince, mavi bir çizgi uzanıyor. Fırat, diyor arkadaşım. (Fırat mı? Bakmayın siz onun üzerinde binlerce metre -üç km- demiryolu köprüsü olmasına, acılı türküler, ağıtlar yakılmasına.) Öğretmen arkadaş, aklımdan nelerin geçtiğini anlamış olmalı ki, "Aldırmayın siz onun küçük bir dere gibi görünmesine, bize çok uzak da ondan" diyor. Bir süre sonra, üzerinde elektrik hatlarının son bulduğu küçük bir kulübe ile karşılaşıyoruz. Burada su motoru varmış. Gideceğimiz yerin suyu bu kaynaktan karşılanıyormuş. Birazcık daha gittikten sonra demirkapı açılıyor ve Siteler’e (buranın adı) giriyoruz. Siteler, tepede bir kent. Kuzey tarafı dağlarla kuşalı. Üç tarafı açık bir düzlük. Karlar içinde. Arabanın sıcaklığını terk ettiğimiz yetmiyormuş gibi, bir de fırtına karşılıyor bizi. Tertemiz bir oksijen doluyor göğsümüze. Üşütmüyor da değil hani. Olsun, böyle temiz hava her zaman bulunmaz ki. Site’de kardan temizlenmiş düzenli yollar, etrafı çitli bembeyaz alanlar, dört-beş katlı bloklar, yönetim binaları, cami ve minare, kapkara bir duman çıkararak beyazlığı karartan yüksek bir baca ve okul daha ilk bakışta fark ediliyor. Bunların dışında Site’de daha neler yok ki. Sağlık Ocağı ve doktoru, İtalyanlar’ın Anaokulu, tüketim kooperatifi ve büyük bir misafirhane ile lokal bulunuyor. (Burası, ne yollarıyla, ne alanlarıyla, ne binalarıyla, ne de dört-beş katlı bloklarıyla içinden geçtiğimiz ilçeye benziyor.)

Doğruca lokale doğru yöneliyoruz. Adanalı bir öğretmen arkadaşla karşılaşıyoruz. Birlikte oturuyoruz lokalde. İçeri fazla sıcak sayılmaz. Kaloriferin gücü kar ve fırtınaya yetmiyor. Lokalde çay ocağı, Amerikan bar, oyun salonu, restoran, salon ve salonda okey, tavla, satranç var. Her taraf tertemiz ve özenle döşenmiş. Beş yıldızlı bir otelde ne ararsanız burada var. Üstelik ucuz. Sıkıntıları da var tabi ki. Örneğin jetonlu telefon arızalı olduğu için, istenildiği anda şehirlerarası görüşme yapılamıyordu. Bu arada, şehirlerarası konuşmaya açık bir telefon santralı ile her ev ve birimde bir iç telefon bulunduğunu belirtmeliyim. Müfettiş arkadaşlar, çay içtikten sonra soruşturma için ayrılıyorlar. Sitedeki öğretmenlerle söyleşiyoruz uzunca bir süre. Öğle yemeğini yiyip, çayları da içtikten sonra, "biraz açılalım" diyerek lokalden ayrılıyoruz Adanalı öğretmenle. Dışarıdaki şiddetli soğuk ve fırtına devam ediyor. Sitenin kenarlarına doğru yürüyüp çevreyi seyrediyoruz. Kar elli santimetreden fazla. Yüzeyi donmuş. Rahat yürüyoruz. Ayaklarımız batmıyor, ayakkabılarımıza kar girmiyor. İkimizde de kalın bir palto var. Atkıyla sıkıca sarmışım boynumu, boğazımı. Şapkamın altındayım. Üşümüyorum. Bizden gayri kimseler yok görünürde. Bembeyaz örtünün üzerinde iki kara leke gibiyiz. Bizi görenler hakkımızda ne düşünürler acaba? Bu karda, fırtınada, l700 metrelerde dolaşmak pek akıl kârı değil de.

Arkadaşım, Fırat’ın kenarlarında görülen köylerin Adıyaman’a, onun yanındaki bölgenin Malatya’ya, daha ilerisinin Elazığ’a ait olduğunu söylüyor. Biz de Diyarbakır sınırları içerisinde yer aldığımıza göre, Karakaya Barajı dört ilin ortasıdır, denilebilir. Yani İstanbul’un orta yeri sinema, dört kentin orta yeri Karakaya. Bir saat kadar kalıp, oksijen zehirlenmesine uğramadan dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde tüketim kooperatifi var. Acaba neler var, diyerek içeriye giriyoruz. Kuru yiyecek, sebze, meyve, giyecek ve kırtasiye malzemeleri satılıyor. Kışlık, kalın iki çift çorapla, Barajı çeşitli yönlerden gösteren birkaç tane kart alıyorum. (Kartlardan birini Safinaz’a göndermeyi düşünüyorum.) Kooperatifte satılan mallar haftada iki gün Elazığ’dan getiriliyormuş. Tekrar lokale girip arkadaşları beklemeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra geliyorlar. Gelmeyen bir arkadaşı da Spor Salonunda buluyorlar ve çağırıyorlar. "Spor Salonu da mı var buranın?" deyince, "üstelik kaloriferli ve duşludur" diyorlar. Akşam kebap yiyoruz. Kebap, karların üzerine konan mangalda pişiriliyor. Gazianteplilerin hafta sonlarında, Dülük Baba Bölgesinde, niçin karların üzerine konan mangalda kebap yaptıklarını şimdi anlayabiliyorum. Hiçbir kebap, karların üzerinde pişen kebap kadar leziz olamaz da ondan. Yemekten sonra mühendisler geliyor yanımıza. İçki alıyorlar biraz. Bizimkiler çay-kahveden sonra bir-iki el tavla oynuyorlar. Aşağıda masa tenisi de var. Grubumuz gittikçe büyüyor. Memleket kurtarma değil, eğitim sohbetleri yapıyoruz. "Biraz da misafirhanede oturalım" diyerek ayrılıyoruz. Misafirhane çok yakın. İçeri girince doğru salona giriyoruz. Salonda birkaç kişi oturuyor. Renkli TV seyrediyorlar. TV henüz yeni renklenmiş. Haber saati yakın. Salona birkaç kişi daha geliyor haberleri izlemeye. Saat 20.00 olunca konuşmalar birden kesiliyor. Tüm gözler ve kulaklar TV’de. Haberlerin sonuna doğru, konuşmalar hafif hafif tekrar başlıyor. İlk konuşmacımız Jandarma Komutanı Astsubay Çavuş. Yanında iki de asker var. Baraj Bölgesinden sorumlularmış. Komutan eski görev yerinden anlatıyor. İlçemde ve köylerinde, hırsızlık, adam öldürme, yaralama, kız kaçırma gibi olaylar hemen hemen hiç olmazdı. Eskiden kaçakçılık varmış ama, o da "yapılmaz olmuş" diyor. Dinleyicilerden biri, "Neden o insanlar çok mu zenginlerdi ki, hiç hırsızlık olmazdı?" diye soruyor. Aslında sormuyor da, hırsızlık konusunda, hırsızlığın nedeni konusundaki yargısını belirtiyor. Komutan gayet rahat bir şekilde, "Aksine çok fakir insanlardı, tek gelir kaynakları bir tütündü seneden seneye. O da fazla değildi. Fakirliğin yanında, milletin her şeyi dışarıda olmasına rağmen, kimse çalmazdı. Ayrıca, küçükler büyüklere ve halk askerlere memurlara karşı son derece saygılıydı" diyor. Dinleyicilerden birinin "Tekrar o bölgede çalışmak ister misiniz?" sorusuna, "Nerede o günler", diye karşılık veriyor komutan. Neresi bu ilçe diye meraklanıyorum. Sorunca rahat bir nefes alıyorum. Komutanın "Siz neredensiniz?" sorusuna, "İşte oradan" yanıtını veriyorum. Bir yakınlık başlıyor aramızda. Arkadaşlar "Yine buldun birini", der gibi gözümün içine bakıyorlar. (Bir gün de, Cumhuriyet Savcısı olan bir arkadaşı ziyarete gittiğimde, hakimlerden biri tayininin çıktığından ve gideceği ilçeden söz ediyordu. İlçe çok sakin bir yermiş, kavga gürültü olmazmış, hakim ve savcılar için çok rahat bir yermiş, diyordu. Hem tayini çıktığı için, hem de yeni görev yeri için seviniyordu. Katmerli sevinç yani. Merak ettim bu ilçeyi. Bizim ilçeymiş. Şiirden, Ali Yüce’den konuşan biriyle karşılaşabilsek, katmer üç kata çıkardı, herhalde.)

Bu arada sırt çantalı iki turist giriyor içeriye. Arkalarından bekçi geliyor. Herkesin gözleri turistlerin üzerinde. Bu saate, bu havada, bu dağlarda bu turistlerin işi ne, diyoruz. Sağlıklı bir cevap gelmiyor. Mühendislerden biri, Misafirhane sorumlusuna, "Akşamdan kalan ekmek ve atıştıracak bir şeyler var mı?" diyor. Biraz sonra konuklara kahvaltı hazırlanıyor. Salonda yatmalarına da izin veriliyor. Acaba biz onların ülkesinde, gece, bir barajın yönetim bölgesinde olsaydık; "Buralarda, bu saatte ne geziyorsunuz?" diye sormadan bize sahip çıkıp, yiyecek bularak, yatacak yer sağlarlar mıydı?" diyoruz, birbirimize. Biraz daha oturup, yatmaya çıkıyoruz üst kata. Odaların tümü iki yataklı. Pencereye yakın yatağı seçiyorum. Kalorifer devamlı yanıyor. İçeri sıcak. Banyoda yirmi dört saat sıcak su var. Balkonlu, sıcacık, iki yataklı, tertemiz odanın eksiği de var tabii. Erken uyanıyorum sabah. Burada yedi saat uyku fazla geliyor insana. Perdeyi çekip dışarıdaki kar örtüsünü seyrediyorum bir süre. Kar, ay ışığı gibi tüm çirkinlikleri örtüyor. (Başka dünyalara götürüyor insanı.) Kahvaltı için restoranta giderken, turistler uyanmamışlardı henüz. Kahvaltıdan sonra okula uğruyoruz. Okul, ilk ve ortaokuldan oluşuyor. Sınıflar kalabalık değil. Okul malzeme yönünden zengin. Ayrıca, yöneticilerin odalarında her konfor var. İtalyanların çocukları kendi okullarına gidiyorlarmış. Onların okulunu göremedik. Öğretmeni de İtalya’dan gelmiş. Baraj, hemen hemen bitmek üzere olduğundan, İtalyanların çoğu memleketlerine veya başka barajlara gitmişler. Çok az bir öğrenci kalmasına rağmen, okulları hâlâ eğitime devam ediyormuş.

Buralara kadar gelip de, Barajı görmeden gitmek olur mu hiç! Bölge Müdürlüğüne gidip isteğimizi iletiyoruz. Makine Mühendisi arkadaş, kimliğimizi alıp birkaç odaya girip çıkıyor. Odalardaki raflar özalit projelerle dolu. Mühendis arkadaşı beklerken, girişte bulunan, barajın maketini inceliyoruz. Baraj hakkında bilgileniyoruz kısmen de olsa. Arazi jeepine atlayıp, Sitelerden ayrılıyoruz. (Bu jeep, ilk görev yerimde bindiğim jeepin aynısı. Üstelik barajda görevli. İlk bindiğim jeep de barajda görevliydi. Elli km’lik yolu, tehlikeli ve yorucu bir yolculuktan sonra, üç saatte alabilmiştik. Kadere bakın ki ilk görev yerimde, tünel çalışmalarını izlediğim barajın bitmiş halini, onüç yıl sonra görmeye gider gibiydim.) Sitelere gelince, sürekli yukarılara tırmanırken, şimdi aşağılara iniyoruz. Onbeş km kadar gittikten sonra, trafik lâmbalarının bulunduğu tünel karşılıyor bizi. Yeşil yanana kadar bekleyip tünele giriyoruz. Tünel uzun sürmüyor. Barajın yönetim binasına giriyoruz. Mühendisler hararetli bir şekilde, trübünler hakkında tartışıyorlar. Zaten duvarda asılı bulunan tek resim de salyangoz şeklinde bir trübün. Tartışmadan sonra asansöre gidiyoruz. Asansör, aşağı inmek için kullanılıyor. Kısa sayılmayacak bir süre aşağılara iniyoruz. Mühendis arkadaş, şu anda -50 metredeyiz, diyor ve asansörü terk ediyoruz. İşte burada kafam karışmaya başlıyor. Baraja girdiğimiz yer, nehrin sularından birkaç metre yükseklikteydi. Barajın yüksekliği l7l m olduğuna göre, demek üzerimizde 200 metreden fazla su var. İçeri çok temiz, serin ve yerler vernikli. Henüz trübünlerin üçü çalışıyor. Diğerleri yapılıyor. Trübünlerin ortasındaki mil görevini yapan demirin ağırlığı l00 ton imiş. (İşte bunu duyunca, taş köprünün üzerinde neden, demirden ikinci bir köprünün olduğunu anlıyor insan.) Trübünlerde, demir milin çevresinde, çeşitli şekillerde sarılmış bakır teller bulunuyor. Uzunluğu, kim bilir, belki de km’leri bulur. İçeride gezerken, barajda kullanılan atık suların toplandığı bir bölümde duruyoruz. Havuzda toplanan atık sular, bakterilerden temizlendikten sonra nehre salınıyormuş. Üstelik bu iş kendi kendine yapılıyormuş. (İnsan bunu görünce, büyük kentlerdeki atık suların, hiçbir işleme tabi tutulmadan denize akıtılmasını düşünmeden geçemiyor.)

Labirent gibi yerlerden girip çıkarken, bir panonun önünden geçiyoruz. Panoda sayılmayacak kadar vida ve tel uçları var. İtalyan teknik eleman ne yapılacağını gösteriyor, bizimkiler telleri bağlayıp sıkıyorlar. (İşte bu durumdan etkilenmediğimi söyleyemem.) Yürümeye devam ederek, derivasyon tünelinden karşıya ulaşıyoruz. Başka bir deyimle, barajın altından, bir uçtan diğer bir uca geçiyoruz. Tünelde çalışmalar devam ediyor. Bir süre bekledikten sonra, geldiğimiz yerden geri dönüyoruz. Bu kez bilgisayarların bulunduğu yönetim odalarının birindeyiz. Yazıcılar sürekli yazıyor ve şekiller çiziyor. Baraj, tamamen bilgisayarların kontrolündeymiş. Mühendis arkadaş, sayacın rakamlarını okuyarak, o zamana kadar üretilen elektrik enerjisini hesaplıyor hesap makinesiyle. Kocaman bir trafonun önünden geçerek, asansöre yöneliyoruz. Elli metre sonra yeryüzüne ulaşıyoruz. Bir de barajı yukarıdan görelim deyince, jeepe atlıyoruz. Yukarıda sadece bir set var suyun önünde. Bir de mavi, yeşil ve durgun bir göl. Göle ağaçların görüntüleri aksetmiş. Setten yürüyerek geçiyorum Malatya topraklarına. Set titriyor, ben titriyorum. Gölün büyüklüğü ile setin büyüklüğünü karşılaştırınca, daha fazla titriyorum. Bu set köprü görevi de göremez mi, soruma, evet, diyor mühendis arkadaş. Yüzlerce metre suyun hem altından, hem üstünden geçtik böylece. Yemek saati yaklaştığı için, yemekhaneye doğru gidiyoruz jeeple. Yemekhane, dışarıdan bakınca geçici bir baraka gibi. Fakat içeride her türlü konfor var. Ve de çok temiz. Her taraf pırıl pırıl. Yemeklere bakıyoruz. Neler yok ki? Pizza bile var. Eh, olsun o kadar. İtalyanlar’ın olduğu yerde, Pizza olmaz mı hiç. Mühendislerin masasında oturuyoruz. (İşçilerin masasında oturacak değiliz herhalde.) Yanımızda Elektrik, Elektronik, Makine, İnşaat ve Jeoloji Mühendisleri var. İTÜ’lü ve DMMA’lar. ODTÜ’lü ve Endüstri Mühendisi yok içlerinde. Yemekte, eğitim konusunda nasıl sınavdan geçirildiğimi "On Yıldır Amaçsız Yaşamak" ta anlattığım için, burada tekrarlamaya gerek görmüyorum. Çayları içtikten sonra, ilk araba ile Sitelere hareket ediyoruz. Arabada, bir yandan, dağ başlarında kendilerini çevrelerinden tamamen soyutlamış, lüks içinde yaşayan mühendisleri, diğer yanda, dağ başlarında kaderleriyle başbaşa bırakılan gariban İlkokul Öğretmenlerimizi düşünüyorum. (İki sene daha okuyup Ormancı olsalardı, demek gelmiyor içimden.) Arabadan inince tekrar okula gidiyorum. Müdür yardımcısının odasında otururken, başım ağrımaya başlıyor. Soğuk almıştır ya da olağan bir baş ağrısıdır, diyerek bir ağrı dindirici içiyorum. Başım biraz hafifledi gibi oluyorsa da, tekrar ağrımaya başlıyor. Ağrı giderek artıyor. Güçlükle dayanıyorum. Öğretmen arkadaşlar durumu fark etmişler ki, yüksekliktendir, diyorlar. Nefes almakta zorlanmaya başlıyorum. Artık gitmekten başka bir şey düşünemiyorum. Araba tepelerden aşağıya doğru indikçe, daha rahat nefes alıyorum. Başımın ağrısı da giderek azalıyor. Onbeş yirmi dakika sonra tamamen rahatlıyorum. Başınızın ağrısı -l700 m- yüksekliktendir, diyenlerin bir bildiği varmış demek ki.

Şehre vardığımda saat 20.00 civarıydı. Bizim dişçi, "Haber vermeden nasıl kaybolursun, seni her tarafta aradım, tüm arkadaşlarına sordum" diyerek, kızgınlığını dile getiriyor. (Kendimi ne kadar savunmaya çalıştıysam da, o haklıydı.)

Bu sitede oturan insanlar, hiç kimseyle ilişki kurmadan, hizmet (servis) otolarıyla veya yürüyerek işine gidip gelebilir. Çocukları lisede okuyorsa, öğrenci servisleriyle ilçeye gönderip akşam karşılayabilir. Yemeklerini restorantta, işçiyse işçi yemekhanesinde yiyebilir, işçi yatakhanesinde yatabilir. Salonda spor yapabilir, hastalanınca Sağlık Ocağına, doktora gidebilir. İhtiyaçlarını kooperatiften karşılayabilir, camide ibadetini yapabilir. Hafta sonlarında servis otolarıyla gezmek için Diyarbakır ve Elazığ’a gidip gelebilir. Hatta bağlı olduğu Çüngüş İlçesi ile hiç ilişki kurmadan yaşayabilir. Başka bir deyimle, kendini çevresinden soyutlayabilir. Soyutlamışlar zaten. Burada sadece insanlar değil, Siteler de soyutlamış kendini çevresinden.

Karakaya Sitesi işte böyle bir yer.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2927
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster