Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '14

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
476
 

Sozopol, Karadeniz, Apollonia, Bistro Toni

Sozopol, Karadeniz, Apollonia, Bistro Toni
 

Sozopol'de bir sokak tabelası


Tarih 22 Eylül 2013. Günlerden Pazar. Bulgaristan'ın Sozopol kasabasındayız. Sabah saatleri. Hava güneşli ancak serin. Tam benim sevdiğim hava. Karadeniz manzaralı bir evin bahçesinin demir çitlerine sere serpe serilmiş çarkıfelek çiçeği erken uyanmış. Bu çiçeğe saat çiçeği ya da passiflora da deniyor. Hani şu anksiyete bozukluğuna iyi geldiği söylenen passiflora şurup bu çiçeğin özünden yapılıyor. Çitin ardındaki bakımlı bahçede bir nar ağacı var. Sayıyorum: bir, iki, üç - evet üç meyve vermiş.

Karadeniz bugün dingin. Hırçınlığından eser yok. Kendince bir senfoni çalıyor Sozopol sakinlerine - uysal, harmonik, ilham verici. Denize bakan boş bir arsada nuh nebiden kalma iki kamyon yorgun gözlerle seyre dalmışlar akıp giden zamanı. Tüketim ekonomisinin bütün zorlamalarına direnip ayakta kalmayı başarmışlar. Direksiyondan kumandalı teypleri, otomatik camları ve uzaktan kumandalı merkezi kilitleri yok belki ancak yine de işlerini görüyorlar Irina Teyzenin, Hristo Amcanın. Ne kadar da benziyorlar Irina Teyze ile Hristo Amcaya...

Sozopol. Karadeniz'in kıyıcığında yaklaşık 5,000 nüfuslu küçük bir kasaba. Burgas şehrinin yaklaşık 35 kilometre güneyinde, küçük kayalık bir yarımadanın üzerine kurulmuş. Sozopol Bulgaristan kıyılarındaki en eski yerleşim yerlerinden biri. Eski adı Apollonia olan Sozopol kasabasının geçmişi ta milattan önceki yıllara dayanıyor. Bölgedeki ilk yerleşimin Bronz Çağı'nda kurulduğu düşünülüyor. Kim bilir ne savaşlara tanık oldu Sozopol, ne aşklara, ne yağmurlara, ne fırtınalara...

Bugün kasabayı biraz daha gezip İstanbul'a döneceğiz. Sozopol'e dün, yani 21 Eylül 2013 Cumartesi günü akşam saatlerinde geldik. Kasaba merkezinin biraz dışında, hemen deniz kıyısında bulunan Relax Hotel isimli bir otelde konakladık. Otele ulaştığımızda aracımızı otelin özel otoparkına park ettik ve resepsiyon görevlisinden odamızın anahtarını alıp, bavulumuzu odamıza çıkardık. Odamızda biraz dinlendikten sonra yaklaşık on dakika yürüyerek Sozopol kasaba merkezine ulaştık. Kasabanın merkezinde bulunan restoran ve kafelerin çoğu sezon sonu olması nedeniyle kapalı, açık olanlar da hafta sonu için Sozopol'e dinlenmeye gelen Bulgar aileler ile buraya yerleşmiş Batı Avrupalı emekliliere hizmet ediyorlar. Karnımız aç. Yemek yiyecek restoran bulmamız gerek. Ancak Sozopol'e bir günlüğüne geldik, şöyle iyi bir yer olsun. Sahil boyu uzanan caddede bulunan restoranları pek gözüm tutmuyor. Çok turistik görönüyorlar. Ben turistlerin rağbet ettikleri gibi değil, yerli halkın rağbet ettiği mekanları seviyorum. Eşime "Acele etmeyelim. Güzel bir yer bulacağım." diyorum. Plaj terliği, deniz şortu, mayo gibi şeyler satan bir dükkandan biraz alışveriş yapıyoruz ve dükkan sahibi genç Bulgaristan Türkü çıkmaz mı? "Kardeş yemek yiyecek güzel bir lokanta arıyoruz. Bildiğin bir yer var mı?" diye soruyorum. "Olmaz mı bre. Eemen aşada sula düncen. Restoran Toni var. Biz ona gideriz be ya!" "Sağol kardeş!" Hoppa. İşte restoran böyle bulunur.

Restoran Toni'yi elimizle koymuş gibi buluyoruz. Dükkan sahibi arkadaşa sormasaydık biz burayı hayatta bulamazdık. Gidecek olursanız adresini yazayım: Bistro Toni, Odesa 23, Sozopol. Bistro Toni çok şirin bir mekan. Televizyonda da Bulgaristan Ligi futbol maçı var. Eşimle hemen cam kenarındaki bir masaya oturuyoruz. Garson kız hemen menüyü getiriyor. Bulgaristan'a gide gele alfabelerini biraz çözdüm. "Levrek yazıyor şurada galiba." diyorum eşime. "Söyleyelim, ne kaybederiz? Levrek değilse başka balıktır." İki levrek söylüyoruz, bir salata, iki bardak da Stella Artois bira. Biz balıklarımızı beklerken restoranda yemek yemekte olan bir Bulgar ailenin küçük oğulları yanımıza gelip bize şirinlik yapmaya başlıyor. Çocuk bizi sevimli bulsa gerek gidip gelip göz kırpıyor, karate hareketleri yapıyor. En sonunda annesi çocuğu yanına çağırıyor. Biraz sonra çocuk bir fırsatını bulup annesinin yanından kaçıyor ve yine bizim yanımıza gelip maskaralıklar yapıyor. Derken bizim garson elinde tabaklarla geliyor. Evet bizim balıklar levrekmiş. Bir yandan Bulgar çocukla şakalaşıp, bir yandan balıklarımızı yemeye koyuluyoruz. Maçta gol oluyor. Ev sahibi takım 1-0 öne geçiyor, kimsede bağırış çağırış yok. Balıklar çok lezzetli. Salatayı da iyi yapmışlar. Yemeğimizi bitirip hesabı istiyoruz. Hesap bizim paramızla 25 TL civarında geliyor. Şaka gibi! "İstanbul'da böyle bir yerde aynı yemeği 150 TL'ye ancak yeriz." diyorum eşime. Hesabı ödeyip otelimizin yolunu tutuyoruz.

23 Eylül Pazar sabahına dönecek olursak... Oteldeki kahvaltı mükemmel.Karadeniz manzaralı kahvaltı salonunda kahvaltımızı yapıyor, kahvaltıdan sonra otelin bahçesinden bir süre denizi izliyoruz. "Şu uzaklarda görünen tepeler Türkiye mi?" diye soruyorum eşime. "Bilmem ki." diye cevaplıyor eşim. Birlikte denizi seyre devam ediyoruz...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1014
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster