Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Haziran '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
14976
 

Sri Lanka gezi notları gezi notları

Sri Lanka gezi notları gezi notları
 

03.01.2007 (JAİPUR, MUMBAİ, CHENNAİ – COLOMBO)

Bugün 20 günlük Hindistan gezim bitiyor. Racastan’ın rengarenk dünyasından güneye Sri Lanka’ ya uçacağım. 10 gün önce, Pushkar’ a geçmeden, Jaipur’un Ganpati Palace isimli semtinde bütün seyahat acentalarını dolaştığım halde, ne direkt uçuş ne de, daha önceden aldığım 160 $’ lık fiyatı bulabilmiş, sonunda, bir iş hanının dar koridorlarından birinin sonunda, Rahibe Teresa ile resimleri olan yaşlı bir Hint’li acentadan , 265$ karşılığı Jaipur-Mumbai-Chennai aktarmalı Sri Lanka’nın başkenti Colombo’ya gidebileceğim uçak biletini almıştım.

Spicejet havayollarının Airbus 320 uçağı 09.45’de havalanıyor, 11.30’da Mumbai havaalanına iniyor, 12.45’de Chennai’e gitmek üzere kalkıyor ve 14.20’de , Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinin merkezi Chennai’ye varıyor. Colombo uçağı 7 saat sonra kalkacak.Hindistan gezi notlarında anlatacağım bu 7 saati değerlendirmek için plan yapıyorum.Aslında Hindistan’ın güneyinden Sri Lanka’nın Jaffna şehri yakınlarına feribot seferleri var.Ancak, bu ülkenin kuzeyi “Tamil Kaplanları” isimli , ayrılıkçı örgütün kontrolunda olduğundan, her ne kadar yabancılara yönelik saldırılar olmuyorsa da, tercih edilmiyor.

21.30’da havaalanından Colombo’ya, 1.5 saat bile sürmeyen rahat bir yolculukla iniyorum.Colombo havaalanının henüz noel süslerini taşıyan, bol ışıklı albenisi karşılıyor.Vize istenmiyor, giriş işlemleri de fazla uzamıyor.Şimdi, gezilerin en sevmediğim faslı başlıyor. Havaalanı veya otobüs terminalinden, şehir merkezine gidebilmek için, özellikle Asya ülkelerinde kurumsallaşma gelişmediğinden, taksi veya rikşacıların istismarlarına hedef olunuyor genellikle. Çıkışta, yoğun alkol kokuları yayılan bir şöför ordusu sarıyor etrafımı.Pre-paid taksiler Colombo için 18000 SLR istiyorlar, az ilerde taksiciler 10000 SLR’ye kadar düşüyorlar. ( 1 $= 106 SLR Sri Lanka Rupisi). Nedense, bu anlarda hep bu fiyatlara direnirim. Biraz ilerliyorum, Colombo’ya havaalanı otobüsünü görüyorum. Yolcu için 50 SLR, sırt çantam içinde 50 SLR’si istiyorlar. Colombo’nun 30 km. lik yolu bir türlü bitmiyor. Bir ara söför aracı yolun kenarına çekiyor.Muavininle, yandaki restorana girip, telaşsız yemek yiyorlar.Yarım saat sonra tekrar hareket ediyoruz.Sık sık duruyor, yolcu alıp, indiriyor.Binenlerin çoğu genç , alkolün verdiği rahatlıkla şamata yapıyorlar. 01.00’de ortalıkta bir iki rikşacıdan başka kimsenin olmadığı bir meydanda iniyorum. Orta yaşlı bir rikşacıya , daha güven verdiği için 400 SLR’ye , beğendiğim bir otel bulana kadar dolaşacağımızı söyleyerek anlaşıyorum. Ama, niyeti kendi bildiği otele götürüp komisyon almak olduğu için, benim listemdeki otellerin hepsine bir bahane buluyor, kimine dolu, kimine kapalı diyor. Sokaklarda, barikat kurmuş polislerden başka kimseler yok. Saat 03.00 civarı , kısacık bir ters yola girdiği için , kendine iş arayan bir polis çeviriyor, bir kenara çekip rüşvetini alıyor.Bana da, bulaşmaya niyetlendiğini anlayıp , biraz sertçe yabancı olduğumu, otel aradığımı söyleyince vazgeçip kulağıma eğiliyor ve rikşacı için “bu adam iyi birisi değil, dikkatli ol “ deyince tedirginliğim daha da artıyor. Hep benden önce otel resepsiyonuna dalan rikşacıdan önce davranıp, Pearl City isimli otelin resepsiyonunda 30 $ ‘a bir oda almayı becerebiliyorum. Rikşacı 1.5 saattir dolaştığı halde komisyonu kaçırdığı için öfkeli, 400 SLR’ yi uzatınca çıldırıyor, otelin giriş kapısını iri vücuduyla kapatıp, 100 SLR daha istiyor. Vermem diyorum. Seslerimiz, karanlık ve boş sokakta yankılanıyor.Sırtımdaki çanta ile sert bir hamle yaparak itiyor ve resepsiyonun önüne geliyorum. O dışarıda bağırırken ben formu doldurup odama çıkıyorum. Saat 03.45’de Sri Lanka’ya olaylı bir şekilde girmenin verdiği gerginliği bir duş ile atıyor ve uykuya teslim oluyorum.

04.01.2007 (COLOMBO –UNAWATUNA)

Saat 08.00’de uyanıyorum.Yatmadan önce, her tarafa yaydığım çanta muhteviyatını, tekrar tıkıştırarak, aşağı resepsiyona iniyor, çantamı bırakarak Colombo sokaklarına merhaba diyorum.Hava sıcak, trafik çıldırtacak kadar yoğun.Niyetim, Colombo dışındaki yerleşimlere giden otobüs terminalini bulmak. Pettah denilen yerdeymiş.Bir şehiriçi otobüse binerek terminale geliyorum.Karmaşık, toz duman içinde, hiçbir bilgi levhası olmayan , yığınla otobüs ve insanla dolu tipik bir Asya terminali. Gidebileceğim istikametleri soruyorum.Verilen cevapların çoğunu ya anlamıyorum, ya da anlatanlar güven vermiyor.Zira, buralarda ana arterler dar ve yoğun. Mesafeler uzun.Yanlış bir tercihte, dün akşam yaşadığım gibi geç bir saatte her yerin kapalı olduğu bir yere varmak istemiyorum. Başkent Colombo’da bile iki saat otel aradım, sorun yaşadım çünkü.

Bu arada, Ford Railway Station’a geliyor, danışmaya girip, tren ulaşımlarını öğrenmek istiyorum. Görevli, istediğim bilgilerden çok, 6 gece 7 gün sürecek özel bir taksi ile gerçekleşecek bir program öneriyor.Ulaşım, otel, kahvaltı dahil 250 $ fiyat fena değil, ama Sri Lanka gibi, terörün ve güvenlik kuvvetlerinin yarattığı kaos ortamında, tanımadığım bir taksi şöförü ile tek başıma , bir hafta gezmenin olası sakıncalarını hissedebiliyorum.

Bir rikşa ile otele dönüp çantamı alıyor ve tekrar Pettah otobüs terminaline giderek, 124 km. uzaktaki Unawatuna’ya 16.00’da kalkacak otobüse biniyorum. Bir ara, yiyecek bir şeyler almayı düşünüyor, sonra üşenip vazgeçiyorum.İyi ki, inmemişim otobüs keyfi bir şekilde yarım saat önce hareket ediyor. Hindistan’da otobüslerin neredeyse tümü Tata isimli yerli imalattı. Burada da, Lanka Ashok Leyland marka otobüsler ulaşımı sağlıyor, sanırım Budizm’in yayılmasına büyük yardımı olan İmparator Ashoka’nın ismini taşıyor. Yol boyunca yerleşimler birbiri ardından devam ediyor.Elimde harita, nerenin başlayıp bittiğini anlamak için, bir haritaya, bir cadde üzerlerindeki dükkanların levhalarına bakıyorum. Her dükkanın üzerinde adresi ve bulunduğu kasabanın adı var.Otobüs şöför, Colombo’dan çıktıktan sonra, başka bir otobüsle yolcu alma yarışına giriyor.Zaman zaman yan yana gelerek birbirlerine bağırıp küfür ediyorlar. Her geçtiğimiz yerde otobüs biraz daha doluyor. Sırası ile, Dehiwala, Kalutara, Beruwala, Hikkaduwa’dan geçerek Galle kentine, buradan da 8 km. ileride bulunan Unawatuna’ya geldiğimi anlayınca otobüsten, yorgunluktan yarı sarhoş bir halde iniyorum.

Sahile giden yol üzerinde Flower Garden isimli oteli, özellikle mutfağını beğeniyorum.Hindistan’daki mecburi rejimden sonra, Sri Lanka’da biraz kendimi şımartmak arzusundayım.(20 $, kahvaltı dahil)Duş alıp, kendime geldikten sonra, restorana iniyor ve bol garnitürlü balık tabağı ile yerel Lion marka bira alıyorum.Tertemiz bir tesiste, yatakta yatmanın huzuru ile odama çekiliyor, günlük notlarımı yazıyorum.

05.01.2007 (UNAWATUNA)

Sabah dinlenmiş olarak, erken uyanıyorum. Unawatuna içlerine doğru, sahilden yürüyorum.Henüz, herkes uykuda.Sadece balıkçılar, ellerinde sepetlerle balıklarını götürüyorlar. İleride, kokonat ağaçlarının arasından, beyaz bir stupa görünüyor ve oraya doğru yürüyorum. Yarı çıplak bir yerli ile selamlaşıyorum.”ne güzel yerde yaşıyorsun.şanslısın” diyorum. Gülerek teşekkür ediyor. Geniş bir düzlükteki bu Budist stupası panoramik bir noktada.Uzakta kokonat ağaçlarının arasından Galle sisler içinde görünüyor. Geniş kumsaldan yürüyerek otele döndüğümde güneşin yükseldiğini, ortalığın ısınmasından anlıyorum. Tropikal meyveler ve mükemmel bir kahvaltıdan sonra hem Sri Lanka Rupisi almak, hem de Galle’den otobüsle nerelere gidebileceğimi anlamak amacıyla, yola çıkarak Matara yönünden gelerek Galle’ye giden bir otobüse biniyorum.(10 SLR).Galle’ye indiğimde tropikal iklimin baskısı daha fazla hissediliyor.Önce, telaşsız sakin dolaşıyorum sokaklarını ve çarşılarını Galle’nin.Hindistan’a göre daha pahalı bir ülke.Bir bankta oturan adama, para bozdurabileceğim bir ofis soruyorum.Adam, “tren yolunu geçeceksin, sağdaki yoldan dağa tırmanacaksın.Yolun sonunda sağdaki bina” diyerek tarif ediyor, başka da yer olmadığını söylüyor. Çaresiz 50 SLR vererek bir rikşaya biniyorum. Miskin oturan adam canlanıyor bir anda. “ben de o tarafa gidecektim, gelebilirmiyim?” diyor.Sebebini tahmin edebildiğim halde , ”gel” diyorum.Adam ve rikşacı komisyon alma umuduyla , ben de olacakları merak ederek hareket ediyoruz.Hayli uzak bir yolun sonunda duruyoruz.Değerli taşlar, mücevherat satan büyük bir mağaza burası.Üstelik “change” de yapmıyorlar.İkisi de kapının dışında beni bekliyorlar.Alış veriş yapmadığımı görünce, biraz bozuluyorlar.Benle gelen adamın kolunu sıkarak, ”çok kurnazsın, şimdi geldiğin yolu yürüyerek dön” diyerek hafifçe itiyorum.Arkamdan, miskin miskin yürüyor. Tren istasyonu civarında bir pasajda “change office” buluyorum. Hem , yanımdaki Hint rupilerini , Sri Lanka rupisine çeviriyorum, hem de, dolar bozarak SLR alıyorum. ( 1 Hint rupisi=2.1 Sri Lanka rupisi, 1 $=107.5 SLR ).Caddenin karşısında “goverment hand crafts “ levhasının bulunduğu yere girip, 199 SLR’ye deri para çantaları, 34-38 SLR’ye de sempatik Sri Lanka haritası üzerine yerel motifler işlenmiş anahtarlıklardan alıyorum bol bol, hediye için.

Niyetim, denize paralel yolu takip ederek, 8 km. ilerideki Unawatuna’ya yürüyerek gitmek. Biraz ilerledikten sonra, bir kokonat kestirip suyunu içiyor, yola devam ediyorum.Balık tezgahlarının başında balıkçılarla sohbet ediyorum.Üç karısı olan geveze bir Müslüman, el hareketleriyle, karıları ile nasıl baş ettiğini anlatmaya çalışıyor, şımarıkça. Kumsalda yürüyüp, paraketelerini atmaya hazırlanan balıkçıların geleneksel, bir yanında denge kütüğü bağlı teknelerini inceliyor, fotoğraflarını çekiyorum.

Hemen yol kenarındaki, eski bir evin bahçesinde oturmuş bir aileye selam veriyorum.Gülerek karşılıyor , beni evlerine davet ediyorlar.Bahçe kapısındaki ipi çözerek giriyorum.Beni içeri, salona alıyorlar. 4-5 plastik sandalye, yatak, TV başlıca mobilyaları.Anne, oğlu, kızı ve torunu ile sohbete başlıyoruz. Anneleri Suudi Arabistan’lı imiş. İngilizce biliyor.Tsunamide evleri yıkılmış, kocası ölmüş, oğlu yaralanmış, o günden beri de işsizmiş.Yıkılan evlerinin bir kısmını yardımlarla onarmışlar, bir perdeyi açarak arkasındaki yıkılmış kısmı gösteriyorlar.Küçük torunun ders kitaplarını görmek istiyorum.Sıcak kanlı, sempatik bir kız. Epey gülüşüp şakalaşıyoruz. Fotoğraflarını çekmemi istiyorlar.

Unawatuna’ya, otelime varıyor, küçük sırt çantamı bırakıp, sabah etrafında dolaştığım stupanın panoramik tepesinden güneşin batışını izlemeye gidiyorum.5-6 yabancıdan başka kimseler yok. Dönüşte, denize sarkmış bir kokonat ağacının dibinde tablalar çalıp, şarkılar söyleyen gençlerle karşılaşıyorum.Selam verince, sohbet başlıyor.Candy’den gelmişler.Yarın döneceklermiş.Beni çok seviyorlar anlaşılan.Kaldıkları otelin adresini veriyor, Candy’e beraber gitmemizi, otel, yol parası vermeyeceğimi, kız arkadaş da bulacaklarını söylüyorlar.Kırmadan, yanlarından ayrılabilmek için epey çaba harcıyorum. Kimbilir belki de beklemişlerdir beni ! Hava kararmak üzereyken otele giriyorum..Duş yaparak üzerime sinmiş tozları, terleri atarak restorana iniyorum.Biftek, makarna, sebze, salata ve tatlı (11 $) derken adamakıllı gevşiyorum, odama çıkarak notlarımı yazıyor, derin bir uykuya teslim ediyorum kendimi.

06.01.2007 ( UNAWATUNA – NUWARA ELİYA)

Sabahın erken saati, odamın önündeki verandada, bambu koltukta oturmuş, önümde uzanan cangılı seyrediyorum.Hemen önümdeki derede, , genç bir kız, bambunun ucuna bağladığı bıçakla, uzanarak derenin ortasındaki güzelim nilüferleri kesiyor.Narin hareketlerle suyun kenarına çekerek beraberinde getirdiği sepete usulca koyuyor. Beni görünce önce ürküyor, inci gibi dişleriyle gülümsüyerek selam veriyor. Sabaha karşı düşen çiğ kiremitlerden iri damlalar halinde dökülüyor.Bahçedeki büyük kafeslerinde gördüğüm rengarenk papağan ve muhabbet kuşları henüz kapalı bölümlerinden çıkmamışlar.Ortalıkta serin ve sükunetle yüklü bir huzur var.

Küçük tripodumu verandada bir sehpanın üzerine koyarak, arkamdaki ormanı fon yapıp bir fotoğraf çekmek istiyorum.Bu arada yukarıda kiremitlerden sesler geliyor.Kuşlar olmalı diyorum. Makineyi kurup, koltuğuma oturuyor, aynı anda da, makine gövdesinin parlaklığının cazibesine kapılmış iri bir maymunun hızla makineye doğru geldiğini görüyorum.Maymun, üzerine doğru hamle yaptığımı görünce, vazgeçip, verandanın korkuluğunda yaylanarak, yaklaşık 10 m. ilerdeki kokonat ağacının gövdesine doğru uçuyor.Makineyi kurtardığım için derin nefes alıyorum.

Kahvaltı için restorana iniyorum, sonra 2 gün konaklama ve akşam yemekleri bedeli olarak 6617 SLR ödeyerek, yola çıkıyor ve ilk gelen Galle otobüsüne binerek Galle’ye geliyorum.Burada, Unawatuna’dan geçerek Matara’ya gidecek otobüse biniyorum.(30SLR) Yaklaşık 2 saat sonra Matara’dayım. Tsunami’nin yıkımına uğrayan evlerin bir kısmı öylece duruyor.Yeni yapılmış bir evin bahçesinde tsunami’yi canlandıran dev bir dalga heykeli dikilmiş. Matara, Sri Lanka’nın , Hint Okyanusuna (sanki Hindistan’dan kopmuş bir damla göz yaşı gibi) uzanan topraklarının en güneyindeki yerleşim yeri. Sağımda Hint Okyanusunun kıyıda kırılan iri dalgalarının girdaplarından az ileride , denizin dibine saplanmış uzun sırıklar üzerinde, büyük maharetle oturmuş, yarı çıplak insanların, ellerinde, kamışlarla balık tuttuklarını görüyorum.Bu kompozisyonu, pek çok biblo ve tabloda gördüğümü hatırlıyorum. Bu gün hedefim, Sri Lanka’nın en yüksek bölgelerinden Nuwara Eliya’ya gitmek.Buraya günde tek otobüs çalışıyor ve 10 dakika önce hareket etmiş Matara’dan. Ortalıkta resmi bir görevli yok.Önüme gelene Nuwara Eliya’ya nasıl gidebileceğimi soruyorum.Herkes farklı şeyler söylüyor.Daha olmazsa bu gece Matara’da kalır , yarın devam ederim diye düşünüyorum. Etrafımda çember oluşturmuş meraklı Matara’lılardan hangisinin sözü daha güvenilir diye düşünürken, bir genç yanıma gelerek, kendisinin de Nuwara Eliya’ya gideceğini, bugün direkt otobüs bulunamayacağını, ancak aktarmalar yaparak Matara- Wellawaya-Bandrawela üzerinden gidilebileceğini ve kendisiyle gelmemi söylüyor. Belki, biraz adrenalin ihtiyacımdan olacak, peşine takılıyorum. Wellawaya 100 km. ilerde , 104 SLR vererek, Hindular’ın bereket, bolluk tanrıçası Laxımı’nin posterinin önündeki koltuğa oturuyorum. Ormanların, göletlerin ve sulak alanların birbirlerini takip ettiği, çok güzel yerlerden geçiyorum.Bu kadar yeşil içinde , her evin bahçesinde çiçek ve ağaç bulunması dikkatimi çekiyor. Genç , işaret ediyor, iniyoruz. Başka bir otobüse biniyoruz. Hampantota’ya kadar sahilden giden otobüs, kuzeye, yani adanın içine, rampalı yollara büyük bir motor gürültüsü eşliğinde dalıyor.Saat 13.30’da Wellawaya’ya geliyorum. Genç, hareket halindeki başka bir otobüsü durduruyor.Çantalarımla nefes nefese koşarak biniyorum.Artık, hangi otobüse bindiğimi, nereye gideceğimi de bilmiyorum.Bandrawela’ya gideceğiz, ancak direkt mi, aktarma var mı yine bilmiyorum.Bildiğim tek şey Sri Lanka’da otobüsle ulaşımın çok ucuz, ama kaos dolu olduğu. Oldukça hızlı bir şekilde, bağıra çağıra yemyeşil tepeleri tırmanan Tata marka otobüse 15 SLR ( 1$= 106 SLR ) veriyorum Saat 17.00’de Bandrawela’ya geliyoruz.Yine ne olduğunu anlayamadan yolcu indiren bir otobüse yetişip biniyoruz.Çok geçmeden doluyor ve hareket ediyor. Yarım saat sonra duruyor.Bir kez daha başka bir otobüse geçiyoruz.Sonunda, sabah 09.00’da Galle’den başlayan yolculuğum, tam 6 otobüs değiştirerek saat 20.30’da bitiyor. Eğer bugün, genci bir şekilde kaybetseydim, çoğunda kalacak yer bulunmadığını tahmin ettiğim, küçük yerleşimlerde derdimi anlatana kadar epey zorlanacaktım.Çocukçağız, Nuwara Eliya’da indiğimiz halde bırakmıyor.Bir yandan eve gitmesi gerektiğini , diğer yandan da yardımcı olmak istediğini söylüyor.Zaten beni lüks otellerin bulunduğu semtte indirmiş. 100 $ civarındaki otellerde kalamayacağımı, ben yer bulabileceğimi söylüyor, teşekkür ederek ayrılıyorum. Anlaşılan şehir merkezinin epey dışındayım.Otobüs yolculuğunun yorgunluğuna, sırt çantalarımla karanlıkta yarım saat yürümek sürprizi de, ekleniyor. Epey araştırmadan sonra, Milano İnn isimli, sahipleri Müslüman olan, sevimsiz bir otelde 875 SLR ‘ye bir oda buluyorum.Temizliğine güvenmediğim yerlerde yaptığım gibi, çantamdan, yastık kılıfımı, nevresimimi çıkarıp seriyorum. Sıra, güzel bir yemekte. Dışarı çıkınca şok oluyorum. Az önce, ışıklar içinde, dükkanların açık olduğu caddeler, ıssız.Son anda bir lokanta görüyorum, çatalın ucu ile tavuk- pilav-yoğurt (150 SLR) yiyerek otele, odama dönüyor, notlarımı yazıp, İngiliz’lerin “dünyanın sonu “ veya “ küçük İngiltere“ dedikleri Nuwara Eliya’da beni nelerin beklediğinin heyecanı ile uykuya dalıyorum.


07.01.2007 (NUWARA ELİYA- KANDY)


Sabahleyin, dinlenmiş olarak uyanıyorum.Kaldığım otel bir garip.Akşam, geç saatte çaresiz kapağı attığım Milano İnn’de benden başka kalan yok. Sahibi Müslüman, resepsiyonist Hindu. Bir sürü personel, perdelerin arkasında kocaman masalar var. Kimsenin kalmadığı otelin girişinde, üniformalı bir bekçi 24 saat nöbette. Sabaha karşı korkunç bir soğukla karşılaşıyorum. 2520 m. rakımlı Nuwara Eliya’nın ayazından korunmak için dolaptaki battaniyeleri örtüyor, yine de, kıvrılarak sabah güneşini bekliyorum.

Akşam, saat 21.30’da caddeler boşalmış, dükkanlar kapanmıştı.Sanırım bunda, Sri Lanka’nın baş belası “Tamil Kaplanları” örgütünün yarattığı terörün de payı var. Caddeden araç sesleri yükselmeye başlayınca, aşağı iniyorum.Yine her yer kapalı.Gayesiz, henüz ayazın kol gezdiği sokaklarda dolaşıp vakit öldürüyorum. Niyetim, seri bir şekilde burayı gezip, öğleden sonra Candy’ye geçmek.Neden sonra, ortalık hareketleniyor, akşam geçerken yabancıların bir şeyler yediği bir kafeye giriyorum. Dolaplarında dizilmiş böreklerin arasında hamam böcekleri dolaşıyor .Daha temiz başka yer bulamayacağım inancıyla, müşterileri olup, değişik böreklerle, çay eşliğinde bir kahvaltı yapıyorum. (160 SLR)

Yanımdaki masada, buranın sahibi olduğunu tahmin ettiğim bir adam, elinde hesap makinesi, dosyalar arasında çalışıyor. “Nuwara Eliya’nın haritasını nereden bulabilirim? “ diye soruyorum.” Bulamazsın, çünkü Tamil Kaplanları örgütü dağıtımını engelliyor.” cevabını alıyorum.Dün, Galle’de bu örgüt bir polisi öldürmüş.Tamil Kaplanları ile devlet güçleri arasındaki çatışmalarda şu ana kadar 63000 kişi can vermiş. 30 yıl önce , İndra Gandhi zamanında, diplomasi ile Sri Lanka’nın kuzeyine yerleştirilen Hindu Tamiller, zaman içinde, bağımsız devlet talebinde bulununca , 3.2 milyon nüfuslu Hindu Tamiller ile Budist Sri Lanka’nın arası açılmış.Yapılan yığınla görüşme bir neticeye varamamış.Bugün ülkenin kuzeyi ve güneyi Tamil Kaplanları örgütünün kontrolunda.Turizm dip yapma noktasında. Bugün, Sri Lanka devlet güçlerinin tanımadığı, ama yollarını, havaalanlarını kullanan ve Tamil Eelam olarak isimlendirilen, kısmen devlet kurumlarını oluşturmuş, ülkenin kuzey ve doğusunda fiilen ayrı bir devlet var.

Kahvaltıdan sonra, otelin önündeki caddeden yukarıda yemyeşil ağaçlarla kaplı bölgeye doğru yürüyorum.Hill Club yazılı tesisin girişindeki güvenlik görevlisinden izin alarak, yemyeşil çimenleri, anıt ağaçları, kolonyal yapısı ile İngiliz kokan külübün bahçesinde dolaşarak, az aşağıdaki Golf Kulübüne giriyorum. Bakımlı bir golf sahası. Sri Lanka’nın elit insanları, üzerlerinde eşofmanları ile gelip, yürüyüş yapıyorlar, golf oynuyorlar.Solda, “prime minstery” yazılı demir kapıdan cumhurbaşkanlığı köşküne giriliyor.Ama, kapıda, elinde transistörlü radyosunu kulağına dayamış müzik dinleyen polisten giriş müsaadesi almak mümkün olmuyor.Nuwara Eliya’nın görülmesi gereken yerlerinden birinin Hakgala Botanik Bahçesi olduğunu okumuştum.Meydanda bekleyen rikşacılar 1000 SLR’den 500 SLR’ye düşürüyorlar fiyatı.Otobüs terminaline geliyor ve gitmek istediğim yeri söylüyorum.Hareket etmekte olan bir otobüse atıyorum kendimi (17 SLR).Otobüs şehir merkezinden uzaklaştıkça, yemyeşil çay bahçeleri, özenli evler beliriyor.Küçük İngiltere denilmesinin hikmetini anlıyorum buralara.Her taraftan akan küçük dereler, toprağı coşturmuş , yolun iki yanı sebze tarhları, çay bahçeleri ile yemyeşil. Çayırlarda gençler kriket oynuyorlar.İçim açılıyor, ama Sri Lanka topraklarına on binlerce terör kurbanını yakıştıramıyorum. 10 km. sonra Hakgala Botanik Garden’e geliyorum.Giriş 600 SLR. Buranın standartlarında büyük para. Girmeye değer düşüncesi ile dalıyorum içeri. Çok geniş bir alanda değişik çiçeklerin gruplandırıldığı bahçeler yapılmış. Burası dünyanın en yüksek botanik bahçesi imiş.Yarım saat kadar dolaşıp, bitiriyorum.Saat 12.00’de otelden check-out yapmam lazım. Dışarı çıkıyor, az sonra gelen Nuwara Eliya otobüsüne biniyor ve gelirken gördüğüm harika Gregory gölünün önünde iniyorum. Göl ismini, Sir William Gregory’den alıyormuş. Gölün kıyısında, bir genç elinde gitarı şarkı söylüyor.Bir ekip çekim yapıyor. Dikkatle izlediğimi fark edince , parça bittiğinde yanıma geliyor. Elini sıkıyor, harika diyorum.Gururlanıyor.İlk CD’si olacakmış. Gölün her köşesinden, her açısından fotoğraflar çekip, Nuwara Eliya’ya doğru yürümeye başlıyorum. O.8 km. yazan levhadan sonra, neredeyse 5 km. yürüyorum. Görünürlerde Nuwara Eliya yok. Bastıran sıcakta inat edip yürüyor, sonunda şehre giriyorum.

Otelle ilişkimi kesip, saat 12.30’da Kandy’ye hareket edecek otobüse biniyorum.Nuwara Eliya’nın 2520 m. yüksekliğinden bu kez iniş başlıyor. Çay bahçeleri ve yüzlerce şelale seyrederek saat 15.00’de Kandy’ye varıyorum. Korkunç bir keşmekeş içerisindeki otobüs terminalinden yorgun ve şaşkın iniyorum.Otellerin bulunduğu bölge, merkezden hayli uzakta. 2 km. kadar yürüyor, birkaç otele girip çıktıktan sonra, Riverdale isimli temiz bir otelde karar kılıyorum(900 SLR).Bu kez şans yüzüme gülüyor.Otelin yanındaki tüneli geçince hemen karşıda “ Nıhals” isimli , çok güzel bir süper market, üst katında da, “Dine More” isimli temiz bir restoran var.Akşam yemeği için chicken buryani ile zencefilli bira sipariş ederek otele dönüyorum. Banyo sonrası bastıran yoğun uykuya direnerek gezi notlarımı tamamlıyorum.

08.01.2007 ( KANDY)

Sabah, odamın penceresinden giren kuş sesleri ile uyanıyorum. Dün aldığım malzemelerle güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra, Kandy’nin merkezine yürümeye başladım.Sri Lanka , solo geziler yapanlar için , diğer Asya ülkelerine göre daha fazla zorluk içeriyor.Önce, Tamil Eelam sınırlarında varolan gerginlik, sonra, gezilecek yerlerin birbirlerinden hayli uzakta oluşu, otobüs ve tren saatlerindeki belirsizlikler, taksi kiralayarak 3-4 günlük gezilerde yalnız olmanın verdiği huzursuzluk, Sri Lanka gibi doğal güzellikler sunan bir ülke için olumsuzluklar oluşturuyor.

Bugün, Dambulla ve Sigiriya’ya gitmek istiyorum. Otobüs terminaline geldim ve Dambulla otobüsüne bindim. 11.00’de hareket etti. Biletçi , 90 SLR alarak biletimi verdi.Yeni binenlere dikkat ediyorum, herkes daha az ödeme yapıyor. Biletçiyi çağırarak nedenini sordum. Kızararak bileti aldı, 2. nüshası ile birlikte düzelterek , 40 SLR yazdı ve 50 SLR ile birlikte geri verdi. Bu aradaki fark önemli gözükmese de , bilhassa solo gezilerde, devamlı uyanık olmayı gerektirdiği için yazma ihtiyacı hissettim. Matale’de Hindu tapınaklarının girişindeki tanrı heykellerini seyrediyorum. Matale, Naula derken saat 13.15’de Dambulla’ya varıyorum. Yol kenarında bekleyip Sigiriya otobüsüne biniyorum (20 SLR).Sigiriya Dambulla’dan 25 km. ileride. Özelliği, v200 m. yükseklikteki dev bir kaya kütlesinin üzerinde 5. y.y’a tarihlenen saray kalıntılarının ve bu yükseklikten harika bir panoramanın olması. Yağan yağmurla iyice artan rutubet ve 40 dereceye yaklaşan sıcakta , 45 dakika daracık merdivenlerden tırmanmak yerine, zamanımı, kaya kütlesinin çevresinde dolaşarak, rastladığım gölün ve çevresinin fotoğraflarını çekiyorum. İçerisinde nilüfer çiçekleri ve küçücük kulübesiyle bir Zen resminin içerisindeyim sanki. Bir meydana çıktığımda indiğim noktanın 1.5 km. ilerisinde olduğumu anlıyorum. Yalnız bir kadın bekliyor. Sohbet ediyoruz.Saat 15.30’de otobüsün geleceğini söylüyor. Çok geçmeden her yeri dökülmüş, hurda bir otobüs geliyor. En öne oturuyorum. Yağmur, sıcak ve rutubet insan ruhunda baskılar yaratıyor. Sri Lanka’da alıştığım olay yine gerçekleşiyor ve yarım saat önce hareket ediyor.Silecekleri çalışmayan otobüsün ön camındaki flu görüntüler Şakir Eczacıbaşı fotoğraflarını hatırlatıyor bana. İki yanı ağaçlı yolda, yağmur altında şemsileriyle yürüyen geleneksel kıyafetli kadınlar, okuldan çıkmış öğrenciler, unutamayacağım görüntüleri kazıyorlar hafızama. Yolun bitmesini istemiyorum, ama her sevilen şey gibi bitiyor. Dambulla’da iniyorum. Golden Cave Temple’a gitmek için bir rikşa ile pazarlık yapıp 50 SLR’ye anlaşıyorum.2 km ilerideki tapınağa giderken yağmur iyice bastırıyor. Tapınağın önünde devasa bir Buda heykeli, altında da Buda müzesi var. Yağmurdan kurtulmak için, hızla mağara tapınaklarına giden merdivenleri tırmanmaya başlıyorum. Merdivenlerde kaymamak için demir borulara tutunurken, dilenci ve maymunların ısrarlarından da kurtulmaya çalışıyorum. Yaklaşık 1 km. tırmandıktan sonra, nefes nefese, görevlilerin önünde buluyorum kendimi. Miskinlikleri yüzlerinden akan, üç görevli , sırılsıklam halime, 50 m. geride, tapınak alanına girerken , ayakkabı ve çoraplarımı çıkardığım için çamur içindeki ayaklarıma bakıp gülüyorlar. Bilet diyorum. 1 km. aşağı ineceksin diyorlar.” Parasını size bırakayım, sonra siz alır iptal edersiniz, bu yağmurda tekrar aşağı inemem “diyorum. İçlerinden birisi “senin problemin” deyince, Buda’nın duymayacağı, ama adamların çok iyi anlayabileceği, daha doğrusu tahmin edebileceği şekilde bir şeyler söyleyerek, ıslak çorap ve ayakkabılarımı giyiyor ve merdivenlerde kafamı gözümü yarmadan, aşağı dev Buda heykelinin önüne inmeyi başarıyorum. Makinemi yağmurdan korumaya çalışarak, fotoğraf çekiyor, rikşa’ya dönüyorum. Sri Lanka’da 3. kez başıma geliyor.Yine, pazarlık ettiğim fiyatın üzerinde, 100 SLR istiyor rikşacı.Vermem diyorum. Dambulla’ya vardığımızda 50 SLR’yi uzatıyorum.Almıyor.Karşı yola geçiyor, etrafına da, bir yığın genci toplayıp, beni göstererek bağırıp çağırmaya başlıyor. Ben de, parayı nöbet tutan bir askerin ayaklarının dibine bırakıp, yola çıkıp Kandy otobüsü beklemeye başlıyorum.Asker şaşkın, bir bana, bir ayaklarının dibindeki paraya bakıyor. Meğer rikşacının bıraktığı bu yer , Kandy otobüslerinin kalktığı ilk durak değil, Anuradhapura’dan gelen otobüslerin durarak yolcu aldığı ara durakmış.Ya, otobüslerdeki, Singhala’ca yazıları anlayamayacağım için, geçen arabaları durdurmayacak, ben de, geç saatlere kadar beklemiş olacağım, ya da, bana saldırıp dövecekler. Çaresiz, elimle işaret ederek caddenin karşısından çağırıyorum, sırıtarak geliyor.Omuzuna bir yumruk atarak , askerin yanından aldığım parayı 100 SLR’ ye tamamlayarak uzatıyorum.Yine sırıtarak uzaklaşıyor.Az sonra, ağzına kadar dolu Kandy otobüsü geliyor. Akşam saatlerinin yoğun trafiği de eklendiğinden, 3.5 saatlik bir yolculuk sonrası Kandy’ye geliyorum.Saatlerdir yağan yağmur dinmiyor.Otobüsten inip ilerlediğimde, biri omuzuma dokunuyor.Otobüste önümde oturan genç kız.Heyecanla bir şeyler söylüyor, yerel diliyle.Anlamıyorum.Önce para istediğini zannediyorum, hayır işareti yapıyor.İlerideki ofise kadar beraber yürüyoruz.Orada bir gence İngilizce olarak, ”bu kıza benden ne istediğini soruver” diyorum.Aralarında konuşuyorlar.Genç bana dönüp, “senden hoşlanmış beraber olmak istiyormuş” diyor.Hoppala.Bu arada, etrafımızı, bir yığın insan çeviriyor.Ben şaşkın, ne yapacağımı düşünürken, kalabalık , genç kıza söylenmeye başlıyor, kız da, bana bakarak ağlamaya başlıyor ve yağmur altında, karanlıkta hızla uzaklaşıyor.Yağmura inat, çamurlu su birikintilerine gire çıka epey de ıslanarak otele yürüyor, girmeden de, komşu restoranda akşam yemeği ile iki zencefil birası içiyorum.(400 SLR).Otel odamın sessiz ve kimsesizliğinde uykuya hazırlanıyorum.

09.01.2007 (KANDY)

Sabaha karşı 02.00’den itibaren, aralıksız yağmur yağdı.Odamın tavanına kurşun gibi düşen yağmur damlalarının sesi ile keyifle uyudum uyandım.Kahvaltıdan sonra, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunabilmek için, panço yağmurluğu giydim.Böylece, hem bel çantamın hem de, küçük sırt çantamın içindekileri koruyabiliyordum.Yağmurun yer yer çamurlu göllere çevirdiği yollardan, Kandy’nin merkezine, Queen’s Hotel önüne geliyorum.Yanımda Sri Lanka parası kalmadı, karşıdaki People’s Bank’a giriyorum.Büyük bir yatırımcı gibi oturtuyor, bilgisayarı bana doğru çevirerek 1$= 107.353 SLR gibi, şeffaf olarak kuru gösteriyorlar.Tamam diyorum.Pasaportumu alıyorlar, bir form doldurup imzalatıyorlar, bir suretini de bana veriyorlar.Havaalanı veya caddelerdeki döviz bürolarında 30 $ için adamın yüzüne bakmazlar.Bankanın bu ciddiyeti hoşuma gidiyor.Yağmur öyle bir coşmuş ki; yürümek mümkün değil. Bankanın kuytusunda bir müddet oyalanıp, gelen geçeni seyrediyor, yağmurun geçmesini bekliyorum.Ama inatla yağmaya devam edince sıkılıyor, Kandy gölünün kıyısına doğru, yağmur altında yürümeye başlıyorum.Bir an geliyor, yağmurdan bir alt geçidin altına sığınmak zorunda kalıyorum.Kimseler gelip geçmiyor.Boş bir sandalye görüyor ve oturuyorum.Hindistan’dan beri yanımda gezdirdiğim bademleri çıkarıp yemeye başlıyorum.Başımda bir polis beliriyor. Merhaba diyerek bademleri uzatınca, gülümsüyor, hiç İngilizce bilmediği halde, işaretlerle anlaşıyoruz.Polislikten aldığı para yetmediği için , diğer zamanlarda inşaatlarda çalışıyormuş.Ellerini açıyor, patlamış avuçlarını gösteriyor.

Akşam, eşimle telefonda konuşurken, televizyonda Sri Lanka’da Tamil Kaplanlarının bir otobüse saldırdığını, 30 kişinin öldüğünü duyduğunu ve endişe ettiğini söylemişti.Galle’den ayrıldıktan birkaç saat sonra da, bir polis öldürülmüştü. İşaretle, polisten bunun teyidini almaya çalıştım.Doğru dedi. 38 ölü, 22 yaralı varmış. Colombo’da düzenlenmiş saldırı.

Hükümetin organize ettiği, Laksala Goverment Shop(hediyelik eşye dükkanı)’ın hemen üst katta olduğunu öğreniyor, hanidir oturduğum sandalyeyi, gerçek sahbine, polise bırakarak ayrılıyorum.Galle’de, aynı mağaza zincirinden çok güzel ve ucuz deri çantalar bulmuştum.Burada yok.Ahşap geleneksel kayık, balık yakalayan adam bibloları alıyor ve 648 SLR veriyorum.

Yağmur diniyor.Dünya koruma listesindeki Kandy şehrine, ayrı bir güzellik veren gölü çepeçevre dolaşmak istiyorum.Kandy gölü, kraliyet ailesinin banyo yapması için 1810 yıllarında yapılmış, yaklaşık 5 km. çevresi ile güzel, doyurucu bir yürüyüş parkuru.Yürüdükçe, bütün yüzsüzlükleri ile rikşacılar bulaşıyor, aldırmıyorum.Bir ara, temiz giyimli bir adam selam veriyor, birlikte konuşarak yürümeye başlıyoruz. Gölün karşı kıyılarını göstererek, çok şanslı olduğumu, bu akşam karşıdaki binada Japonya ve Sri Lanka’lı pek çok sanatçının, gösteri yapacağını söylüyor.Ben de, o tarafa doğru yürüdüğümü, belki bilet alabileceğimi söylüyorum.Adam bu kez de, bilet satışının şu anda yanından geçmekte olduğumuz Budist manastırının içinde satıldığını, karşıda bilet bulamayacağımı söyleyince, kendimi kısa bir maceraya atmak istiyorum. Tamam, alayım diyorum.Adam önde, ben arkada, yolun karşısına geçerek, manastırın çamurlu yollarını tırmanmaya başlıyoruz.Bir ara, 200 kadar kız öğrencinin bulunduğu bir dersliğin içinden geçiyoruz.Ben , şaşkınlıkla kızlara, onlarda bu da nereden çıktı dercesine bana bakıyorlar. Heyecanla olacakları bekliyorum. Bir sürü labirentten geçtikten sonra, batik kumaş ve hediyelik eşya satılan bir mağazaya giriyoruz.Aralarında bir şeyler konuşuyorlar.Ben bilet fiyatını soruyorum.300 SLR vererek bileti alıyorum. Aldatılsam da, fazla kaybım olmayacak, ama bir senaryoyu yaşamış olacağım diye düşünüyorum.Üzerinde “Sri Lanka Dansları” yazılı bir bilet.Mağazadaki satıcı bu kez, hediyelik eşya, özellikle, kumaş üzerine işlenmiş Budist Mandala satmak istiyor.Nepal’den el ile işlenmiş mandala aldığımı söylüyorum. İnanmıyor, şaşkın bakıyor bana. Bu kez beni getiren adam, okula bağış yapmamı istiyor.Bir şekilde kandırılacağımı hissediyor, ikisine de, teşekkür ederek ayrılıyorum. Ayrıldığım noktadan, gölün çevresini yürümeye devam ediyorum. Az ilerde bir askeri barikat çıkıyor karşıma.Bileti gösterince, yol veriyorlar.Anlaşılan bu biletin bir kıymet-i harbiyesi var! Kandyan Cultural Centre isimli binanın önüne geliyor, merdivenleri çıkarak, biletin buradaki gösteriye ait olup olmadığını soruyorum.Evet, saat 17.30’da diyor.Aldatılmamanın verdiği keyifle, polis barikatında durduran polis kızla sohbete başlıyorum.Konu Tamil Eelam sorununa geliyor.Benim ülkemde de aynı sorun olduğunu biliyor.Tamil Kaplanları, PKK, sizden 65000, bizden 35000 ölü derken sohbet koyulaşıyor.Devletin başarılı bir barış sağlayamadığını, polislerin de, aç, susuz parasız nöbet tuttuğunu söylüyor. İşlerin karışacağını hissederek bir “bye” çekerek uzaklaşıyorum. St. Paul Kilisesine giriyorum. Enteresan bir şey göremeyip çıkıyorum.Civarda, avukatlık büroları var genellikle.Elimdeki listeyi bir avukata gösterip, yerlerini öğrenmek istiyorum.Dikkatle inceliyor, en yakınının 2 km. ilerde, genellikle birbirlerinden uzakta olduklarını söyleyerek, pek de enteresan olmadıklarını ekliyor.Ben de, günün kalan vaktini daha yararlı geçirme planı yapıyorum. Quenn’s Hotel’in önünden geçerek, “delight” isimli bir fast-food dükkanında, peynirli pizza ile sebzeli samosa’ya 46 SLR vererek karnımı doyuruyor, Kandy sokaklarına atıyorum kendimi. Saat 16.00’ya doğru Kandy gölü kıyısındayım tekrar. Çok gösterişli bir kompleks olan “the temple of the scared tooth relic” veya yerel adıyla “dalada maligawa” isimli Budist tapınağının kapısına yöneliyorum.Girişte bir polis karakolu, az ileride didik didik arama yapılan polis noktası var. İlk defa çantamı didik didik aradılar.Üzerimde kısa pantolon olduğu için geçemeyeceğimi söyleyen, polislerin yanındaki Budist keşişi , panço yağmurluğu, dizlerime kadar gelecek şekilde örtüp , tesettüre olduktan sonra ikna ederek “dalada maligawa”ya kabul edildim. 1998 yılının Ocak ayında muhtemelen Tamil Kaplanları tarafından bombalanan tapınak girişinde 8 kişi ölmüş, 25 kişi yaralanmıştı.Anlaşılan bu izler nedeniyle, böylesine sıkı bir kontrol uygulanıyor.Buda’nın dişleri üzerine inşa edildiğine inanılan “dalada maligava” nın içi altın ve değerli taşlarla süslenmiş, ahşap kolonların bulunduğu bölümün etrafı çevrilmiş, kenarına yere oturmuş 8-10 kişi huşu içersinde dua ediyorlar.Loş ve sessizlik ortamından bahçede kuş seslerinin yankılandığı ışığa çıkıyorum. Karşımda, sarının tonlarına bürünmüş, ama çok uyumlu, güzel bir kız görüyorum. Dikkatle baktığımı anlayınca, gülümsüyor.”giysilerin çok hoş, fotoğrafını çekmeme müsaade edermisin?” diye sorunca, ”ben müslümanım” diyor. Sonradan, arkasında kalabalık bir aile grubunun olduğunu görüyorum.Kızın çıktığı küçük salona giriyorum.Görevli kapalı olduğunu söyleyip, ”istersen bekleyebilirim “ diyerek, az önce indirdiği şalteri, kaldırarak ortalığı aydınlatıyor.Bir anda çok büyük bir fil heykeli ile karşılaşıyorum. Çıkarken, görevli, fedakarlığının karşılığını bekleyen gözlerle, bağış kutusuna bakıyor. 50 SLR bırakıp çıkıyorum .Tapınağa girmeden önce ayakkabıları yandaki emanete bırakıp, yağmurdan çamur olmuş yollarda çıplak ayaklarla dolaşıyorum. İşin garibi, çıkışı yandaki sokağa verdiklerinden, çıplak ayakla sokakta yürürken kızmakla utanmak arası duygular yaşıyorum. Ayakkabıları bu gerginlikle giymeye çalışırken, içerideki adam, para isteyip duruyor.Aslında, tapınaklarda bu uygulama yok genelde, bazen böyle istisnalar oluyor.

Birazdan izleyeceğim gösteri bileti için bugün beş kişi yolumu kesti.Hepsi, bilet satışı yapıp komisyon alma derdinde. Neyse, biraz erken de olsa bana pazarlanan bileti, ileriki saatlerde nasılsa ayartıp birileri satacakmış anlaşılan. Gösterinin yapılacağı salona geliyorum.Koca salonda 150 kadar yabancı var.Hepsi de, alımlı, çoluk çocukları ile gelmişler, yanlarında da yerel rehberleri var. Benim gibi solo ve sırt çantası ile gezen yabancıya daha rastlamadım Sri Lanka’da.Anladığım kadarı ile, turistik alt yapı da, para harcama kapasitesi olan turistlere göre oluşmuş. Öğlende uğradığımda bir adam, akşama gösterinin kalabalık olacağını söylemiş, yer ayırtmam için para istemişti, ben kulak asmamıştım. Neredeyse, boş salonda yer ayırtmanın ayrıcalığından mahrum olduğumu anladım girer girmez. Gösteri başlıyor.Bizim müzik ritmimize ters, uzun süre dinleyince bunaltıyor Asya müziği. Vietnam ve Kamboçya’nın müziğini bu yüzden sevemedim, ama Hint müziği ne kadar yakın geliyor bizlere. Geleneksel motifler ve renkleri ile güzel bir gösteri. Bellerine bağlı çift taraflı tablaları, bir deniz kabuğundan çıkan ezgi ve kadın dansözler eşliğinde çekici bir gösteri izliyorum.En çok etkilendiğim, geleneksel Garuda maskeleri takmış iki kişinin yaptığı hareketli dans oldu.Daha sonra, yanan meşalelerle derilerini dağladılar, beş metre uzunluğunda kor ateşin üzerinde sakin sakin yürüdüler.Toplam bir saat sürdü gösteri. Gösteriden çıkan ekabir turistler, rehberlerinin eşliğinde , hemen yan taraftaki “dalada maligawa” kapısında kuyruğa giriyorlar.Polis çoluk çocuk hepsini sıkı bir şekilde arıyor.Bugün, göl kıyısında bilet almama neden olan adamın “bu akşam festival var. Japonya’dan, Singapur’dan Budist’ler gelecek” sözünü hatırlıyorum.Zira, dışarıya müzik sesleri geliyor.Ben de, sıraya giriyorum.Bu sefer kısa pantalonum sorun oluyor. Polislere, daha iki saat önce içeri girdiğimi söylüyor ve yine uzun panço yağmurluğumu giyiyorum. Kararsız kalıyor, dışarıdaki Budist rahibi çağırıyorlar.Aşağılar gibi bacaklarıma bakıyor, olmaz anlamında bir şeyler söylüyor.Polis bana dönerek “go out”u çakıyor. İki gün önce, uzun pantolonumu otelde temizlemeye vermiştim. Akşam, kuruması için astıkları bahçede yağmurdan ıslandığı için bugün veremediklerini hatırlıyor ve sevgiyle anıyorum onları, “go out” umu yaşarken.Sinirden, yaklaşıp belden lastikli etek kiralamaya çalışan dişleri dökülmüş ihtiyara patlamamak için hızla uzaklaşıyorum.

Öğlende böreklerini beğenerek yediğim “delight”te, balıklı börekten başka bir şey kalmamış. Gecenin karanlığında yürürken bir yandan böreklerimi yiyor, bir yandan da, Kandy’nin en yoğun caddelerinden birisi olan Anniewatte caddesinde kırık ve eksik kanal kapakları nedeniyle pis su kanallarına düşmemek ve araçların sıçrattığı sulardan korunmak için gayret gösteriyorum. Nıhals marketten Lion bira alıyorum.100 SLR alıyorlar.Yarın boş şişeyi götürürsem 30 SLR geri verecekler. Anlaşılan yarın güne para kazanarak başlayacağım!

Bu gece son konaklamam otellerde.Yarın Colombo, uçakla Sharjah, Dubai’de dolaştıktan sonra tekrar uçakla İstanbul’a döneceğim.Bugün bir gazetede, Tamil Kaplanları ( Tigers of Tamil Eelam) LTTE’nin ilk defa sivilleri hedef alan bir eylem yaptığını yazıyordu.Bu olaylarla haşır neşir bir ülkede yaşıyor olmama rağmen, Sri Lanka’nın kalabalıkları tedirgin ediyor beni. Üstelik, adım başı otobüs yolcularını çantaları ile indiriyor, teker teker arıyorlar. Ben inmiyorum, otobüse gelen asker veya polislere yabancı olduğumu söyleyip sırt çantalarımı gösteriyorum. Beni ve çantaları aramıyor, aşağı da indirmiyorlar.

10.01.2007 (CANDY – COLOMBO)

Bu sabah miskinlik yapmak istiyorum.Hiç bir programım yok.Sadece Kandy’den Colombo’ya yaklaşık dört saatlik bir otobüs yolculuğum olacak. Yoğun trafiğinden olacak, Colombo’yu sevemedim.Bu nedenle mümkün olduğunca geç gitmek istiyorum. Air Arabia’nın kalkış saati 05.25. Uzun bir gün ve gece beni bekliyor yine de Colombo’da.

Saat 09.30’da kalkıyor. Son kez, sırt çantalarımı düzenliyor ve check-out saati olan saat 12’de dönmek üzere, Anniewatte caddesinin, artık bildik gelen binaları ve kalabalığının arasından , Kandy merkezine geliyorum. “deligt”ın taze samosalarından alarak kahvaltı yapıyorum (70 SLR).Trafiğin yarattığı egzost kokusu yine boğazımı yakmaya başladı. Sigiriya’dan beri yağmur peşimi bırakmıyor.Islanıp ıslanıp kuruyorum.Hava sıcak Allah’tan, ancak kuruyunca üzerimde çamur tabakası kalıyor. Kandy’nin ara sokaklarına girip çıkıyorum. Unesco’nun dünya mirası listesinde olan Kandy’i zaman zaman kıskanmıyor değilim, aklıma ülkemin güzel kasabaları şehirleri geldikçe. Neyse, bu kez fazla çamur olmadan otele dönüyor ve üç gece konaklama bedeli olan 2700 SLR’ni daha önce verdiğim 1500 SLR’nin üzerini tamamlayarak ödüyor, çantalarımı alarak köşede bekleyen rikşayla 100 SLR otobüs terminaline geliyor, hemen kalkmak üzere olan Colombo otobüsüne atıyorum kendimi(78 SLR).11.30’da hareket ediyoruz, Kegalle’de yolu kesip yolcuları indiriyorlar yine.Saat 15.00’de Colombo’nun uğultusuna kavuşuyorum.

Elimdeki yerel dergide, 12 km. uzaktaki Kelaniye Temple’da bugün festival başlayacağını yazıyor.Otobüs durağında soruyorum kimse bilmiyor. Bir bayraklı binaya giriyor soruyorum, beni otobüs terminalindeki küçük bir kulübeye götürüp, oradaki görevliye teslim ediyor.Ayrılırken de, hediye istiyor benden. Bugün son günüm olduğunu, hediyelerimin bittiğini söylüyor ve kalbimi gösteriyorum.Gülerek uzaklaşıyor.Görevli bir kağıda Kelaniye’ye giden otobüslerin numaralarını yazıyor. Çantaları yüklendiğim gibi, tarif ettiği durakta alıyorum soluğu. Çok geçmeden 224 nolu otobüs geliyor, biniyorum. Colombo limanı ve birkaç gökdelenin bulunduğu bölgeden, yoğun trafik içerisinde ilerleyerek geldiğim Kelaniye’de şöförün ikazı ile iniyorum. Geniş bir parkın içinden ilerliyor, solunda nehir, sağda Kelaniye tapınağını görüyorum.Sabah yapılan festival bitmiş. Budistler ellerinde orkideler ve su kapları ile, bahçedeki yüksek platform üzerinde bulunan Buda heykelinin etrafını dualar mırıldanarak tavaf ediyorlar.Tapınağın içerisinde, yaklaşık 20 m. boyunda yatan Buda heykelinin önü dua eden insanlarla dolu. Arka bahçede, demir parmaklıklara yaslanıp meditasyon yapan kadınları görüp fotoğrafladıktan sonra, indiğim otobüs durağına gelerek Colombo’ya , Pettah otobüs terminaline dönüyorum.Havaalanına devamlı hareket eden klimalı minibüslerden birine binerek 1.5 saat sonra Bandranaike Havaalanına geliyorum(50 SLR). Çok sıkı denetimler ve bürokratik işlemlerden geçtikten sonra tabii. Cebimdeki son Sri Lanka rupilerini bozdurup 12 $ alıyorum.

Artık sabah 05.25’e kadar sürecek uyuklama, bekleme moduna girebilirim.

11.01.2007 (BANDRANAİKE HAVAALANI – SHARJAH)

Havaalanı dolup boşaldı, uçaklar kalktı, indi.Saat 03.00.Check-in işlemlerinden sonra 10 numaralı kapının yanında uçağa alınmayı bekliyorum. Air Arabia ucuz uçuşlar gerçekleştiren bir havayolu şirketi. Ancak, uçak kalkışları, hep geç saatlerde oluyor, her uçuş için Sharjah (Birleşik Arap Emirliklerinden biri) baz alınıyor.Bir hayli bekleniyor diğer uçuş için.Bir ay önce Kathmandu’ya uçarken, bir gün bir gece beklemiş, bu süreyi de Sharjah ve hemen yakınındaki Dubai’yi tanımak için dolaşarak geçirmiş ve gece Dubai’de bir otelde kalmıştım(70 $). Her zaman olduğu gibi geçmeyeceğine inanılan zaman akarak geçiyor.İmmigration formunu dolduruyor ve uçağa biniyorum. Uçaktaki yolcuların tamamı Arap, hepsi de Sri Lanka pasaportlu. Belli ki, Birleşik Arap Emirliklerine çalışmaya gidiyorlar.Dört saatlik bir uçuştan sonra, Sharjah havaalanına iniyoruz. 12 saat sonra hareket edecek İstanbul uçağı.Bu sürenin en az üç saati, transit masasına pasaportumu bırakıp, 96 saat süreli vize formu beklemekle geçecek.Uçaktaki büyük kalabalık vize için kuyruğa giriyor.Ben, yan tarafta iki-üç yabancının beklediği bankoya gidiyor ve genç bir görevliye derdimi anlatıp pasaportumu veriyorum. Önündeki iki pasaportun altına koyuyor.Ancak , miskinliği yüzünden, yandaki uzun kuyruk eridiği halde, biz hala bekliyoruz.Bu arada para bozduruyorum (1 $= 3.65 Dirhem).Neden sonra pasaport ve vize formlarına kavuşuyorum.İmmigration’da göz filimlerim alınıyor.Devlet başkanı edasıyla davranan kefiyeli Arap görevli, büyük bir gürültü ile, elindeki mühürü forma vuruyor.Artık, havaalanının dışındayım.Bir ay önce, Sharjah’ın Rolla semtine ring seferi yapan otobüse binmiştim.Bugün kime sorsam kimi otobüs yok diyor, kimi de bekle gelecek diyor.Sabırla 45 dakika bekliyorum. Sonunda, çok sükseli, Toyota veya Chevrolet taksilerin bulunduğu taksi durağına gidip, Filipinli, incecik turbanlı kadın sürücünün kullandığı bir taksiye biniyor ve Dubai’nin göz bebeği Jumeira Beach’e gitmek istediğimi söylüyorum. Geniş, rahat caddelerden ilerlerken trafik sıkışmaya , kadın sürücü ”eyvah, bugün bayram olduğunu unuttum” diyerek dövünmeye başlıyor. Adım adım ilerliyoruz sonunda. Daha Deira semtine gelemedik.Bir ay önce kaldığım Central Paris (isminin çok havalı olduğuna bakmayın, banyo yaparken sular kesildi, görevli iki pet şişe suyla gelip, yıkanmaya devam etmemi söyleyince epey sayıp dökmüştüm.) oteli civarında, Dubai’nin ününü artıran, ucuz elektronik ürünlerinin bulunduğu Nassersquare’e bakıyorum haritada. Mukayese yapınca henüz yolun dörtte birinde olduğumu anlıyorum. Taksimetre 125 Dirhem, yani yaklaşık 35 $ gösteriyor.Jumeira Beach’e gitmek ve dönmek anlaşılan bana 250-300 dolara mal olacak.Bu rakam üç ülkeyi(Nepal, Hindistan ve Sri Lanka) içeren gezi maliyetinin neredeyse dörtte biri.Ayrıca, günüm trafikte geçecek ve dönüşte de, ihtimal trafiğe yakalanacağım. Taksimetre bedelini ödeyip iniyorum. Dubai’nin meşhur yerleri olan Al Arab Burj(yelken otel) ve Jumeira Beach’i görmek, daha önce de, olmadık bahanelerle gerçekleşmemişti, yine nasip olmadı.Nassersquare’e doğru yürüyorum.Dubai’ye hiç yakışmayan, insanı ürperten serin bir rüzgar esiyor. Bir ay içinde Central Palace yenilenmiş, cephesi metal panellerle kaplanmış.İnşallah su problemini de halletmişler, burada bulduğum en ucuz fiyat olan 70$ ücreti de artırmamışlardır! Bu bölgede, çok güzel İran yemek ve kebapları yapan yerler var. Bunların en ilgi göreni “Hatam”a giriyorum.Bizim Adana Kebabına benzeyen kebap, humus, çorba, cacık, kocaman bir gözleme yerken, Asyalı genlerimin mutluluğunu hissediyorum. Caddeler , meydanlar sakin.Aralarında Türklerin de olduğu, alış veriş amaçlı turistler, saat 16.30’da açılacak olan mağaza vitrinlerine bakarak ön keşiflerini yapıyorlar.Ben, ihtiyacım olduğu halde, buralardan ürün almama eğilimindeyim.Garanti sorunları ve güvenirlilik açısından.Fiyatlar, değişik ödeme koşulları ile Türkiye’de sahip olabileceğiniz fiyatların yaklaşık % 30 altında.

Akşam üzeri, mağazaların açılması ile ortalık hareketleniyor.Bir parkta oturup, 37 günlük gezimin değerlendirmesini yapmaya çalışırken, aileme kavuşma heyecanı ile geride bıraktığım farklı dalga boylarındaki anılarım ruhumda vals yapmaya başlıyor.Sharjah Havaalanına gitmek üzere, garaja geliyorum. Havaalanının hemen yanından geçen otobüse binmemi öneriyorlar.Sharjah havaalanının etrafı otobanlarla çevrili, ters bir yerde indirirse, otobanları nasıl geçeceğimi düşünüyorum, yine de, 15 Dirhem verip, en öndeki koltuğa yerleşiyorum. Dubai ve onun alt yapı ihtiyacının barındığı Sharjah kozmopolit yapısı ile dikkat çekiyor.Sabah taksi şöförü kadının ingilizcesinden bir şey anlamamış sorunca Filipinlerden geldiğini söylemişti.Şimdiki, şöförler Urdu’ca konuşuyorlar sanırım. Hintli, Sr Lankalı, Çinli, Mısırlı, Türk işçiler büyük bir inşaat faaliyetinde ve yan sektörlerde görev alıyorlar.Otobüs yeni, tertemiz , şöförler renkli şeritli üniformaları ile güven veriyor.Sabah kadın sürücü;” bugün yollar hep yoğun olur, akşam Sharjah dönüşünde Emirates Road’ı seçin” demişti. Şaşılacak şey, o kadar geniş otoyollar tıkandı, ışık şeritleri oluştu. Emirates Road!a saparak yoğun trafiği geride bırakıyoruz, Sharjah Airport levhaları görünmeye başlıyor.Derken şöför;” burada ineceksin “ diyerek ikaz ediyor.Korktuğumun başıma geldiğini anlıyorum.Süratle önümden geçen araçlara ve ileride ışıklar içindeki havaalanına bakıp , bu otoyolları nasıl aşacağımı düşünüyorum. Büyük bir göbeğin kenerındayım, geniş bir yay çizen otoyolun bariyerle ayrılan kısmında yarım metre kadar, yürünecek bir bant görüyorum. İki kez, hızla akan otoyoldan maharetle karşıya geçmeyi becebiliyorum, sonunda Sharjah Havaalanına geliyorum Allah’tan sırt çantam havaalanında, yeni uçağa aktarılacak, yani bu yolda bir de onu taşımadım. Ortalık ana baba günü. Sabah bomboş olan havaalanı, hacdan dönenlerin ve yanlarında getirdikleri devasa kolilerin yoğunluğu ile arı kovanı gibi.Omuz omuza ilerleyerek Air Arabia standına geldim , biletimi aldım.Yanımdaki Dirhemleri Dolara tahvil ettim, ileriki gezilerimde kullanmak üzere. Hindistan Chennai’a modüler mobilya mağazası kurmak üzere giden bir Türk’le tanışmıştım bir ay önce uçakta. Yine karşılaşınca , Hindistan izlenimleri, Budizm, Hinduizm , İslam gelenekleri derken hayli vakit geçirdik.

12.01.2007 (SHARJAH – SABİHA GÖKÇEN HAVAALANI)

Saat 22.50.İstanbul yolundayım. TSİ’ ile 01.40’da iniyorum. Check-in işlemlerinden sonra çıkışta hacı karşılayan kalabalık yığılmış, her çıkanı alkışlıyorlar. Ben de , 37 günde uzamış sakalımla hacıya benzetilmiş olmalıyım ki; bir anda alkışlar yükseliyor, ancak, diğerlerine yapılan tezahürattan çok kısa sürüyor.Sırt çantalı hacı olmayacağını anlayıp, alkışlarını esirgemiş olmalılar benden.

Dışarıda eşim ve oğlum beni bekliyor. Sarılıp, kucaklaşıyoruz.Uzamış sakallarıma bakarak benim Varanasi’de, Rishikesh’de, Pushkar’da, Amritsar’da, Kathmandu Swayambunath ve Bodhnat’ta ruhlarını arındırarak, huzura eren , milyarlarca hacının coğrafyalarından geldiğimi, 25 yıllık eşim biliyor, seziyor.Karşılıklı bakışıp gülümsüyoruz birbirimize 37 günlük ayrılık sonrası kavuşmanın hazzı ile.

GEZİ BİLANÇOSU

NEPAL (08.12.2006 – 13.12.2006)


( Kathmandu, Pokhara, Bakhtapur, Pagan, Sunaoli sınır kasabası)


HİNDİSTAN (13.12.2006 – 04.10.2007)


(Bharawia sınır kasabası, Varanasi, Agra, Delhi, Rishikesh, Haridwar-Mussoire, Amritsar,

Jaipur, Jodhpur, Pushkar, Chennai)

SRİ LANKA (04.01.2007 – 12.01.2007)


(Colombo, Unawatuna, Galle, Nuwara Eliya, Dambulla-Sigiriya, Kandy.

HARCAMALARIM

İstanbul-Kathmandu 168 $

Jaipur – Chennai – Colombo 265$

Colombo –İstanbul 199$

Konaklama, yemek, ulaşım, hediye, v.s 818$

Toplam 1450$

ÖNEREBİLECEĞİM TESİSLER;

Pearl City Hotel; 17, Bauddhaloka Mawatha, Colombo4 www.pearlcityhotel.com 30$


Hotel Flower Garden; Wella Dewalaya Road, Unawatuna, Galle www.hotelflowergarden.com

20$(kahvaltı dahil)


Milano İnn ; Nuwara Eliya 875 SLR.

Riverdale Hotel; Candy 900SLR

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6506
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster