Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Şubat '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
443
 

Stavri

Stavri
 

Doğduğu ve genç bir delikanlı iken terk etmek zorunda kaldığı köyü seksenli yıllarda ziyaretinde anlattığı yetmişli yaşların ortalarındaki Stavri'nin hikayesini dinlemiştim büyüklerimden. Bindokuzyüzseksenbir yılında başlıyor ve birinci dünya savaşının nifak tohumlarını yeşerttiği ve bir arada yaşayan insanları ayrıştırdığı ve göç yoluna düşürdüğü 1920’li yıllara doğru yolculuk yapıyordu hikaye.
 
Bindokuzyüzseksenbir yılının yaz aylarıydı. Yunanistan sigorta kurumu Stavri’nin  altmışiki yaşında olduğunu emekli olamayacağını, Stavri ise yetmişbeş yaşında olduğunu iddia ediyordu. Stavri bu duruma çözüm bulmak  için Türkiye’ye gitmek, doğduğu yerdeki Osmanlı dönemine ait nüfus kaydını bulup almak Yunanistan sigorta kurumuna yetmişbeş  yaşında olduğunu belgelemek ve emekli olmak istiyordu. Türkiye’de askeri darbe olmuş, ordu yönetime el koymuş, sıkıyönetim  ilanının üzerinden bir yıl geçmişti. Stavri çocuklarının askeri yönetimin tehlikelerini ve  hiçbir belge bulamayacağını bahane ederek  gitme ısrarlarına rağmen Türkiye’ye doğru yola çıkmakta diretiyordu. Altmışiki yıl önce bir öğle üzeri arkasına dahi bakamadan terkettiği  doğduğu ve onüç yaşına kadar yaşadığı, çocukluk anılarıyla dolu o köydeki toprakları yeniden görme hayalini gerçekleştirmek istiyordu. Aslında hiç unutamadığı doğduğu, çocukluğunu geçirdiği, anılarını bıraktığı yıllardır her gece rüyalarında tekrar tekrar gördüğü o toprakları ölmeden önce son bir defa görmekti amacı. Birkaç parça eşya hazırlamış gittiği yerdeki insanlara vermek üzere de kahve, sigara ve birkaç parça hediyelik eşyayı da valizine koyup  ailesi ile vedalaşmış yola koyulmuştu.
 
Edirne’den giriş yapmış İstanbul ‘dan Sakarya’ya oradan da Kocaali ilçesine gelmişti. Yolda sürekli çocukluğunu düşünmüş, doğduğu köydeki hatıralar ve imgeleri çevirip durmuştu kafasında. Çocukluk günlerindeki tarlalarını, hayvanlarını, ailesini, komşularını, evlerini, anılarını düşünmüştü hep. Birkaç noktada kimlik kontrolüne maruz kaldığında hayallerinden uyanmıştı ama kısa hikayesini anlatınca hiç ummadığı şekilde anlayış görmüş ve hiçbir zorlukla karşılaşmadan yoluna devam etmişti. Kocaali’de  Kirazlı Köyü’nü sorunca onu bir minibüs durağına getirmişler ve yolu tarif etmişlerdi. Bindiği minibüs tozlu ve virajlı yollardan geçip giderken yüreği pır pır ediyor ve heyecandan koltuğunda oturamıyordu. Minibüs isteği  üzerine onu köyün girişindeki sapağın kenarında bırakmıştı. İlk iş olarak temiz havayı ciğerlerine çekmiş, yıllardır belleğinde saklı kalan manzarayı görmek ümidiyle çevresinde uzun uzun bakmış, incelemişti. Gökyüzü, dağlar tepeler ve aşağıda görünen Karadeniz'in uzaktan görünen beyaz köpüklü dalgalarından başka altmışiki yıl önce bıraktığı hiçbir şey yoktu sanki ortalıkta. Birisi bıraktıkları her şeyi alıp götürmüş gibiydi.
 
Gözlerini kapatınca bilinçaltındaki hatıralar bir bir canlanmaya başladı gözünde. Ağaçlar, meyveler, kuşlar, hayvanlar, tarlalar, evler, komşuları hiçbirisi yoktu ortalıkta. Sonra içi burkularak yıllardır kafasında dönüp duran ve her düşündüğünde ona ızdırap ve acı veren o kara günü hatırladı yeniden. Öğle üzeriydi, annesi Eleni evde taş ocakta asılı duran tenceredeki  yemeği karıştırıyor, ablası Fedora tavukları yemlemiş ahırdaki hayvanları dışarı çıkarmıştı. Ağabeyi  Balasi ise emektar eşeklerine komşu köylerde satacağı tuzları yüklüyor,Stavri bahçede küçük köpeği ile oynuyor, babacığı Yorgo ise çekiç  ve örs’ün başında demir döğüyor arada bir Stavri’ye sesleniyordu. Stavri o zaman onüç  yaşındaydı ve babasından demircilik öğreniyordu. Mahallenin aşağı tarafındaki evlerden çıkarken gördüğü evlerinin avlusunun kapısına gelen iyi giyimli bir zat Yorgo, Yorgo diye seslenmiş Stavri koşa koşa çekiç ve örs seslerinden bir şey duymayan babasına gelen adamı haber vermişti. Babası elindeki çekici örsün üzerine bırakarak yol kenarındaki adamın yanına gitmiş uzun uzun konuşmuşlardı. Eve doğru yönelen babasının suratından düşen bin parçaydı. Stavri adamın arkasından baktığında  diğer komşuların evlerine  uğrayıp aile reisleri ile  konuştuklarını görüyordu. Babası eve geçmiş evden yüksek  perdeden konuşmalar ve annesinin iniltileri geliyordu. Sesler üzerine  Stavri, Fedora ve Balasi işlerini bırakmışlar evin yanına gelmiş anne ve babalarının yüksek perdeden konuşmalarını dinlemişlerdi. Anneleri yüksek sesle sürekli ‘’Bir yere gitmiyorum’’ ‘’evimi bırakamam’’ ‘’bir yere gitmiyorum’’ ‘’evimi bırakamam’’ diyor ve ağlıyordu. Mahallenin aşağı tarafından birkaç aile yüzleri solgun, korku ve endişe dolu gözlerle etraflarına bakarak ellerinde bohçalar ve eşyalarla evlerinin önünden geçmiş içlerinden biri Stavri’ye babasının nerede olduğunu ve acele etmesi gerektiğini söyleyerek arkasına bakmadan kalabalığa karışarak yoluna devam etmişti. Birazdan Yorgo çocukları çağırmış, canlarının tehlikede olduğunu acele şekilde buraları terk etmeleri  gerektiğini  yanlarına birkaç parça eşya almalarını tembihlemişti. Stavri hiçbir şeye anlam verememişti o gün. Babasının isteği üzerine birkaç parça eşya tencere ve tabak yiyecek almışlardı yanlarına. Babası belki geri geliriz diye düşünmekten kendini alamamış  evdeki yatak yorgan ve değerli gördüğü bakır tabak ve tencereleri ve birkaç eşyayı evin karşısındaki ormanlık alana götürüp saklamış eve geri gelmişti. Bütün ailenin o gün, evlerini, hayvanlarını, yaşanmışlıklarını bütün geçmişlerini geride bırakarak bir daha buraya dönemeyeceklerini bilmeden yola dönmüşlerdi. Mahalledeki evlerde kimse kalmamıştı. Stavri avludan çıkarken son bir defa geriye döndüğünde evin bacası hala tütüyordu ve annesinin yemeği ateşte olmalıydı. Olacakları biliyormuş gibi Balasi’nin eşeği uzun uzun anırmış, tavuklar ve inekler öylece onlara bakmışlardı. Annesi hıçkıra hıçkıra ağlıyor babası onu çekiştirecek diye elini kolunu saklıyor ama babası bir yolunu bularak annesini çekiştirip hadi gitmeliyiz diyordu. Babasının demir ocağından cılız dumanlar hala tütüyordu. Stavri’nin küçük köpeği laf dinlemiyor havlayarak peşlerinden ayrılmıyordu. Böylece defalarca dönüp bakmaktan kendilerini  alamayarak gözleri arkada evlerine ve bıraktıkları hayatlarına bakarak yola koyuldular. Avludan çıkınca yolun kenarında önceki yıl diktiği kiraz ağacına bakmış ve ne zaman meyve vereceğini babasına soracak olmuş sonra durumu düşününce gereksiz görüp vazgeçmişti.
 
İlerideki meydana vardıklarında onlar gibi mahalledeki tüm komşu ailelerin eşyaları ile meydanda toplandıklarını görmüşlerdi. Babası ile konuşan adam da oradaydı. Adam topluluğa uzun bir konuşma yapmış, hayatlarının tehlikede olduğunu, buralardan gitmek zorunda olduklarını ve bir daha buralara dönemeyeceklerini kimseye görünmeden ve mümkün olduğunca gizli bir yolculukla Yunanistan’a kaçacaklarını söylemişti. Kadınlar ve çocuklar ağlıyordu. Stavri çocuk aklıyla olanlara o an bir mana verememiş ama evlerine dönemeyecek olmanın sızısını derinden hissetmiş annesinin ve babasının elini tutarak ‘’ne olur evimizden gitmeyelim’’ diye ağlayıp durmuştu. Birilerinin göreceği korkusuyla ormanlardan, vadilerden, dere, tepelerden geçerek üç günlük meşakkatli aç susuz gizli bir yolculuktan sonra sonradan Karadeniz’in kıyı kasabası  Şile olduğunu yıllar sonra öğrendiği yerden tekneye  sonra da açıkta bekleyen bir gemiye binmişler, kaç gün sürdüğünü bilmediği deniz yolculuğundan sonra Selanik limanına varmışlardı. Limana vardıklarında onlar gibi yüzlerce ailenin Türkiye’deki evlerinden ayrıldığını ve buraya göç ettiklerini öğrenmişlerdi.
 
Şimdi yetmişbeş yaşında doğduğu köyde tek başına yolun kenarındaki sapakta  dikiliyordu. Sapağın yukarısındaki yoldan inen uzun ak sakalları, elinde bastonu, başında sarığı ile yaşlı bir adam ona doğru yönelmiş ‘’hoş geldin yabancı kimlerdensin burada neden dikiliyorsun’’ diye sormuştu. Stavri gülümseyerek aksanlı Türkçesi ile ‘’yabancı değilim yetmişbeş yıl önce bu köyde doğdum altmışiki yıldır da bu köye gelemedim nasip bu güneymiş ’’deyince ak sakallı ihtiyar gülümsemiş, ‘’konuşmandan anladım sen buradan göç edenlerden olmalısın’’ demiş elini sıkıp kucaklamış onu az ilerideki köy kahvesine götürmüştü. Kahvehaneye girdiklerinde herkes ayağa kalkmış yer göstermişler ve orada bulunanların hepsi uzun bir masa oluşturup baş tarafa Stavri’yi oturtmuşlar kendileri de kenara dizilmişlerdi. Ak sakallı amca masadakilere dönerek misafiri tanıtmıştı. Masadakilerin yüzünde bir gülümseme ve merak belirmiş ve Stavri’nin ağzından çıkacakları dinlemek için beklemeye başlamışlardı. Stavri kimsenin konuşmadığını görünce ağır ağır bazen gülümseyerek, bazen hüzünlenerek, bazen de ağlayarak hikayesini anlatmıştı. Masada derin bir sessizlik olmuş kimse konuşmuyordu. Ak sakallı amca sesi titreyerek söze girdi ve merak endişe ile’’Stavri bana hakkınızı helal etmelisiniz nasıl olacak bu iş’’ dedi. Masadakiler bu duruma bir mana verememiş  bir ak sakallı amcaya bir Stavri'ye bakıyorlardı. Stavri hiç beklemedeği bu çıkış karşısında ne diyeceğini şaşırmıştı. Sebebini sorduğunda; ‘’siz gittikten birkaç yıl sonra sonra ormana bıraktığınız tencere, tabak, yatak ve yorganları ben bulmuştum. Yatak ve yorganlar kullanılamayacak durumdaydı ama bakırdan olan tabak ve tencereleri uzun yıllar kullandım birkaç tanesi de evde olacak’’ ’’Bedeli ne olursa olsun ödemek isterim bu benim vicdanımda kalan bir sızıydı ’’ dedi. Stavri yine hüzünlenmişti. ‘’Onları görmek isterim dedi’’.  Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez birazdan masanın üzeri yiyeceklerle doldurulmuş, Stavri’nin yemeği ise bakır bir tabakla önüne konmuştu. Stavri gözlerine inanamıyordu aklını kaçıracak gibi olmuş, görür görmez tabağı tanımıştı ve gözlerinin nemlenmesine engel olamayarak  ve ‘’bu bizim tabağımız  mı?’’ diye sormuştu. Ak sakallı amca başını sallayarak’’ evet sizin tabağınız’’ demiş ve yanındaki paketi göstererek’’ bunların içindekiler de sizin eşyalarınız’’ dedi. Yemekten sonra tabağı ve paketteki diğer eşyaları yeniden paketleyerek ‘‘size ait olan bu eşyaları size hediye etmek ve helalleşmek  istiyorum’’dedi. Ayağa kalktılar birbirlerine sarıldılar.’’ Hakkınızı helal edin’’ dedi ak sakallı amca. Stavri’de onu kucaklayarak hakkını helal ettiğini söyledi ve çantasında getirdiği kahve, sigara gibi hediyeleri masada bulunanlara rastgele dağıttı.
 
Stavri o gece köyde misafir edilmiş ertesi gün yanında köyün ileri gelenleri ile birlikte Osmanlı dönemine ait nüfus kayıtlarının olduğu Karasu ilçesine götürülmüştü. Kayıtlar Osmanlıca olduğu için özel yeminli bilirkişi bulunmuş, arşiv araştırılmış ve Stavri’nin nüfus kaydı bulunmuştu. Belgeler bilirkişi tarafından okunup tercüme edilerek yetmişbeş yaşında olduğunu belgeleyen evrakları hazırlanmış, ilgili kurum tarafından onaylanarak eline verilmişti. Stavri hiçbir şeye karışmamış ona yararlı olabilecek her isteği yerine getirilmiş ve buldukları karşısında hayretini gizleyememiş ve çok sevinmişti. Yeniden köye dönmüşlerdi. Stavri’nin bütün ısrarlarına rağmen köylüler onu bırakmamış birkaç gün misafir olması gerektiğini söylemişlerdi. Takip eden gün birlikte köy gezisine çıkılmış Stavri’yi o yıllarda köyde yaşadığı semte götürmüşlerdi. Stavri Etraftaki dağ tepe ve aşağıda görünen Karadeniz’i inceleyerek tahminen evlerinin olduğu yeri bulmaya çalışmıştı. Karşıda görünen yaşlı kiraz ağacını görünce hemen tanımış içinden bu benim diktiğim kiraz olmalı diye düşünmüş yine aklını kaçıracak gibi olmuş, ağaca bakakalmıştı. Ak sakalı amca Stavri’nin aklını okumuşçasına ‘’ evet bu gördüğün kiraz ağacı o yıllardan kalma’’ demişti. Stavri konuşmaya çalışıyordu ama boğazı düğümlenmişti. Sırtını kiraz ağacına vererek olduğu yere çömelmiş ve yönünü şimdi hiçbir iz kalmamış olan eskiden evlerinin olduğu yere doğrultarak, Annesi Eleni, babası Yorgo, ablası Fedora, abisi Balasi ve küçük Stavri’nin evden ayrıldığı günü hayal ederek iki elleri ile gözünden düşen yaşları silmeye çalışıyor, bu benim diktiğim kiraz diye söyleniyordu. Ak sakallı amca Stavri’nin  sırtını sıvazlayarak ‘’seni anlıyorum ‘’dedi. Stavri ona; beni sen nasıl anlayacaksın der gibi bakınca ak sakallı amca gözleri derinde yüzünde beliren hüzün ve acıyla anlatmaya başladı. ’’Bu köyde yaşayan bizler de aynı hikayenin savurduğu, yerlerinden yurtlarından olan insanlarız’’ dedi. ‘’Siz buraları terketmek zorunda bırakıldığınız yıllarda, bu köyde yaşayanların çoğu Rus işgali nedeniyle Doğu Karadeniz'deki evlerinden ve yurtlarından edilen ve buraya zorla göç ettirilen insanlarız’’ dedi.’’Bizde şimdilerde sizin gibi Doğu Karadeniz’deki  terkettiğimiz topraklara köylerimize gider ve gözyaşı dökeriz’’ diye ekledi. Takip eden günlerde Stavri köyün her yerini gezmiş, eskiden yaşayan insanların anılarını bu gün köyde yaşayanlara anlatmış, o yıllarda Rum hanelerden kalan birkaç ahşap evi gezmiş ve bu gün Kirazlı’da yaşayanların helallik isteğini o günlerde bu köyde yaşayıp şimdi Yunanistan’da sağ kalanlara ileteceğini söyleyerek elinde ak sakallı amcanın paketlediği tabakları ve kendi diktiği ağaçtan toplanan ambalajlı kirazlar ile köy meydanında büyük bir kalabalık tarafından uğurlanmış Yunanistan’daki hayatına doğru yola koyulmuştu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şenol Bey,Stavri 'nin öyküsü düşündürücü ve ilginç.İyi kurgulamışsınız. 1920' li yıllarda Anadolu'da yaşayan Rumlar,Yunanistan'da yaşayan Türkler değiştirme sonucu yerlerinden yurtlarından zorla uzaklaştırılmışlardır.Savaş,acı,gözyaşı demektir.Bu insanlar,savaşın acılarını yaşamışlar;ama Kirazlı köylülerinin yakın ilgisinin biraz olsun Stavri 'nin acısını unutturduğunu sanıyorum.

Hüseyin Başdoğan 
 20.02.2015 13:54
Cevap :
Teşekkür ederim ilginize. Büyüklerimden dinledim zaman zaman göç edenler köyümüze gelmiş ve onları ağırlamışız şimdilerde tahminen o nesilden kimse kalmadığı için gelmiyorlar diye düşünüyorum.Dinlediğim hikayeleri derleyerek öykü haline getirdim.  20.02.2015 23:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 194
Kayıt tarihi
: 08.03.14
 
 

Şenol KABAOĞLU 08.05.1964 Yılında SAKARYA/ KİRAZLI'da doğdum. İlk öğrenimimi  Kirazlı İlkokulu or..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster