Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ocak '07

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
386
 

Su, benim!

“Ok” “Balığın,

“Balık” Cesedin,

“Ceset” “Su”yun İçinde de;

“Ben” Neredeyim Şimdi?

“Su”, benim…

Uzay gemisini topraktan çıkaran o deli “ok”,

yüzen cesedin içindeki “balık” da…

25 Mart 2006

Kulak kabarttıkça bir şeylere, duyulmaz olurlar ya hep! Hani duymak istedikçe kaçarlar sanki! İşte öyleyim ben bu mevsim…

Su akıyor, biliyorum! Akıyor mutlak bir yerlerde. Ama niye saklanıyor, niye el uzattıkça seraba dönüyor ki ansızın? Niye?

“Niye?” diye soruşum merakımdan değil elbet. Ayna tutuşumdan kendime. Su, benim çünkü! Akan da, akanın vardığı yer de benim! Hangi çağlayan kendi akışına kulak kesilir, hangi çam kendi kokusunu arar ki! O, odur işte! Zaman zaman duyamasam da kendimi, dokunamasam da en derinime; ben benim işte! O, benim… Kaybolduğu yok hiçbir şeyin! Her şey, duruyor yerli yerinde…

Tek işim var benim, o da “kazmak” işte… Durmadan, dinlenmeden, yorulmak nedir bilmeden, biteviye kazmak! Sağımdan solumdan geçip alayla yüzüme bakanlara aldırmaksızın kazmak; “Ne yaptığını sanıyorsun sen? Senin yaptığın da iş mi?” deyip katıla katıla gülenleri duymaksızın kürek sallamak…

“Nereye varır ki bu kazının sonu? Çıkan bir şey olur mu acep?” diye sormak da değil benim işim! Kazarken “aşkla kazmayı”, aşkla kazarken “aşk”ı öğrenmek; aşkı öğrenirken “aşk olmak” benim işim! Zira “Su, benim!” diyeceksem eğer; başka yolu da yok bunun…

Kazıyorum ben. Hasbelkader kazarken “aşkla kazmayı”, aşkla kazarken “aşk olmayı” öğreniyorum! Öğrenirken öğretmeyi de belki…

Ansızın bir şey geliyor elime! Toplanıyor üstüme tüm alaylı bakışlar meraka dönerek. “Acaba?” diyorlar; “Çıkardı mı bir şey?”

Elimin dokunduğunu görür görmez de “Yok canım!” demeyi ihmal etmiyorlar elbet; “Saçma sapan, işe yaramaz bir şey işte..! Saçmalamaya, yel değirmenleriyle dövüşmeye, anlamsız işlerin peşi sıra gidip vakit kaybetmeye devam ediyor o…”

Bedenimden önce bilincime çivi gibi saplanan her bir cümle yerimden etse de beni; kazı devam ediyor. Ve elime gelen her bir parçada yine önce merak, sonra alay; sürüp gidiyor…

“Ama ben suyum diyorum! Oyum ben, akıyorum! Gerçekten akıyorum!” diye kendimi paralamak; anlamsız ispatlara soyunmak da değil benim işim, öğreniyorum. Su konuşur mu hiç? Sadece akar o. Sadece akar…

Ve işte günlerden bir gün, elime gelen her bir parça ekleniyor birbirine! Alaylı bakışlara malzeme olan her bir parça, bambaşka bir devin uzuvları değil miymiş meğer..! O saçma sapan parçalar, toprak altındaki kocaman, dev bir uzay gemisinin çıkıntıları değil miymiş aslında..!

“Uzay gemisi gök yerine, ne arar ki toprakta..?” diyen dostum! Göğe yükselmeye kalkmadan önce, ayaklarının altına bir bak derim. Zira “Toprağı solumadan göğe çıkarım!” diyenin, tez biter masalı…

Ve çıkarırım koskoca uzay gemimi hemhal olduğum toprağımdan! Emekle, sabırla; asalet, adalet, ihtişam, ibadet, aşk ve muhabbetle…

Gemi topraktan çıkar çıkmaz da, tüm alaylı bakışlar önce dev bir şaşkınlığa, sonra ise alkışa döner ansızın!

Tüm fırtına bitmiştir artık…

“Biliyorduk yapacağını!” derler, “Harikasın!” derler ve eklerler; “Hep arkandaydık zaten!” …

“Asıl ben biliyordum yapacağımı! Tüm alayınızı, kahkahanızı zaferimde boğacağımı! Hep biliyordum!” demek de değildir ki benim işim!

Benim işim; önce hayrete, sonra desteğe dönen irini terimde, aşk ve merhametimde eritmek; bir yanı her daim kahır olan muhabbeti sabır ile kıvama eriştirmektir elbet!

Sabırla kürek sallarken o alaylı bakışlarıyla tüm hakikati baltalamaya gayret edenler, topraktan çıkardığım uzay gemime binip giderken onlara gerçek bir huzurla el sallayabilmek; bununla mümkün zira!

Öyle olmasa; ilim dedikleri “ilim” olur muydu hiç?

İçimdeki oktur beni can hıraç koşturup, durmaksızın oradan oraya savuran! “Nereye koşuyor? Olsa olsa bir deli bu!” diyenlere nasıl durur da gösteririm ki ben onu? Nasıl? O koşan ben miyim sanki? Durmaksızın kazan, püskürürcesine akan ben miyim sanırsın?

Koşan oktur, ben değil! “Ben” dediğin nedir, kimdir ki zaten…

Koşun koşun..!

Bir ceset var denizde!

Ölü bir vücut, cansız bir beden!

Ama nasıl da yüzüyor denizde? Nasıl gidiyor bu beden sanki canlıymış, hayattaymışçasına! Nasıl yol alıyor ki suyun içinde?

Yoksa içindeki balık mı onu böyle yüzdüren? Onu böyle hedef üzere götüren, bu akıl almaz hakikat mi yoksa?

Evet! O elbet! Hem “hakikatin akıl alır olduğunu” kim söylüyor ki sana? Akıl dediğin nedir? Hakikat “akıl alır” değil, “akıl aşar” olmasa; “hakikat” olur muydu hiç?

İşte ölü bedeni yüzdüren o gizli balığım ben!

Ok benim içimde, ben suda yüzen cesedin. Cesetse suyun içinde elbet… Hem “Su, benim!” demedim mi sana ben! Her şey miyim, hiç kimse mi? Karışmasın kafan; bırak aklını, koy masaya ya da at denize kendine gelsin…

“Koşan” değil “koşturan ok”,

“o oku yutan balık” olmasam;

nasıl kazarım ki sabırla, sükunetle, aşk ve muhabbetle?

Kazan o ok değil de ben olsam;

nasıl çıkarırım ki o uzay gemisini maharetle, zaferle?

Nasıl el sallarım ona binip gidenlerin ardından

huzurla, selamla, ferahlık ve esenlikle?

Hem,

nasıl duyarım ki “suyun akışı”nı;

“su” ben isem eğer…?

Ayten ÇALIŞ

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 1493
Kayıt tarihi
: 19.01.07
 
 

İsmim Ayten Çalış. Tanıyanlar soyadımla müsemmâ olduğumu söylerler, bilmiyorum! Ama "Sen kendini ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster