Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
2899
 

Şu dağın ardı İran, önü de Türkiye

Şu dağın ardı İran, önü de Türkiye
 

Meltem Vural - Şu Dağın Ardı İran


Meltem Vural, 2009 yılında yazdığı 'anı kitabı' Şu Dağın Ardı İran'da, üniversite yıllarında Ankara'da tanışıp evlendiği İran'lı 'diş doktoru ' Ahmet ile, eşinin ülkesinde geçirdiği üç yılını anlatıyor gibi görünse de, bence aslında kendi ülkesinin insanına karşı yapmakla sorumlu olduğunu düşündüğü 'uyarı ' görevini yerine getirmeye çalışıyor.

Kitabı okuyup bitirdiğinizde anlıyorsunuz ki arka kapak, bir kitabın içeriğini özetleyebilen belki de bugüne kadar gördüğüm en güzel tanıtım cümlesini  barındırıyor . 

''İran topraklarına geçince hızla değişen coğrafyada sanki başka bir gezegene ışınlanmıştım. İran'ın başkenti Tahran'da, Hazar kıyılarında ve Bender Abbas'ta eşim ve ailesiyle yaşadığım dokuz yüz gün boyunca, siyasi özgürlük vaadiyle kandırılmış bir halkın pişmanlığını, mutluluk vaadiyle kandırılmış bir kadın olarak kendi pişmanlığımla harmanladım''

Kitapta yazarın anlattıklarıyla, İran'da Şah'ın arkasından gelen yeni rejimin yayılması sürecini izlerken, insanın kanı donuyor ki zaten Humeyni idaresinin de ; o yıllarda rejim muhaliflerinin yüreklerine bilinçli bir şekilde, halkı aşırı otokontrole de yöneltecek ve  'tehdit ' olarak algılanması istenen bir korkuyu da yerleştirmeye çalıştığını görmemek, hissetmemek olası değil.

''Saç dibi görünen seksen yaşında kadınlara, bıyıkları bile terlememiş devrim muhafızı silah doğrultabiliyor, gazete manşetlerini İslami giyinmeyen kadınların yüzlerindeki kezzap yanıkları ve jilet yaraları süslüyor, tutuklu kızlar ise ailelerinden sadece doğum kontrol hapı isteyebiliyorlardı. Çünkü bakirelerin cennete gideceğine inanıldığından, idam edilmeden evvel bu kızlara tecavüz ediliyordu.

Yazar, Ankara'da okurken tanışıp sonra da evlendiği Ahmet ismindeki bir İranlı ile, 12 Eylül'den kısa bir süre sonra beraberce eşinin memleketine gitmeye ve orada yaşamaya karar veriyor, bir çok İranlının, Humeyni'nin yurduna dönüp başa geçmesinin ardından ülkelerini terketmeye çalıştıkları bir zamanda da, gerçek olmayan beyanlar ile kendisi için Ankara'daki İran Konsolosluğu tarafından hazırlanan yurtdışında doğmuş İranlı pasaportunu da kullanarak eşiyle beraber İran'a karayolundan giriş yapıyorlar.

En sevgili oğlu için hep doktor bir gelin hayaliyle yanıp tutuşmuş olan eşinin annesinin kaynanalıkları ve Ankara'da kalmış olan kendi ailesine sadece mektupla ulaşabilmesi, zaten zor geçen uyum sürecini daha da zorlaştırıyor.

Yazarın tespitlerinden birisi de Türklerle aynı dilin farklı lehçelerini konuşuyor olsalar bile, İran Azerilerinin daha çok Fars kültürüne yakınlıkları. Ülkeye ve insana alışabilmesinin yolunun, ritimli bir dil olup yeryüzüne edebiyat için indirildiğine inandığı Farsçayı bir an öğrenmekten geçtiğine karar veriyor ve bunun için, ileride karşılığını alacağı ciddi çabalar sarfediyor.

Ağrı Dağı'nın ikizi olarak tanımladığı başı karlı Demavend Dağı eteklerinde kurulu Tahran'ın, zengin kuzey ve yoksul güney bölgeleri arasındaki farklılık yazarı çok şaşırtıyor. Güney bölgelerinde mahalle baskısı ile kapanma, örtünme başlamış ve etkisini gösterirken kuzey bölgelerin görece rahatlığından sözediyor.

Bir zamanlar Türk Kadınlar Birliği Başkanı olan annesi gözünün önüne geldiğinde, zorunluluktan örtünüyor olması canını çok yakıyorken, kocasının bir anda kendine hiç danışmadan hatta fikrini bile sormadan askere gitme kararı alması sonucu da eşinin ailesi ile yaşamaya mahkum kalıyor. Hapishane içinde hapishane olarak adlandırdığı, avludan bile dışarıya bakarken başını örtmek zorunda olduğu, yalnız seyahat edemediği, sadece eşinin babasından bir parça destek görebildiği çok sıkıntılı günler yaşıyor. 

Bir ülkenin dilini öğrenmek o ülkeye uyumu kolaylaştırırken kimi zaman da her konuşulanı anlayıp yabancılaşmaya da neden olabiliyor doğal olarak. Çevresince istenmeyen gelin olarak, eşinin askerliği süresinde devamlı yer değiştirmek zorunda kalıyor.

Askerden izne geldiği günlerde dahi annesinin dizinin dibinden ayrılmayan eşi ile de bir süre sonra artık eski sevgilerinin olmadığını görüyor. Bir önceki yaz Akdeniz kıyılarında özgürce denize girdiği günleri düşünerek, vucüt hatlarını belli etmeyen kıyafetlerle, başı bağlı olarak o da ancak eşi yanında olarak denize girebiliyor.

Orta Asya'dan Anadolu'ya geçerken ilk karşılaştığımız İran halkı ile bir çok etkileşime de rağmen çok farklı olduğumuzu gözlemliyor. Açıkça söylemek gerekirse halkın büyük bir kısmı ile olumsuz yargılara varıyor, İranlıların aslında kendilerinden başka kimseleri beğenmedikleri, gittikleri ülkelerdeki insanları sürekli olarak  eleştirdikleri, dinsel muhafazakarlıklarının çok koyu olduğunu anlatıyor satırlarında. Ayrıca bir zamanlar Bursa'da da yaşamış Humeyni'nin, Atatürk'e çok karşı olduğunu ve her fırsatta onu batı yanlısı olmakla suçladığını da belirtiyor ki bu da zaten bilmediğimiz bir şey değil.

Çok etnik kökenleri barındıran İran'da, devrim sırasında rejimi değiştirmek için birleştirici tek nokta olarak 'din'in kullanılması nedense bize özellikle de günümüzde pek de yabancı gelmiyor. Şeriat kurallarının bir anda değil, akkor lavlar gibi yavaş, yakıcı ve kaplayıcı bir şekilde tüm ülkeye yayıldığı, çocukların rejim karşıtı anne babalarını ihbara zorlandığı, evlerin sokaklara küs yaşadığı bir ortamda zaman zaman diğer Türk gelinlerle tanışmak biraz da olsa yazarı rahatlatıyor.

Daha sonra, eşiyle muayenehane açmak için gittikleri güney bölgelerde ise, Farslardan çok Araplara ve Pakistanlılara yakın bir İran'da yaşarlarken.....

Artık bundan sonrası, bir filmin sonunu anlatmak gibi olur ki burada amaç merak uyandırıp kitabın okunmasını sağlamak olduğuna göre, biraz daha kitap hakkında yazmaya devam edersem herhalde amaca aykırı hareket etmiş olurum.

Ancak akıllara gelip takılabilecek ''Ya bir gün Türkiye de İran gibi olursa?'' sorusuna yanıt olabilecek şekilde, ve belki son sözlerde olarak Minu'nun büyükbabasının kendisine söylediklerini paylaşabiliriz;

''İranlılar buğday tarlası gibidirler. Kuvvetli rüzgarla eğilir, sabırla bekler ve fırtına dindiğinde hiçbir şey olmamış gibi başlarını dimdik kaldırırlar. Türkler ise çınar ağacı gibidirler. Fırtınaya bütün güçleriyle direnirler. Dalı, yaprağı kırılsa da güçlü kökleri sayesinde yeniden kendini onarır ve yeşerirler''

 

 

 

http://www.odatv.com/n.php?n=1979da-iran-da-evet-demisti--1909101200

https://www.facebook.com/note.php?note_id=446003363829

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1136807&AuthorID=64&Date=08.09.2009&b=Seyir%20defterinden...&a=Guneri%20Civaoglu

http://www.kerkukgazetesi.com/HaberDetay.aspx?Dil=1&Id=Hab634228632061060000&Konum=3

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1091
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster