Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

fisun gökduman kökcü

http://blog.milliyet.com.tr/kokcuffgk

01 Nisan '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
235
 

Su...

Su...
 

Hacı Ali çeşmesinin şimdiki hali: Muğla-Yeşilyurt (Pisi)


Ön not: Bu kadar uzun bir yazı olduğu için, sizlerden özür dilerim. Anlatacak çok şeyim vardı (!)

    

     Hayatımın büyük bir bölümü, susuzlukla mücadele içinde geçti... Öylesine zordu ki bu, benim anılarımda çok derin yer etmiştir susuzluk. Bugün "hayattaki maddi olarak en büyük kazancın nedir?" deseler, benim cevabım, musluğumdan suyun akabiliyor olmasıdır. Birazdan anlatacağım anıları okuduktan sonra, bana eminim hak vereceksiniz.

     Doğduğum günden başladı susuzluk hikayem. Doğum yerim, Muğla'nın Yatağan ilçesinin küçük bir köyü... Bencik... Annem ve babamın öğretmen olması ve orada çalışıyor olması, beni Bencik'li yaptı. Orada büyüdüm, yedi yaşıma kadar orada yaşadım. Buraya dair hatırımda kalan en eski anılar, suyla ilgili tabii ki... Kaldığımız lojmanda su yoktu. Bırakın suyu, musluk bile yoktu. Tabii ben de 1968 doğumluyum, yaşım az değil. Belki ülkemde bir çok köy, aynı durumdaydı o yıllar. Su ihtiyacımızı, bütün köy gibi biz de, küçük Bencik deresinden, ya da bahçesinde kazdığı su kuyusunu herkesin kullanabilmesi için açan, güzel yürekli insanlar, rahmetli Hatice teyze ve uzun ömür dilediğim Haydar amcanın kuyusundan giderirdik. Bu kuyu, bahçenin içinde iken, bahçe duvarı bir cep şeklinde içeri çekilmiş ve kuyu dışa alınmıştı. Yani herkes kullanabilirdi. Bir urganın (bir çeşit kalın ip) ucuna bağlı alüminyum kova, ki biz ona bakraç derdik, kuyunun duvarlarına çarpa çarpa suya doğru salınır, aşağıya ulaşınca, suya çarpma sesi gelir, suyla dolu kova da, ıkına sıkına yukarı çekilirdi. Urgan çekilirken, kuyunun kenarına sürtündüğünden, çok çabuk eskirdi. Keza bakraç da öyle.... O çarpmalarla yamuk yumuk olur, kısa sürede delinirdi. Galiba bunları da değiştirip yenileyen, Hatice teyze ile Haydar amcaydı.

     Suyu yukarı çektikten sonra, kendi kaplarımıza boşaltıp, onu taşımak zorundaydık. Genelde bu işi annem yapıyordu. İki elinde, iki dolu ve ağır bakraçla suyu taşıyordu. Bilmem hatırlar mısınız? Eskiden vita adında margarinler vardı. Sarı renkli, vıcık vıcık... İşte onların tenekeleri atılmaz, saksı yapılır ya da iki kenarından delikler açılıp, telle bir sap yapılarak, taşıma kabı haline getirilirdi. Ben de anneme su taşımada, bu küçük kapları doldurarak yardım ettiğimi hatırlıyorum. Acırdım, kıyamazdım anneme...

     Bir diğer su kaynağımız da, yağmurdu. Yağmur yağmaya başladığı zaman annem, hemen bakraçları saçakların altına koyar, burada biriken su, bakraçlara dolardı. Metal bakraçlara yağmur damlalarının çarpışını ilgiyle izlerdik. Bir de o meşhur çocuk şarkısını söylerdik kız kardeşimle bağıra bağıra: Yağmur yağıyooor, seller akıyooor, arap kızı camdan bakıyooor...

     Biz kuyu suyunu, içme suyu olarak kullanırdık. Kullanma suyu ise, derede su varsa, dereden taşınırdı, derede su olmadığında, mecburen kuyudan...  Babam, büyük, teneke bir kabın alt ucuna, tenekecide musluk taktırmış, bunu da el yıkadığımız, Muğla'da apteslik (Muğla şivesiyle apdaslık) denen, tahtalardan yapılmış, lavabo fonksiyonu gören yere koymuştu. Aman Allah'ım!!! Bu ne lükstü bir bilseniz... Maşrapaya doldurduğunuz suyla el yıkamak öyle zordu ki... Hele biz küçükler, bunu bir türlü beceremiyorduk. Ellerimiz kirli kalıyordu hep. Bu mucize alet sayesinde kendimizi çağ atlamış (!) gibi görüyorduk neredeyse...

     Ben yedi yaşıma geldiğimde, annem ve babamın Muğla merkeze tayini çıktı. Haliyle taşındık. İlk iki yıl, Muğla  merkeze bağlı Yeşilyurt (eski adıyla Pisi) beldesinde, babamın köyünde yaşadık. "Dedemin atı" adlı öykümde, yaşadığımız evi size tasvir etmiştim epeyce... Merak edenler, öyküye bir göz atabilirler. Bu ev, dedemle babaanneme aitti. İki yıl boyunca, biz daha sonra Muğla merkeze taşınıncaya kadar, birlikte yaşadık. Daha önceleri sadece yazları geldiğimiz bu ev, şimdi sürekli yaşadığımız bir yer olmuştu...

     Malumunuz, burası da susuzdu... Evin koca bir havuzu vardı. Eve bitişik yapılmış, neredeyse bir adam boyu derinliğinde, tahminen kenarları dörder metre civarında epey büyük bir havuz... Diyeceksiniz ki, "bu susuzlukta havuz ne iş kardeşim?" İşte geldik zurnanın zırt dediği yere... Bu havuz, süs ya da yüzmek için değildi, suyu depolamak içindi. Bu havuzun içine doğru akacak şekilde yerleştirilmiş bir de musluğu vardı ama o kadar nadir su akardı ki oradan, olmasa da olurdu...  Ev biraz da yüksekteydi, suyun çıkması iyice zorlaşıyordu. Sonuç: Su yok... Çare: Taşımak lazım... Kim taşıyacak? Artık büyüyen ve koca abla olduğu söylenen ben (!) 

          Ev, bir yokuşun tepesindeydi. İnmek neyse de, çıkmak, hele ki elinde su kaplarıyla, işkence gibiydi. Yokuşu inince bir camii vardı, adını hatırlamıyorum... Onun hemen önünde de Hacı Ali (Hacalı derdik biz) çeşmesi... İşte su kaynağımız buydu bizim. Ara sıra akan kör çeşme, elbette yine yağmurlar ve Hacı Ali çeşmesi...

     Babaannem, bir damla suyu bile boşa akıtmamıza izin vermezdi. Evdeki havuzun güzel, mozaik taştan kenarları vardı. Bir çeşit lavabo gibi... İşimizi orada görüp, kullandığımız suyu da havuzda toplamamızı istiyordu. Gene diyeceksiniz ki, "zaten kullandığınız suyu niye topluyorsunuz, ne işe yarar? " Söyleyeyim... Babaannem, o susuzlukta, öyle güzel bahçe yapardı ki, aklınız şaşar. Her çeşit meyve ağacı ve mevsimlik sebzeler olurdu hep bahçesinde. İşte bunları sulamak için, atık sularımızı topluyordu o havuz. Ve azıcık suyla mucizeler yaratıyordu rahmetli babaannem....

     Gelelim içme suyuna... Kız kardeşim ve ben, Hacı Ali çeşmesinden az su taşımadık. Kız kardeşim benden üç yaş küçüktür. Herhalde dört yaşlarında filandı. O küçücük haliyle (sanki ben çok büyükmüşüm gibi) bana yardım etmek ister, illa ki benimle gelirdi. Şimdi benim evimde bulunan bakır güğüm ve kız kardeşimde olan küçük bakır ibrik, bizim taşıma araçlarımızdı. Yokuşu koşa koşa iner, suları doldurur, ıhlaya pıhlaya ve biraz da suları döke saça yokuşu tırmanır, eve varırdık.

     Kız kardeşimi küçükken kıskanırdım ne yalan söyleyeyim (!) Eziyet ettiğim de çok olmuştur maalesef. Ama bir gün başımıza gelen şey, beni öyle etkiledi ki, onu ne kadar çok sevdiğimi anladım.

     Yine su doldurmak için çeşmeye inmiştik. Bu çeşmede, hayvanların da su içmesi için bir yalak vardı. Çeşmenin duvarından bir olukla su, yalağa akardı. Musluk filan yoktu, su devamlı akardı.

     İşte bu yalağın kenarları, devamlı akan su yüzünden, yosun tutar ve kayganlaşırdı. Benim şirinler şirini kız kardeşim, suyunu doldururken ayağı kaydı, su dolu yalağa sırt üstü düştü. Dönemedi, çünkü yalak dardı ve küçüktü. Onu çırpınırken görünce, aklım gitti. Nasıl koştum, onu nasıl çıkardım bilmiyorum, ama ölüyordu az kalsın. Su yüzünden ölecekti. Bir daha onun su doldurmasına izin vermedim ve yalağa yaklaştırmadım. Ben doldurdum küçük ibriğini, o da taşıdı...

     Annem Marmaris'lidir. Bilirsiniz, Muğla'nın en güzel ilçelerinden birisi... Ama orası da bizim için, su yönünden yine çile doluydu maalesef. Hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor.

     Yazları, hem anneannemi (dedemiz vefat etmişti, çok az zaman geçirebildik kendisiyle, çok iyi bir insandı rahmetli) ziyaret etmek, hem de tatil yapmak amacıyla bir hafta-on gün kadar Marmaris'e giderdik. Şanssızlığa bakın ki, anneannemin evi de tepedeydi. Mahallenin adı Tepe mahallesiydi zaten. Tarihi Marmaris kalesinin hemen bitişiğinde kurulmuş eski bir mahalle... Tabii ki su yok... Yüksek olduğu için su çıkmıyordu. Evde musluk vardı galiba ama anlamı yoktu, çünkü akmıyordu. Evin hemen üst kısmındaki yolda (yol dediysem normal bir yol sanmayın, merdivenlerden oluşan ve evleri birbirinden ayıran yolumsu bir şey), bir musluk vardı, halka açık. Bazen gece yarısı, canı isterse, su gelir, bütün mahalleli, su sırası yüzünden kavga ederdi. Herkesin kulağı, açık bırakılan musluktan gelecek su sesindeydi. Bu ses duyulduğu andan itibaren, bir cümbüş kopar, tangırdayan kova sesleriyle, ağız dalaşı yapan kadınların bağırışlarıyla mahalle çınlardı.

     Suyunu bu şekilde doldurmayı başaramayan ya da haddinden fazla su harcayan kişiler içinse, aşağıda, merdivenlerin bitiminde, tarihi hana bitişik, başka bir çeşme vardı. Diğer seçenek buydu ve biz bu çeşmenin, değişmez müdavimleriydik kız kardeşimle...

     Anneannem, obsesyon yani takıntı hastalığına sahipti. Anneannemde el yıkama şeklinde kendini gösteren bu melun hastalık, bizim de kabusumuz olmuştu kız kardeşimle....  Minnacık ayaklarımızda, eskiden çok moda olan ve en ufak suda kayan tokyo terliklerimiz vardı. Denize gidiyoruz ya, ondan isterdik biz de, havalı oluyor diye. Ama o terliklerle su taşırken az düşmedik. Elimizde bakraçlar, ıhlaya pıhlaya merdivenleri çıkarken bir kayarsın, hadiii bütün sular dökülür, kendini de dört-beş basamak aşağıda bulursun. Ağlardım...  Ama acıdan değil, sinirden.... Öfke, bedensel acımı yok ederdi, acı hissetmezdim ama o kadar taşıdığım suyun heba olması beni deli ederdi.

     Sağ salim taşıyabildiğimiz suyu ise, anneannem heba ederdi. Bir günde bir kalıp sabunu eritebilme gücündeki obsesyonu, o erittiği sabunları durulayabilecek ölçüde de suya ihtiyaç duyuyordu ne yazık ki... Getirdiğimiz suyun bol kepçeden dökülmesini izlemek ise ayrı bir faciaydı. İsyan ettiğimi çok hatırlarım anneanneme... Ama yapabileceğimiz bir şey yoktu, değişmeyecekti. Değişmedi de...

     Tıp fakültesini kazandığım yıl, çok mutluydum. Yurtta kalacaktım, kendimi şanslı sayıyordum. Ama bende şans ne gezer? Banyo yapabilmek tam bir işkenceydi. Bir katta altmış öğrenci, üç adet duş ve bir saat sıcak su... Çıkabilirsen çık işin içinden. Eğitimli olması gereken o insanların kavgalarını bir görseydiniz, şaşardınız. Ben kavgayı sevmediğim için, soğuk suyla duş almaya alıştırdım kendimi. Daha özgürdüm bu konuda, çünkü banyo saatlerimi sıcak suya göre değil, kendime göre ayarlama lüksüne sahiptim. Ne mutlu bana değil mi?  (!) Tir tir titrediğim o banyo saatlerini hiç unutamıyorum ve evimde her musluğu açtığımda akan sıcak su için, kendimi minnettar hissediyorum.

     Ben bu durumun ne kadar kötü olduğunu düşünürken daha da beter bir şey geldi başımıza.Yurdun artezyen kuyusu açacağı tuttu. Açsın sorun değil de, daha işlemi tamamlamadan, şehir şebekesinden ayrıldık. Kaldık mı hepten susuz... İçecek su bile yok. O zamanlar hazır su filan yaygın değil. Banyo desen, it gibi titremeye bile razıyım ama su yok. Saçlarımı, havlu ve şampuan götürüp, tıp fakültesi hastanesinin kantininde , öğle araları yıkadım uzun bir süre. Koca bir şişe kolonya alıp, vücut temizliğimizi de böyle yaptık. Aydan aya eve gidince su yüzü gördük resmen. Bu yüzden bir çok arkadaşım, yurttan ayrılıp eve çıktılardı. Ne günlermiş....

     Okul bitince evlendim ve eşimin mecburi hizmetini yaptığı çoook uzaklarda bir yere gittim. Ben de orada mecburi hizmetimi yapacaktım. Okulumu bitirdiğim, evlendiğim ve sevdiğime kavuştuğum için çok mutluydum. Ama yine susuzluk karşıma çıktı. Orada kaldığım iki yıl süre içinde zorlu pek çok şey yaşadım ama sadece suyla ilgili kısmını anlatacağım size, çünkü konumuz su...

     Yirmi beş yıl kadar önceydi. Oturduğumuz ev üç katlıydı ve biz üçüncü katta oturuyorduk. Haliyle su çıkmıyordu eve... Yeni evliydik, eşim evliliğimiz ve eşyalarımız için kredi çekmişti ve ben göreve başlayınca beraber ödeyecektik. Her şeyimizi kendimiz yapmıştık. Haliyle borcumuz vardı epey. Buna rağmen sevgili eşim sağ olsun, benim yaşadığım zorluğu görünce, bir su deposu yaptırmaya karar verdi. Nasıl sevindim anlatamam. Depoyu yaptırdık ama, eve su, yazları neredeyse hiç çıkmıyordu. Depo tamtakır... En alttaki dükkanı işleten arkadaşlar, sağ olsunlar bize çok yardımcı oldular. Oraya su, serçe parmağım kadar da olsa geliyordu. Bir süre oradan su taşıdık. Sonra başka bir yol buldu eşim. Suyu depoya pompalayacak bir alet varmış. Suyu önce damacanaya dolduruyor, oradan da depomuza pompayla basıyordu. Bu saatler süren bir uğraştı. Dükkan sahiplerine de minnettarım hala. İki tonluk depo doluyor, sonra eşim onlarla helalleşiyordu. Ben bu suyu o kadar idareli kullanıyordum ki aklınız şaşar... Gıdım gıdım desem yeridir. Bulaşıkları filan, daldır çıkar yöntemiyle yıkadım, ne yapayım?

     Başka bir sorun ise, suyun temiz olmayışı idi. Yaz aylarında şiddetli ishal vakaları zaten gırla.... Poliklinikte başımızı alamıyoruz bu hastalardan. Suyu o haliyle kullanırsak biz de kesin ağır ishal geçirecektik. Klor desen yok... Ben de çamaşır suyu kullanmaya karar verdim. İki tonluk depomuzu doldurduktan sonra, bir çay bardağı kadar çamaşır suyunu yallah ediyorduk depoya.... Böylece hiç hastalanmadan yazlarımızı geçirebildik. Kızgın güneşte deponun da metal olması yüzünden, su öyle bir hale geliyordu ki, kullanmak imkansız, duş yapsan haşlanırsın, içsen içemezsin... Ben de bulduğum bütün kap kacağa su koyup, buz yapıyordum. Derin dondurucum buzla doluyordu. Banyo için suyu soğutmak lazımdı, bir kova suya bir kalıp buz... Yeter sana o su, idareli kullan, kokuşmayacak kadar işte (!)

     Yazı geçirdik böyle böyle... Ben en fenası bu sanırken, kış daha zorlu çıktı vallahi... Kış birden bastırıp, kar yağınca, depo dondu. Depoda su olsa da akmıyor eyvahhh... Evimizin önünde yağan karları kovaya doldurup, sobanın yanında eritip, sonra kaynatıp içtik. Bir kaç damla da çamaşır suyu... Nasıl olsa deponun buzu çözülür diye bekliyorum ama nafile... Üç gün geçti, beş gün geçti çözülmüyor, kar yağmaya devam ediyor.... Canım eşim devreye girdi yine. Çatıya çıkıp, pürmüzle depodaki buzu eritmeye çalıştı. Pürmüzü bilmeyenler için açıklama yapayım. Ben de orada tanıştım bu aletle, küçük tüpe bağlanmış bir hortumun ucunda, metal bir boru var. Tüpü açıyorsunuz, metal çubuğun ağzına gelen gazı ateşliyorsunuz. Ejderha gibi alev çıkarıyor. Soba yakıyorsunuz, buz eritiyorsunuz, her derde deva bir alet....

     Neyse ki eşim pürmüzle depoyu biraz eritti ama her an donabilir gene... Alel acele suyla işlerimizi bitirip, elimize geçen her kaba (tencereler dahil) su doldurup, eve stokladık. Kısa süre sonra su tekrar dondu ama ne yapalım, idare ettik işte böyle...

     Uzaklardan tayin isteyip, daha yakınlara geldik... Ama oralarda da kış hep zorlu geçiyordu. Kar yağıyor, don tutuyor, sular gene gidiyordu. Burada edindiğim en büyük tecrübe, suyun donmasını istemiyorsan, bir musluğu açık bırakmaktı. Öyle de yaptık. Ama bir gün yanlışlıkla musluğu kapatıp, ertesi gün de sular donup gidince kalakaldık öylece... Allahtan oturduğumuz evin bodrumunda bir kuyu vardı. Eski usul, bir de tulumba takmışlardı. Üçüncü katta oturuyorduk, bir de bodrum, tam dört kattan su taşıdım yirmi gün. Hem de neyle biliyor musunuz? Pisi'de, çocukluğumda su taşıdığım güğümümle (!) Sular çözülür çözülmez de hemen tuvaletin musluğunun contasını kestim ki, su damlatsın, bir daha donmasın diye.

     Aman Allah'ım, ne kadar çok yazmışım... Neler yaşadıysam anlatmışım size. Bütün bu anıları neden yazdığımı da anlatayım bari oldu olacak.

     Geçenlerde misafirlerim geldi. Bir tanesi su istedi, "hay hay" dedim. "Hemen musluktan doldurup getireyim". Muğla'mızın suyu temiz, sorun yok ve içilebilir nitelikte. Ben içiyorum.  Aldığım cevapla derhal geri dönüp, yerime oturdum: "Ay ben musluk suyu içemiyorum, hazır su içebiliyorum, hatta onun da falan markasını içebiliyorum, ondan varsa alayım."

     Vay canınaaa..... Ağzımı açıp kötü bir şey söylememek için kendimi zor tuttum.... Dişlerimin arasından "yok" diyebildim ancak....

      GEÇMİŞİNİ UNUTAN, GELECEĞİNİ KURARKEN KULLANACAĞI EN DEĞERLİ HAZİNEYİ YİTİRMİŞTİR: HAFIZASINI!!!  (F.F.G.K)

     Sevgi ve saygılarımla....

Dr. F. Fisun Gökduman Kökcü     Muğla-Menteşe     01.04.2016

 

Fotoğraf çekimi (Hacı Ali çeşmesinin şimdiki hali-Pisi): Dr. F. Fisun Gökduman Kökcü    

    

    

    

     

Birsen yn bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yaşım az değil degismisiniz ;) Henüz çok gençsiniz Füsun hanım;) Allah uzun ve saglikli ömürler versin size ve ailenize sevdiklerinize..Su konusuna gelince, hassas noktam olduğu için hemen dikkatimi çekti..Suyu hor kullanan ve israf edenleri boğmak isterim neredeyse, çok ciddiyim..;)) O kadar bilinçsizler ki bu konuda, özellikle ev hanımlarının çoğu. Sanki o kaynaklar hiç tukenmeyecek gibi kullanıyorlar, kadın çeşmeyi açıyor sonuna kadar, çeşme akadursun kendisi mutfak tezgahını temizliyor, masayı siliyor, su hala akıyor..Çesmeyi ben kapatıyorum, o açıyor, anneme şikayet etmiş beni " ne kadar cimri kızın var diye " ;))) eve temizliğe gelen hanımlar varya ömür törpüsü hepsi, birgün onlarla ilgili bir yazı yazacağım;)) Allah müstahakini versin hepiciginin;)) eski zamanlar çok güzeldi herşeyin kıymeti bilinirdi, bir damla suyun bile..Elinize sağlık güzel bir yazı ve önemli bir konu..Sevgilerimle..

Selda Çakmak 
 01.05.2018 22:30
Cevap :
Beni genç bulduğun için çok teşekkür ederim Selda'cığım :) Ben kendimi yaşlılık psikolojisine sokalı çok oldu galiba:) Yazımı okuduğun için çok teşekkür ederim.Susuzluk benim kabusumdu hakikaten.Uzun uzun anlattım o yüzden,insanlar suyun kıymetini anlasınlar diye.Kaynaklarımız hızla tükeniyor,kuraklık kapıda...Suyu kullanma konusunda ben çok cimriyim.Şarıl şarıl balkon yıkamam mesela,silerim.Çamaşırlarımı makina dolmadan yıkamam.Bunun gibi şeyler işte...Senin de bu konuda duyarlı olman çok hoşuma gitti.Çok güçlü bir kalemsin,sen de yazmalısın bu konuda...Çok okunacaktır eminim.Ben de kesinlikle okuyacağım yazını.Bekliyorum sabırsızlıkla...Sevgilerimi yolluyorum yüreğimden,selamlarımla birlikte...  01.05.2018 23:22
 

Merhaba yazınızı okudum etkilenmemek mümkün değil Bende benzer şeyleri yaşadım. yüreğinze sağlık selamlar

Birsen yn 
 01.04.2016 23:19
Cevap :
Teşekkür ederim değerli yazarım. Beğendiğinize sevindim.Yaşınızı bilmiyorum ama sanırım bizim jenerasyon(40-50 li yaşlar) bu yaşadıklarımı yaşamıştır. Aslolan, yaşadıklarını unutmamak ve bu gün edindiğimiz değerleri, o günün ışığıyla değerlendirebilmektir.Yaşamımız ancak o zaman anlam kazanacaktır.Sevgi ve saygılarımla...  01.04.2016 23:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 264
Toplam yorum
: 852
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 279
Kayıt tarihi
: 24.08.11
 
 

Evli ve bir oğul annesi, emekli tıp doktoruyum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster