Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '08

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
1129
 

Suçlular arasında

Suçlular arasında
 

Yaşam, her insanı deneylerden, büyük sınavlardan geçiriyor. Hiç kimseye özel davranmıyor.

Sabah saatlerinde mutfakta oturdum ve içimde anlatamayacağım bir tuhaflık hissettim …

Dalıp gittim. İnsanların başka insanlara karşı düşmanca yaklaşımlarını düşündüm. İnsanları uzaydan izleyen casus uyduları düşündüm. Dünyanın çevresinde döndüğü belirtilen 600 binden fazla, görevini tamamlamış, artık hurdaya ayrılmış uzay araçlarını ( çöplerini ) düşündüm. Yeni Dünya Düzeninde ( 2016 yılından itibaren yürürlüğe girecek sistem ), Amerika, Avrupa Birliği ve Çin’den oluşacak üç büyüklerin, insanlığı nasıl etkileyeceklerini düşündüm. Bunları neden düşündüğümü de düşündüm.

Dünya kalıcı bir barışın mı yoksa felaketlerin basamağında mı ? Bakış açısına göre, her ikisi de olabilir. Bazı liderler barışçı çabalarıyla dikkat çekiyor ama kaygı verici sorular düşünen kafalardan hiç silinmiyor. Kitle imha silahları hangi devletlerde ? O silahları kullanmaya kalkışırlar mı ? Kullanırlarsa ne olur ?

Düşmanlık, nefret ve ön yargıların, birlik ve paylaşım içinde yaşanacak bir dünya umudunun önünü kesmesi, tarihte hep görülmüştür. Bütün akımların, bütün dinlerin, anlaşmazlıkları, homurdanmaları yatıştıramadığı, iyi insanların bile, bilerek ya da bilmeyerek kötülük yapabildikleri çok görülmüştür.

Fiziksel, duygusal ve zihinsel alanlarda, sevinçler, üzüntüler yaşıyoruz. İnsan olmanın getirdiği şeyler. İçinde rol aldığımız küçük - büyük tüm olaylar, deneyimler, iç dünyamızın derinliklerinde saklanıyor. Unuttuğumuz, dışında kaldığını düşündüğümüz her şey, oralarda tazeliğini koruyor. Her şey, insanın bilinçaltına akıyor, çatlamış - kuru bir toprağın ya da kağıt peçetenin suyu hızla içine alması gibi.

Yeryüzüne belli bir zaman için gelen insan, veda ederken, yanında, maddi birikimlerini ve sevdiği insanları değil, yaptığı iyiliklerden ve kötülüklerden doğan sıcak ışıkları ya da soğuk karanlıkları götürüyor.

Her insanın yaşamı süresince yarattığı etkiler, eserler evrende kalıcıdır. İnsan ölüyor, ama izleri silinmiyor.

Örneğin: Acı çeken bir insanın döktüğü gözyaşı.

Örneğin: İnsanın dostunu mutlu etmek için harcadığı emek. Tüm bunlar, varlıklar arasındaki sonsuz titreşimleri, yani güçlü elektrik dalgalarını yaratmış oluyor.

Düşüncelerimizin, eylemlerimizin boşa gittiğini düşünmemeliyiz. Çünkü bazı şeylerin ucunun nerelere kadar vardığını görmek ya da hissetmek için yeterli büyüklükte penceremiz yok. Her şeyi göremiyoruz. Keşke görebilseydik.

Bütün canlıların kendilerine özgü değerleri olduğu gibi, amaçları da vardır.

Düşünmeden sarf edilen bazı sözler, hem yanlış, hem de çok tehlikelidir. Çünkü bedeli ödenmek üzere, katlanarak o insanın ufkuna çöker.

Hiç bir şeyin, hiç kimsenin sonsuza kadar mülkiyeti altında kalmadığı gerçeğini unutmamalıyız. <ı>Benim, <ı>ben yaptım gibi ifadeler yerine, daha yumuşak tonda başka cümleler kurmalıyız. <ı>Bunu kendim için yapıyorum sözü de doğru bir söz olamaz. Çünkü bu söz, bencilliğin ortaya çıkışıdır.

İnsan, kendini geliştirmesi amacıyla, güzeli ve doğruyu istediğinde onu mutlaka buluyor. Karakterinin kışkırtmasıyla, çirkinliği, yanlışlığı ve diğer saygısızlıkları istediğinde onları da mutlaka buluyor. Böylece tercihlerini kullanmış oluyor.

Erdemli bir insan, vicdanını aldatmaz. Zevklerinin kendini küçük düşürmesine, güçsüz bırakmasına izin vermez.

Tarihte örnekleri çok görüldüğü üzere, günümüzde yükselen, bencilliğe ve cinselliğe dayalı endişe verici yaşam tarzları bir yere gelip tıkanacaktır. Çünkü insanların ruhları, beyinleri ve yürekleri bu yollarda yürürken, daha doğrusu sürüklenirken çok çok yorulmuş olacak.

İnsanın yaşamında öyle dönemler oluyor ki, yaptığı tek bir tercih, geleceğiyle ilgili yüzlerce, binlerce tercihi etkileyebiliyor. Bir çizgi, bir yol tercih edildiğinde, artık terk edilemez yörünge üzerinde karşılaşılacak olaylar, sıkıntılar, sevinçler de tercih edilmiş oluyor.

Max Planck diyor ki: <ı>Şuuru esas olarak kabul etmeliyiz. <ı>Maddenin, <ı>şuurun bir türevi olduğunu düşünüyorum.

Bu dünyayı, tezgahların, vitrinlerin, mankenlerin ve malların sergilendiği büyük bir alışveriş merkezine benzetebiliriz. Alıcılar, satıcılar, sıkı iletişim içindeler.

Alışveriş merkezinde, bildiğimiz, inandığımız şeylerin yanında, bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz şeyler de var. Çünkü aklımızın sınırları bulunuyor.

Doğa insanı durduruyor, hep durduracak. Hep susturacak …

Türkiye’de, özellikle son yıllarda medya aracılığıyla günlük yaşamımıza direkt yansıtılan karmaşalar, yozlaşmalar had safhaya erişti. Toplumsal karakterimiz zayıfladı. Buna çözüm aramalıyız. Çözüm bulamadığımızda akıntılarda boğulabiliriz.

Tekelleşmiş medyamız, acil değerlendirilmesi gereken konuları atlıyor. Ulus devletlerin yavaş yavaş parçalanma riskine karşı hiç bir şey yapmıyor …

Önceki yıllarda liderler televizyonda açık oturumlara katılır, her şeyi konuşurlardı ( her şeyin içine çok şey giriyor ). Şimdilerde ise, ayrı ayrı mekanlarda ve zamanlarda basın açıklamaları yapılıyor. Yapılan açıklamalar hiç inandırıcı gelmiyor.

Küresel kapitalizm açısından bugün medya önemli bir görevi başarıyla yerine getiriyor. Halkların kandırılması için, bundan daha iyi, daha sarsıcı bir olanak bulunamazdı. Bu yöntemle kapitalizm, hem kendini, yani olumsuz yönlerini saklıyor, hem de kitleleri güdümüne almış oluyor. Denizlerdeki tehlikeli girdaplar gibi, insanlar önce bulundukları yerde döndürülüyor, sersemletiliyor, sonra dibe çekiliyor …

Medyanın sunduğu ülke ve dünya gerçeklerinin, geçerli ve saygın gerçeklik olduğu düşüncesine kapılırsak, yanılırız. Yıllarımız yanılmakla geçti hep. Kahvehanelerde haberleri ağzı açık dinleyen insanları gördüğümde hafif gülümsüyorum ama o insanlara fark ettirmeden. Çünkü incinebilirler.

Işığın kırılarak yansıması gibi, bütün gerçekleri önce bir filtreden geçiriyorlar, ardından parlak giysiler giydiriyorlar ve son biçimini veriyorlar. Asıl gerçek, ışığın kaynağından çıktığı an ki çıplak görünümüdür. Küresel sermaye, biz istemeden hepimize yeni gözler takıyor. Gözlük takılsa belki çıkarırız ama gözümüzü çıkarmayı istemeyiz. Onların gösterdiklerini görüyoruz. Yollarda hep böyle yürüyoruz.

Bazı insanlar kendinden kaçmaya istekli. Medya, bu tip insanları kolayca edilgen, pasif duruma geçirebiliyor.

Son zamanlarda ruhlarımız çok meşgul. Çünkü olanlarla, olması gerekenler arasında bocalayıp duruyoruz. Ruhumuzu dinlendiren, bize mutluluk veren şeylerin sayısı, tırmalayan ve mutsuzluk veren şeylerin sayısından çok aşağılarda. Yaşam bir tedirginlikler dizisi gibi geçiyor sanki. Bırakalım yarını, şu an önünü bile göremeyecek kadar zihinleri kapanmış ( kapatılmış ) yığınla insan var aramızda.

Televizyonda, haberleri, dizileri izlerken, o programların da bizi izlediğini biliyor muyuz ? Programlar, sadece bilgilendirme ve hoşça zaman geçirme gibi görünseler de, dünya görüşümüzü etkilemeye çalışıyorlar ve barındığımız dünyayı başka türlü aktarıyorlar. Reklamlardaki ürün tanıtımlarında şu yapılıyor: Ürün pazarlamanın, satmanın yanında farklı bir yaşam tarzının motive edilmesi, bu tarzın hiç kuşku uyandırmayacak biçimde dayatılması.

Bize ait olmayan, bize yabancı yaşamların içine doğru itilmekteyiz. Sayısız reklamlar, ürünler ve figüranlar arasında kaybolmaya hazır yaşamlar … Teknolojinin kıskacında bırakılan yaşamlar …

Açık ifadeyle, ne varlığımızın değerini biliyoruz, ne de geçen zamanımızın. Şansımızı, çevremizi, dostlarımızı, siyasi iktidarı eleştirebiliriz fakat sürekli suçlayarak problemlerimiz çözülmediğine göre: Kendi yaptığımız ve yapmadığız şeyleri masaya yatırmalıyız. Çünkü toplum bizlerden oluşuyor.

Dünyanın, tüm insanlığın ortak malı olması ve böyle düşünülmesi işi, güçlülerce hep askıya alınmıştır. Oysa insanların, dengeli, bilinçli yaşam modelleri yaratıp, paylaşım içinde olmaları, yetenekleriyle yararlı olmaları için hep özgür kalmaları gerekir. Fakat devletleri ele geçiren, derin, görünmez yapılar, kendi çıkarları doğrultusunda halkı, devleti ve diğer önemli kaynakları kullanmışlardır.

Bilim ve teknoloji kurumlarının da, tarafsız olmaları gerekirken, politik olarak taraf oldukları biliniyor. Modernizmin bazı çarpık uzantıları, yeni yeni kölelik biçimleri doğuruyor. Bundan kaçınmak kolay değil, rüzgarın şemsiyeleri ters çevirdiği gibi …

Çağdaş toplum yapısı, insana, araştırmak ve yararlanmak üzere çok az boş zaman bırakıyor. O tarafa, bu tarafa koşuşturuyoruz ama ancak temel gereksinimlerimizi karşılayabilmişiz. Sistemin çatısında neler döndüğünün farkında mıyız ? Değiliz. Çok da ilgimizi çekmiyor zaten ( <ı>bana ne mantığı ).

Birlik - bütünlük kavramının ne olduğunu düşünelim. Bu iki sözcük, sürtüşme ve anlaşmazlık yaşamamak anlamını taşıyor.

Örneğin: İki ya da daha çok devletin, aralarında barış antlaşması imzaladığında, birlik içinde oldukları ve gelecekte birlikte hareket edecekleri söylenebilir. Fakat gerçekten bu birliğin içinde uzun yıllar kalabilirler mi ? Hayır, kalamazlar.

Tarih boyunca, devletler arasında binlerce barış antlaşması yapılmıştır ve bozulmuştur. Bozulmasının birinci nedeni, politikada söz sahibi liderlerin, barış, birlik ve toplumsal huzur yerine, kendi misyonlarıyla ve üstünlükleriyle daha çok ilgilenmeleridir. Dahası bazı devletler, askeri açıdan diğerlerinden eksik oldukları zaman yaşanacak şeylerden korkmakta, paranoya yaşamaktadırlar. Bazı devletlerin yöneticileri de kendi yaşamlarını, bulundukları makamların asıl sahiplerine hizmet ederek tüketirler. Günü geldiğinde bir etkiyle ya da saldırıyla sahneden indirileceklerini de bilirler. İndirilme olayının dünyada örnekleri çoktur.

İki devletin, savaşmamaları, silahlarının düğmelerine dokunmamaları, barış içinde oldukları anlamına gelmez ( birbirine silah doğrultmuş iki kişinin, tetiği çekmedikleri için barış içinde olduklarının düşünülemeyeceği gibi ). Bu durumda, barışın var olduğu düşünülürse, gülünç, gereksiz iyimserlik olur. Günümüzde çok sayıda devlet, buna benzer sevimsiz bir görünüm kazanmıştır.

Bir gün ansızın, ağır kitle imha silahlarının kullanılacağından endişe ediliyor. Çünkü devletler arasında güçlü bir dostluk ve güven yoktur. Kurulması da mümkün görünmüyor. Komşuluk sevgisini geliştirmek isteseler, bunu başarabilirler aslında ama istemiyorlar.

1968 yılında kabul edilen, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması ( NPT ), nükleer silahlara sahip olmayan ülkelerin bu silahları elde etmesini yasaklayıp, sahip olanların da çoğaltmasını sınırlıyor. Bu antlaşma 180’in üzerinde ülke tarafından onaylanmıştır ama sıkıntı giderilememiştir. Antlaşmanın, gelecekte tam bir silahsızlanma sağlaması yerine, sadece belirli ülkelerin nükleer silah edinmesini engelleme amacı taşıdığı yolunda görüşler var. Egemenlerin farklı hesaplar taşıdıkları düşünülüyor. Bazı devletler, silahlanma yasağının yanlış ve haksız olduğu düşüncesinde. Çünkü onlar, silahlanmanın kendilerini korumak için olduğunu savunuyorlar.

Üzerinde yaşadığımız dünyayı yakından izlemek, yazılanları okumak güzel bir çabadır. Bir oda dolusu kitaba sahip olabiliriz. Her gün 2 - 3 kitap bitiriyor olabiliriz. Bütün kütüphanelerin en değerli eserlerini okuyor, bazılarını ezberliyor bile olabiliriz. Bu asla küçümsenmeyecek, takdir edilecek bir şeydir. Fakat öğrenilen bilgilerin sindirilmesinin ardından, yaşama geçirilmesi, uygulanması gerekiyor ki, bir anlamı olsun. O bilgilerden, yarın karşılaşacağımız, içine sürükleneceğimiz bütün olaylarda olumlu sonuçlar getirecek biçimde yararlanmamız gerekiyor.

Sohbetlerimizde, dostlarımızın zaman bulamamaktan yakındıklarını hep duyarız. Oysa yaşamlarına baktığımızda, bazı önemsiz işlerle uğraştıklarını görürüz. Asıl önemli olanı yapacak zamanları kalmıyor. En öndeki, en gerekli iş: Malum, kendimizi bilmek, kendimizi tanımaktır ( bütün düşünürlerin çok vurguladığı şey ).

Her insan, her zaman, her koşulda en değer verdiği işi yapabilir, bunun için zaman yaratabilir, suçluların arasında suça hiç bulaşmadan, suça ortak olmadan yaşayabilir.

Yazan ve paylaşan - Claudius

TYRANNOS Edebi Ürünler

Yazarın Notu =

- Yayınlanmakta olan kompozisyonların

izinsiz kopyalanması, çoğaltılması,

amacı ne olursa olsun başka internet sitelerine eklenmesi

Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ’na göre

suç kapsamına girer.

- Sayfamı ziyaret ederek beni onurlandırdığınız

ve değerli zamanlarınızı ayırıp

dikkatle okuma inceliğini gösterdiğiniz için

teşekkür ederim.

- Güncel ve toplumsal yeni bir yazıda buluşmak üzere

sevgilerimi kabul ediniz.

Her şey gönlünüzce olsun efendim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 29
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 306
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

İzninizle hayatıma dair satır başlarını aşağıda sunuyorum. Yolunuz düşerse günün birinde beklerim. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster