Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Eylül '16

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
83
 

Suçluyu buldum! Merkür

Suçluyu buldum! Merkür
 

Ne Merkür’müşsün yahu bitmedi şu geri gitmelerin, geçmişinle yüzleşmelerin, ortalığı karıştırmaların, fanileri karamsarlığının çıkmazında boğmaların, illallah ettik yahu, nedir bu geçirdiğimiz travmalar içim şişti yeminle.

Zaten üç günlük dünya diyorlar, zaten insan ömrü “bu kadar cık” diyorlar, neresinden tutsam yüreğim ağzımda, yaşıyor muyum, yaşayan bir ölümüyüm son günlerde bilmiyorum.

Dert gelmeye başlayınca, göçü kalkmış gibi sülalesiyle geliyor mübarek.

Kafamın içi hani şu tarlalara sınır çizmek, mesafe koymak için döşenen dikenli teller var ya hani top top olan, ucunu bulamazsın, bulsan da adı üstünde dikenli tel, aynen öyle işte. Her yeni günde, yeni haberde o dikenli tellerin sivri uçları gibi acı değiyor yüreğimin ta orta yerine, birinin kanaması durmadan başka bir yerinden yeni yaralar açılıyor. Çaresizlik öyle böyle değil, çok lanet bir şeymiş.

Aslına bakarsanız durum özeti için ermişlik taslamak istemem ama zaten biliyordum hiçbir yolculuğun iki kişilik olmadığını, aşkta öyle. Ataol Behramoğlu hocam kızmasında “aşk” oda iki kişilik değil bence. Öyle zannediliyor…Nedenini şöyle açıklayabilirim, hiçbir zaman karşındakinin duygusundan tam olarak emin olamaz insan, kendi ayakları yere basmayan, yüreğinin değdiğini de havada yürüyor sanır.

Bilmez,  bilemez çünkü emin olamaz karşısındakinin ne kadar sevdiğinden, ne kadar dürüst olduğundan,  sadece kendi duygularını bilebilir insan, onda bile ikileme düşeriz ve ne hissettiğimizi biz bile söz konusu kendimiz ve duygularımız  olduğunda  zaman zaman anlayamayız, anlatamayız hislerimizi tam manasıyla.

Hani ünlü bir söz vardır “ insanlar yalnız doğar, yalnız yaşar ve yalnız ölür, sadece paylaşılan anlar vardır” işte aynen bu söz dizgisinde olduğu gibi kendi hislerimizden sorumluyuz, emin miyiz kendimizden ya da bocalıyor muyuz, bu sorunun cevabını ilişkilerimizin gidişatındaki seyirden dolayı sadece kendimiz verebiliriz kendimize!

Araya aldığım şu iki paragrafı şimdilik kendi haline bırakırsam işin asıl iç yüzüne dönebilirim.

Bu aralar yoruldum, hem de çok yoruldum, yordular, “kimler mi çocuklar” bildiğiniz gibi değil, daha beteri, daha acıtanı da var biliyorum ama ateş düştüğü yeri yakıyor ya, en çok yaşadığı kadarında boğuluyor ne yazık ki insan.

Biz orta kuşak daha çok sorumluluk sahibiyiz yeni Jenerasyon’a nazaran. Hem kendi büyüklerimizin sorumlulukları, hem küçüklerimizin, çoluğumuzun çocuğumuzun sorumlulukları, arada mum gibi eriyip gidiyoruz sahiden de, en azından ben kendimi öyle hissediyorum diyelim. Hani elinden hiçbir şey gelmez ya insanın, aklının erdiği bütün yolları denersin ve hiçbir işe yaramadığını görürsün ya, öyle bir şey işte.

Dünyadaki en zor iş sanırım anne baba olmak, bu bağlamda çaresiz kalmak, hayal ettiklerimiz ve kafamızın içinde kurguladığımız gibi gerçekleşmiyor hiçbir şey, hayal kırıklıkları yaşamak zorunda kaldıklarımızı kabul edememek, son günlerde yaşadıklarım açısından bakarsak duruma, üzerime dağ yıkılsa bu kadar yormaz beni dedirtiyor. Ancak her durumda şu kaderin de üstündeki kader var ya bağlıyor elimi kolumu, beterin beteri vardır’ı hatırlatıyor usulca.

Kaldı ki ben kendimi her durumda sahiden de güçlü hissederim ve pes etmek gibi bir tabiri hayatıma sokmam ama bazen işler değişiyor ve kıyısından köşesinden kaybedenlerin yanında değiveriyor yüreğiniz buz kütlelerine. İnanç meselesi ile gerçeklik arasında bocalıyorum hanidir, maneviyatım bile sarsılıyor, yerine oturtamadığım taşlar yüzünden.

Bütün gelgitlerime rağmen aslına bakarsanız hep insan olmakla ve onun değerlerini layıkıyla yapmaya çalışmakla övünürdüm, kimliğimin demirbaşıydı insan olmak, olmaya çalışmak.

Ama bugünlerde hiç hoşnut değilim kendimden, insanlığımdan, bir küstüm, bir nevrim döndü ki sormayın, keşke diyorum! Bu duyarlılık ve duygusallık ağır geliyor artık bana ve taşıyamıyorum, sanırım vaktinde önce doldu çıkınım.

Mevzu belki kişisel ama ne fark eder ki, herkesin öyle ya da böyle yaşadığı, yaşamak zorunda kaldığı ayrıntıların talihlisi bugünlerde ben ve ailem. Bu aralar sanki yarın yokmuş gibi gelse de, ayrıca  içinden çıkılmaz bir durum gibi görünse de yaşamakta olduklarımız,  sanırım güneş biz hayatın tokadını yiyoruz diye doğmamazlık (!) yapmayacaktır değil mi?..

Gezegenlerin konumu, gökyüzünün durumu diyenlerden içim şişti.  “Biri şu Merkür’ü evire çevire bir güzel dövse de geriye gitmenin bir faydası yok, ileriye aydınlık günlere dese ne iyi olacak”. Gökyüzünün konumunun  astroloji boyutuyla haşır neşir olduğumuzdan beri, kehanetlerin, öngörülerin olumlu olumsuz top yekun  biz insanlara kısmet dağıtmasıyla muhatap oluyoruz mecburen .  Ben almıyorum istemiyorum deme şansın yok, kısmetine ne düşerse, anlaşılan şu Merkür geriye ne kadar gidecek belli değil, senin hayatının altını üstüne getirmesi de cabası.

Bütün bunlara rağmen hayatım boyunca ne istediğimi bildim, arsız olmadım, hayallerimin bile sınırları vardı. Çapım kadar açıldım ve yine çemberin boyutunu hep kendim belirledim biliyor musunuz? Yanılmadım da aslında, ufak tefek şeylerde burnum sürtünce de tecrübe dedim zaman içinde. Amma velâkin çocuklar söz konusu olduğunda, hep bir acemi, hep bir zavallı kaldım. Elim kolum bağlandı, öyle ki yanlış olarak nitelendirdiğimiz yaşam parçacıklarını bile tolere ettim, onlar çocuk ve hayatı öğreniyorlar dedim. İyi de onlar hayatı öğrenecek diye ben gebereyim mi üzüntümden ulu orta, niye ilişki denilen şeyin iletişimsizliğinin faturasını ebeveynlere yüklüyor bu çocuklar, ya da biz niye geberinceye kadar üzüyoruz kendimizi.

Kendi hayatlarıyla ilgili kararlarda topu onlara vermekle fazla cömert davranmışız.  Düşündüm ki onlarda tecrübe etmeli hayatı yaşamı ve kendileri belirlemeli çemberin çapını. Şimdi diyorum ki keşke onlara bırakmasaydım, yaşasınlar ve görsünler ve öğrensinler denilen şey,  işte benim şu son günlerdeki aklıma mukayyet olmakta zorlandığım sürecin nimetleri olarak döndü bana.

Sorumluluk aldıkları şeyin altından kalkamayacaklarını bilmeme rağmen, bütün öngörülerime rağmen, bunu defalarca dile getirmeme rağmen, sonuç yine çoklu bir üzüntü ve hayal kırıklığıyla tescillendi. Konu uzar giderde, ben içimi dökerken birilerinin içini şişirmeyeyim…

Demem o ki analar tahtını yaparmış bahtını değil.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 111
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 140
Kayıt tarihi
: 24.12.11
 
 

1965 Zonguldak doğumlu ve halen Zonguldak'ta yaşamaktayım.Yazarım ve çeşitli platformlarda sunucu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster