Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '16

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
374
 

Şükranla belirtmek isterim ki!

Şükranla belirtmek isterim ki!
 

Yersin, içersin sofrasından üç yüz senedir

Kuvvetlisin, ama kuvvet hak değil!

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Geçen hafta, 1969’daki Paşayiğit Köyü Muhtarı Şaban Akkaya’nın kızı Hatice’yi ortaokula kaydetmek için yaptığım girişimden söz etmiştim de yarım kalmıştı öykümüz.

Kızımızla konuşmuştum; hevesli ve arzuluydu. Babasının da yarı yarıya gönlü olmuş gibiydi.

Konu o akşam aile meclisinde görüşülüp tartışılacaktı. Karar nasıl çıkacaktı acaba?

Olumsuz çıkması için, hiçbir neden yoktu görünürde, yoktu da belli mi olurdu!

Köyde, muhtar kızının ortaokula gitmesi, başka kızlar için de güzel bir örnek olurdu.

Neden daha önce düşünememiştim ben bunu?

Dahası, neden bu konuda beni bir uyaran olmamıştı?

Ne öğretmen arkadaşlarımdan böyle bir öneri geldi; ne Mehmet Güven Dağlı’dan, ne Salih Sürücü, ne Mustafa Akgün, ne Ahmet Koyuncu’dan…

                Niçin onların aklına gelmedi hiç Hatice, bilmem!

                Heyecanla bekledim sabahı.

                Saat 8:00, 8:30 derken, bir bir gelmeye başladı öğrenciler.

                Okulun küçücük bahçesine açılan giriş kapısı görünüyordu; oturduğum odanın batıya bakan penceresinden.

                Gözüm oradaydı hep; Hatice gelecek mi diye.

                Saat 9:00’a on kala, derse hazırlık zilini çaldı; hizmetli Mustafa. Ve tam o sıra, evet yanılmıyordum; Muhtarın kızı Hatice’ydi; bahçe kapısından giren.

                Demek olumluydu aile meclisinin kararı.

                Biraz sonra, zaten açık olan kapıyı tıklatarak içeri giren Hatice’nin yüzü gülüyordu. Paşayiğit Ortaokulu’nun beşinci kız öğrencisi olarak kaydederken O’nu, aynen Selvet’i, aynen Necmiye’yi kaydederken olduğu gibi sevinçli ve mutluydum.

                Ne güzel bir gündü bu! Hatice için de, Paşayiğit için de…

                Sanki “elin kızları” değil de onlar, benim kızlarım, benim kardeşlerimdi.

                Kim bilir, bilinçaltım, kendi kız kardeşimi okutamamanın intikamını alıyordu böylece!

                Hele hele ablam Perûze, sınıfının en başarılı öğrencisi olduğu halde, ilkokuldan sonra o da okuma fırsatı bulamamıştı; maalesef!

                “Bu kız çocuğu”“Bu köylü çocuğu”“Bu yoksul çocuğu” diye küçümseyip okutmadığımız için, Tanrı’nın ender kullarına verdiği üstün zekâ ve yeteneklerin heba olup gitmesine gönlüm razı olmadı hiç.

                Köy Enstitüleri’ni kuranları, emek verip yaşatanları bunun için seviyorum işte!

                Kız, erkek diye ayırmadan, yoksul ama zeki ve yetenekli köy çocuklarına bir kapı araladıkları için…

                Başta İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere Hasan – Âli Yücel ve İsmet İnönü’yü bu yüzden sever, onlara bunun için saygı duyarım!

                Keşke, derim; İnönü’de düşmana inatla karşı durabilen Miralay (Albay) İsmet Bey, 1946’dan sonra Köy Enstitüleri’ne insafsızca saldıranlara karşı da göğsünü gererek bu kurumları savunabilseydi!

                “Savunmamış mıdır?” derseniz, evet savunmamıştır. 1946’ya kadar her türlü çalışmasını takdir edip övdüğü ve desteklediği bu kurumlara sahip çıkmamıştır.

                Öyle ki, Hasan – Âli Yücel’in yerine, Köy Enstitüleri’ne karşı olduğunu bile bile Şemsettin Sirer’in MEB olmasına göz yummuş; birkaç yıl önce övgülerle açtığı Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün kapanmamasına da sesini çıkarmamıştır.

                İnönü’nün, hiçbir zaman anlayamadığım ve bu gidişle de hiç anlayamayacağım bu tutumunu O’na yakıştıramamışımdır asla.

                Böyle söyledim diye İnönü’yü sevenler kusura bakmasınlar lütfen!

                Ve ben, biraz daha ileri giderek üzmemek için o dostlarımı, asıl konuma döneyim yine:

                Evet, 1969 yılı Ekim ayının ikinci haftasında, Paşayiğit Ortaokulu’nda Muhtar Şaban Akkaya’nın kızı Hatice ile birlikte beş kız öğrencimiz vardı.

                Bilirsiniz, okullarda genellikle kız öğrenciler sınıfın en ön sıralarına hep birlikte oturtulur. Bu anlayışa ve uygulamaya hep karşı olmuşumdur.

                Sözgelişi, 1961’de Dicle Öğretmen Okulu’na gittiğimde, 5/C sınıfında gündüzlü okuyan Erganili altı kız öğrenci vardı; hepsi de ön sıralarda birlikte oturuyorlardı. Erkeklerden ayrı…

                Mutlaka bu durumdan rahatsız olan bir idareci, kıdemli bir öğretmen, bir bayan meslektaşım olur diye bekledim on gün kadar. Yanılmıştım; hiçbir şey değişmedi.

                Öğretmenler kurulu toplandı o günlerde. Kurul, beni, o sınıfın “grup öğretmeni” seçti. (Bugün, okullardaki özel olarak yetiştirilmiş “rehber öğretmen”lere o yıllardaki öğretmen okullarında “grup öğretmeni” denirdi. Bir sınıfın “grup öğretmeni” seçilen öğretmen, o sınıftaki öğrencilerin her türlü sorunuyla yakından ilgilenirdi.)

                5/C’nin grup öğretmeni seçilir seçilmez, ilk edebiyat dersimizde bu konuyu ele aldım. Kızların ayrı, erkeklerin ayrı oturmasının doğru olup olmadığını sordum. Ancak önce şu konuda güvence verdim: Hiçbir öğrenci, öneri ve düşüncesinden dolayı asla kınanmayacak, asla azarlanmayacaktı.

                Bir süre bekledimse de konuşmak için istekli olmadı kimse. Onların yerine koydum da kendimi, haklıydılar. Böyle bir söz verdim diye öğrenciler, niçin güvensindi bana? Ya onları faka bastırmak için, kurduğum bir tuzaksa bu!

                Böylece, bu tehlikeli konuda kimin ne düşündüğünü öğrenecek, tepelerine binecektim belki de!

                Bunları açıklayıp, “Aklınızdan böyle şeyler geçiyor şimdi; değil mi?” deyip kızlardan daha rahat konuşan Nâlân Uluğ’a söz verdim, sonra Mustafa Kara’ya. (Urfa/Halfetili Mustafa Karaoğlu)

                İkisi de böyle oturmaya karşı olduklarını, ancak çeşitli korkular ve baskılar nedeniyle bir kız bir erkek oturmaktan çekinip korktuklarını dile getirdiler.  Sonra başkaları da konuştu.  Hiç kimse, bu tür oturmanın doğru olduğunu savunmadı.

                “Mademki böyle düşünüyorsunuz, haydi, gereğini yapalım öyleyse.” deyip altı kızı sınıfın altı farklı noktasına dağıttık. (Sonradan, Ergani Müftüsü’nün kızı olduğunu öğrendiğim öğrencim bile karşı çıkmadı bu uygulamaya.)

                Benden sonra, Müdür Yardımcısı ve Din Bilgisi Öğretmeni Yümnü Sezen’in dersi varmış.  Sınıfa girip de kızları apayrı sıralarda erkeklerle birlikte oturur görünce:

                “Kızlar! Ne işiniz var sizin oralarda? Haydi, herkes yerine!”  demiş ama kimse kıpırdamayınca  yerinden, şaşırmış. Bu sırada, sınıf başkanı ayağa kalkıp:

                “Hocam, bu şekilde oturmamızı grup öğretmenimiz Hüseyin Erkan bey uygun gördü.” deyince;

                “Yaa!.. Öyle mi?” demekle yetinmiş. (1)

                Bu konuda ne Yümnü Bey’den, ne Müdür Osman Bektaşoğlu ve Müdür Başyardımcısı Şükrü Yükselden, ne de başka bir arkadaşımdan eleştiri aldım. Bunu özellikle ve şükranla belirtmek isterim. (2)

                Öğretmenlik hayatının ilk günlerinde bile böyle düşünüp böyle uygulayan bir insanın Paşayiğit’te nasıl bir uygulama yaptığını anlatmasına gerek var mı?

 

    Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(1) Yümnü Sezen, daha sonra İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nda müdürlük yaptı. Üniversiteye geçti.    M.Ü. İlahiyat Fakültesinde Profesör olarak çalışıp emekli oldu. Hâlâ görüşür ve haberleşiriz.

(2) ”Ne iyi etmişsin arkadaş, aferin!” diyen de olmadı. (Zaten yaptığım hiçbir şeyi, “aferin” desinler diye yapmadım.)

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 271
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster