Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1000
 

Sürpriz (!) balayı tatili

Sürpriz (!) balayı tatili
 

Balayında gidilen tatil mekanları asla unutulmaz derlerdi. Haklılarmış... Unutmak için neler yapmadım ki, ama unutulması mümkün olmayan şeyler yaşadım. Psikolojik tedaviler, hipnozlar, hacılar hocalar... hiçbir şey ama hiçbir şey unutmamı sağlayamaz ne yazık ki...

Düğünümüzden 3 gün sonra yola çıktık. Eşim, sürprize bayılacağımı söyleyince, güney sahillerinin gözde tatil mekânlarından birine gideceğimizi sanmıştım. Varacağımız yere sadece birkaç saat kala eşim biraz bilgi verdi: "Büyük büyük büyük dedemden kalma bir ev, adeta saray yavrusu... Evin ihtişamını görünce hayret edeceksin. Bak görürsün, böyle evler sadece filmlerde olur..." Zaten temmuzun ortasında gözde bir tatil mekanının çok kalabalık olacağı beni oldukça düşündürmüştü. Belki böylesi daha güzel olacaktı; başbaşa kalacaktık. Hem istediğimiz kadar kalabilirdik, sıkılınca evimize dönecektik.

Çok eski zamanlardan kalma ihtişamlı bir ev beni heyecanlandırmaya başlamıştı. Hayal gücüm böyle anlarda hep sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla evle ilgili hiçbir imge gelmiyordu zihnime. Belki de beni asıl heyecanlandıran bu meraktı...

Sonunda bir yerde durduk. Ama etrafta çalı çırpıdan, ulu ağaçlardan ve eskimiş bakımsız bir çitten başka bir şey göremiyordum. Arabanın kapısını açınca sıcak hava aniden her bir hücremi kapladı. Ben şaşkın şaşkın dede yadigârı "saray yavrusu" bir şey ararken, eşim bavullarımızı bagajdan çıkarmıştı bile. Çitin üstünden atlayıp yaklaşık 4-5 dakika çalıları otları yararak ilerledik, sonunda gördüm kalacağımız evi. Gerçekten de ihtişamı benim donakalmama sebep oldu. Tıpkı eşimin dediği gibi, filmlerde gördüğümüz cinsten şatovari bir evdi. Ancak cadıların ve büyücülerin şatolarına benzeyen cinsten.

Evin yüksek ve ağır kapısından geçmemize ramak kala, tüylerim ürperdi (lafın gelişi tabi; olmayan tüyler ürpermez, tatile giderken istenmeyen tüylerimi neden istemiş olabilirim ki!). Kapı tam da tahmin ettiğim gibi büyük bir gıcırtıyla açıldı. İçeriden yüzüme doğru bir serinlik çarptı o an. "İyi bari, serinmiş" deyiverdim evin yüksek tavanlarına ve girişteki görkemli, aşağı doğru sarkan kocaman avizeye bakarken. "İşte burası benim büyük büyük büyük dedemden kalmış. Yıllardır kimse buraya gelmiyordu. Biraz kirli ve tozlu olmasına aldırmamaya çalış olur mu hayatım?" dedi eşim. Evi şöyle bir gezmek üzere adımlarımızı atarken, eski ahşap zeminden türlü nota ve ahenklerde gıcırtılar geliyordu. "Nasıl buldun?" dedi ahşap merdivenlerin eskimiş ve bakımsızlıktan yer yer çürümüş basamaklarından çıkarken. "Ürpertici, esrarengiz, ve biraz da gotik..." dedim. Holdeki ve merdivendeki konuşmalarımız yankılanıyordu ve bu da, evin havasını daha bir tekinsiz kılıyordu.

"Burada hayaletler periler falan yoktur değil mi?"
"Sanmıyorum canım."
"Sanmıyorum> mu? Ne demek şimdi bu?"
"Yani en son 7-8 yıl önce amcamlar kışın burada kardan dolayı mahsur kalmışlardı. Onlar burada bazı şeylere tanık olduklarından bahsetmişti ama bence bizi korkutmak için ve evin varislerinin burayı satmaya razı olmaları için uydurulmuş hikayelerdi bence."
"Ne gibi hikayeler?"
"Geceleri tuhaf sesler duymalar, bebek ağlamaları, kapı gıcırtıları ve çarpmaları, çığlıklar falan gibi sıradan şeyler. Her korku filminde olur ya hani. Bence daha yaratıcı ve inandırıcı şeyler uydursaydı inanabilirdik."
"Sen inanmıyorsun yani."
"Tabi ki inanmıyorum. Yoksa sen inanır mıydın?"
"Y-yoo.. Ben... Ş-şey... Kesinlikle inanmazdım!"

Kekelememden ve yüzümün alev gibi yanmasından, çok etkilendiğimi anlamıştı bence ama beni utandırmamak için olsa gerek, bozuntuya vermedi. "Neden içerisi bu kadar karanlık?" diye sordum. Hemen cama doğru ilerleyip, evin dekoruna uygun ağır kadife perdelere doğru ilerleyip bir tanesini açmak istedi. O anda aşağı doğru büyük ve tüylü bacakları olan kocaman bir örümcek sarkınca elimde olmadan tiz ama sessiz bir çığlık attım. "Bu, buradaki çığlıklarımın ilki, ve sonuncusu olduğunu da zannetmiyorum" diye düşündüm. Eşim perdeyi açınca içeri hiç günışığının girmemesi üzerine bana tuhaf bir bakış attı. Sonra eliyle, camın üzerinde birikmiş olan kalın tabaka halindeki toz ve pisliği silince, durumu anlayıp tebessüm etti. Loş ışıkta bile gözleri yeşil yeşil parlarken, her şeye rağmen kendimi güvende hissettim. "Ben bir bez bulup şu camların öylesine bir kabasını alayım da içeri güneş girsin" dedim.

Kendi kendime, her zamanki o tanıdık ve klişe soruyu sordum: "Ben bir bez olsaydım nerede olurdum?" İlk aklıma gelen banyo idi ve kapıları tek tek açıp banyoyu aradım. İçerisinin loş olması da, her an bir yerlerden böcek çıkacakmış ve ben onu görmeyecekmişim gibi tetikte olmama sebep oluyordu. Bu eski, kirli, bakımsız ve korkutucu evde kaç gün geçirebileceğimizi merak ederek camları kuru bir bezle üstünkörü sildim. Yol yorgunuyduk ve iyice dinlenmeden bu koca evde temizlik yapacak değildim. Zaten tüm evi tertemiz yapmak günler alırdı. İki katlı, kim bilir kaç odalı, 7-8 yıldır hiç kimselerin uğramadığı bir evdi ne de olsa. Eşim bu sırada yoldayken uğradığımız bakkaldan aldıklarımızı buzdolabına yerleştiriyordu. (En yakın yerleşim yeri, arabayla 20 dakika uzaklıktaydı). Buzdolabının içindeki hijyenik olmayan ortamı aklımdan uzaklaştırmaya çalıştım. Birkaç günde biraz mikrop alsak ölmezdik herhalde. Kıyafetleri elbise dolabuına yerleştirmek istemedim çünkü kapağı açınca burnuma tuhaf bir küf kokusu çarptı. Giysilerin bavullarda kalmasına karar verdik.

Yorgunluktan ikimiz de esneyip duruyorduk. Saatin henüz 22:30 olmasına rağmen, hafifçe rutubet kokan dolaptan rutubet kokan çarşaf ve yastık kılıfları çıkarıp, uykuya yenik düştük...

* * *

Uyandığımda saat gece yarısı 2 civarıydı. Şiddetli bir gök gürlemesiydi beni uyandıran. Şimşek, fırtına, yağmur... "Şansa bak, temmuzun ortasında hava böyle mi olur!" diye söylendim. Yanık bıraktığımız gece lambasının yanmamakta olduğunu farkettim. Kalkıp bakınınca elektriğin kesik olduğunu anladım. "Hiç şaşırmadım!" dedim kendi kendime ve tuvaletin yolunu bulabilmek için cep telefonumun ışığından faydalanmayı tercih ettim. Telefon çekmiyordu! Eşiminkine baktım, o da çekmiyordu! Bu izbe gibi yerde çekmemesi doğaldı ama yine de bu durum canımı sıktı. Tam odadan çıkacakken, aşağıdan hafif bir gıcırdama sesi duyup o an donakaldım. Aynı sesi tekrar duymamayı tercih ettiğim halde, nefesimi bile tuttum en ufak bir sesi bile kaçırmamak amacıyla. Eşimi uyandırmak aklımdan bile geçmedi; çünkü aşağıdan sesler duyduğumu söylesem bana kesin gülerdi.

Sakinleşip kalp atışlarım düzene girince, bana bile aptalca geldi bu durum. Sadece amcasının uydurduğu hikayelerden etkilenmiştim ve zihnim bu yüzden bana oyun oynuyordu hepsi bu. Telefonun ışığı sayesinde bir şamdan buldum ve kendi ayaklarımın zeminde çıkardığı sesler ve gıcırtılar eşliğinde tuvalete gittim. Gök gürlemesi aynı şiddette devam ediyordu. Kapıyı kapatmış olmam bana çok ironik göründü ve kendi kendime sırıttım. Sanki ben tuvaletteyken biri görür de ayıp olurmuş gibi... Birkaç saniye sonra: "Hayatım orda mısın?" eşimin o güven verici sesini duymak rahatlattı beni. "Evet canım, geliyorum şimdi" diye cevap verdim. "Benim midem gurulduyor, mutfakta bir şeyler atıştıracağım." demesinin ardından ayak sesleri uzaklaştı ve basamakların daha yoğun gıcırtılarını duydum. Tuvaletten çıkınca hemen aşağı mutfağa indim. Ama eşim orada değildi.

Merdivenlerden yukarı çıkarken, "Allah'ım inşallah buralarda böcek falan yoktur" diye dua ediyordum. Yukarı çıktım, eşim yatakta mışıl mışıl uyuyordu. Dürterek yavaşça uyandırdım.

"Hani bir şeyler yiyecektin, neden hemen yattın?"
"Kim? Ben mi? Nerden çıktı şimdi?"
"Ben tuvaletteyken bana seslendin ya? Mutfağa gidiyorum dedin?"
"Bitanem, ben ilk kez şimdi uyanıyorum. Belli ki sen rüya görmüşsün."
"Ama tuvaletteydim, uyanıktım dolayısıyla ve kapının ardından senin sesini duydum!"
"Sana öyle gelmiştir canım. Sesin çok yorgun ve uykulu geliyor. Biraz daha dinlenmek iyi gelecek..."

Ve nefes alışı derinleşmeye başladı. Bense sabaha kadar gözümü kırpmadan, zaman zaman nefes bile almadan hep tetikte öylece yattım...
Şimşek, gök gürültüsü, yağmur ve fırtına sabaha kadar devam etti...

* * *

DEVAM EDECEK...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

meğerse şatoda Adams ailesi yaşıyormuş. :))

Canan Öz 
 29.08.2009 7:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 152
Toplam yorum
: 964
Toplam mesaj
: 60
Ort. okunma sayısı
: 1846
Kayıt tarihi
: 19.08.06
 
 

Ortada bir problem görüyorsak bu bizim de problemimizdir. Ve eğer 'birisi'nin bu konuda bir şeyle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster