Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Nisan '11

 
Kategori
Magazin
Okunma Sayısı
1940
 

Survivor seyredip de hala hayatta kalmayı başarabilen seyirci.

Survivor seyredip de hala hayatta kalmayı başarabilen seyirci.
 

Survivor Gönüllüler.


Kendi itiraflarından öğrendiğimize göre okul hayatındaki tembelliğini, bir maç sonrası canlı yayında seyircilerin coşkusunu yerinden yansıtmak yerine katıldığı partinin yapıldığı evin banyosundan anlatarak iş hayatında da gösteren Acun Ilıcalı şimdi de 'Survivor' ile karşımızda. 

Televizyonun henüz hayatımıza yeni girmeye başladığı zamanlarda, eylemin adının 'televizyon seyretmek' değil de 'televizyon izlemek' olması gerektiğini söyleyen dil bilimciler aslında bizlere televizyonun bir 'aptal kutusu' olma olasılığından ve 'öküzün trene bakması' durumundan bahsediyorlardı. 

Sadece bakmak, beyni uyuşturmak, dizilerde filmlerde gördüğümüz insanların dertlerine tasalanarak kendi sıkıntılarımızı unutmak kolaycılığı tabiki akşama kadar evde can sıkıntısından patlayana da, işte müdüründen fırça yiyen memura da, çalışmaktan anası ağlayan emekçiye de en uygunuydu. Yönetenler de halkın dertlerinin meydanlarda isyanlara dönüşmesindense televizyon ekranlarında ratinglere dönüşmesine memnun oluyorlardı doğal olarak. 

Televizyon izlediğin zaman ise edilgenlikten kısmen de olsa bir kurtuluş sözkonusudur, gözlem vardır, düşünmekte, sana verilen bilgiyi yorumlamaktasındır ki işte bu aslında pek de istenen, senden beklenen bir şey değildir. Düşünmek sadece yönetenlerin işi olmalıdır, halk da her ileri demokraside olduğu gibi seçimlerde sandık başına gidip 3 parti liderinin seçip sıraladığı adaylar arasından özgür iradesi ile seçimini yapıp kendisini ileriki yıllarda idare edip dünyanın ilk on ekonomisi arasına sokacak kararlara imza atacak milletvekillerini belirlemelidir. 

Bilginin gerekmediği ve kutularının içine konulmuş kağıtlarda yazanları hissetme yeteneğine sahip olduğunu iddia eden insanları 20-30 kutuyla bir stüdyoya kapatıp seyircileri(!) araya onbinlerce dolarlık reklamlar da alarak o kutuların açılması süresince 3 saat boyunca ekrana bağlayabilen bir yapımcı için 'Var mısın yok musun'un ardından gelen 'Yetenek sizsiniz' daha kolay bir işti doğrusu. 

''Efenim ben henüz 4 yaşımdayken annemin saç fırçasını elime alır aynanın karşısına geçip şarkı söylermişim'' diyen ses sanatçılarına prim verdiğimiz ölçüde sanata duyarlı bir toplum olarak o sözde sanatçıların taklitlerini en iyi yapabilen bir gencimizi de Türkiye'nin yeteneği olarak seçmemizden daha doğal ne olabilirdi ? Son anda ülkenin en yetenekli gencinin bir İran'lı olması skandalından dönüş mizanseni de doğrusu muhteşemdi. 

Neyse gelelim Survivor'a. Aslında yukarıda tüm yazdıklarım şu anda yazmakta olduğum cümleleri yazmak içindi. Yarışmanın çekildiği yer Dominik Cumhuriyeti, Karayiplerde bir ada. Tropikal bir iklim var. Bizim gördüğümüz kadarıyla ada bir cennet. Artık Türkiye'de yani kendi ülkemizde bile plajlara girmek paralı, şezlong ve şemsiye almaktan kaçış yok iken adamlar pırıl pırıl bir denize, mis gibi bir kumsala sahip bir adada kendileri gibi şanslı 3-5 kişiyle beraber bulunuyorlar. Kameralar her an peşlerinde olacak şekilde bizdeki Üsküdar-Beşiktaş uzaklığında yerlere sürat motorlarıyla gidip geliyorlar. 

Görev ve amaç ne? Belirli zamanlarda diğer adada yaşayanlarla yapılacak fiziki güç ve bir parça da zeka gerektiren yarışmaları kazanıp adada kalış süresini ve en sondaki büyük ödülü kazanmak. Yemek durumları ne olacak? Adadaki ağaçlardan yiyebildiklerin, denizden de tutabildiklerin senin. Sonuçta 30 sene zaten yemiş içmişsin adada olacağın 1-2 ay boyunca bir süre aç kalsan ne olur? 

Ancak her şey bu kadar basit değil. Adaya gelen herkes sanki Stalin tarafından Kulaglara gönderilmiş havasında, gergin ve geleceğinden endişeli, ''Ne yapsam etsem de milleti elesem paraya ben sahip olsam?'' 

Adaya gelen kişilerden sadece bir tanesi kazanacak güzel kardeşim, bak eline ne güzel de bir fırsat geçmiş, mis gibi ada, iki çalı çırpı topla ateş yak, tutabilirsen bir de balık sonra koy ateşe kızarsın. Yemekten sonra da şarkı söyler mehtapta denize dalar çıkar ardından da açık havada tatlı tatlı uyur ömrüne ömür katarsın. Kaç kişiye nasip olur böyle bedavadan bir tatil? Yok olur mu, dakika bir gol bir ''Ahmet var ya paso yatıyor, yarışmada da çok yeteneksiz onu bu hafta kesin gönderelim'', ''Ayşe benim arkamdan konuşuyormuş, sıkıyorsa gelsin yüzüme söylesin de alsın cevabını''... 

Cennet adayı cehenneme çevirmekte üstümüze yok doğrusu, eh cennet ülkemizde bile birlikte yaşayamadık, dar geldi de şimdi toprak kavgası yapıyoruz, adaya sığışamayıp herkesin arkasından birbirinin kuyusunu kazmasına niye şaşırıyoruz o halde? 

Nasıl bizler kendi ülkemizde Türkiye'de kardeşçe duygular içerisinde, huzurlu ve mutlu yaşamı beceremiyorsak, herkes bir diğerinin arkasından konuşuyorsa, ''Ben çalışmayayım diğerleri çalışsın ama paylaşmaya gelince en büyük pay benim olsun'' diyorsa aynısını Okyanustaki bir adada yaşayan Survivor yarışmacıları da yapıyorlar ve biz izleyicilere de aynalar tutuyorlar ne olduğumuzu görelim anlayalım diye. İzleyenlerin anlayıp da seyredenlerin hiç kafa yormadıkları şey bu olabilir. O yüzden de belki Acun Ilıcalı'ya kızmak yerine teşekkür etmeliyiz, bizi bize gösterdiği için. 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1017
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster