Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
117
 

Sus

      Kelimelerinizin bazılarının diğerlerinden daha değerli olduğunu düşünmek, yaşamın sonsuz olduğunu düşünmeye eş bir yanılgıdır.

       Gözlerini açmak her zaman uyanmakla eşdeğer değildir. Bu ilk bakışta derin bir tespit gibi görünse de aslında süslü birkaç sözün yan yana gelmesinden ibarettir. Bu tuzağa düşmek istemiyorum. “Öz”den uzaklaşıp sadece yüzeydekini süsleyip pazarlama aldatmacasına alet olmayacağım. Söz verdim kendime, derinde kalacağım. Uzun süredir ışığın az ile hiç arasında varlığına alıştım. Alışmak kelimesi tam olarak karşılamadı aslında durumu. Pasif görünmemi sağladı. Zoraki bir durum karşısında edilgen kaldığım algısına sebebiyet verebilir ki bunu hiç istemem. Pasif kalmak beynimin işleyişine aykırı. Ve tabii ellerimin de. Bunun yerine “ışığın az ile hiç arasında varlığını sevdim” cümlesi tam anlamıyla kendimi ifade etmemi sağlayabilir. 

       Uyuşmak sözü yankılanıyor önceki geceden beri beynimin içinde. Sanki bütün hücrelerim bir hizada, askeri nizamda öylece kıpırtısız duruyorlar. Soluksuz, sadece gözlerinin hareketleri belli belirsiz fark edilebiliyor. Kendini savunuyor vücudum, aklım, kalbim. Acıya tepki verememeyi öğreniyor. Sadece izliyor ve kandırıyor gelen geçeni, kamuflajın ustası oluyor artık canı çok yanan her canlı gibi. Durağanlığın çileden çıkardığını da eklemem gerek bu arada. Sabırsızlık ve yönü belirsiz bir öfke eşlik ediyor uykusuzluğuma. Yalnız uyumayı sevemedim hayatım boyunca, yalnız uykusuzluğu hiç. Fakat ne çare, belirgin, açık bir yaradan kaçıyor herkes. Görüntü tüyler ürpertiyor, içini kaldırıyor insanın. Bir cerahat ki sel gibi, önünde durulmuyor. Kızabilir miyim sana? Ya da kızmalı mıyım? Hayır. Hayatı yaşama güdüsü kesinlikle anlaşılabilir ve tabii acıdan kaçınma da. Yine de hatırlatmak isterim ki; şikâyet etme hakkını elinden alıyor bu durum, aynı kaçınılmaz ve acıklı sonla karşı karşıya kaldığında. Mutluyken ve her şey yolundayken düşünülmez yalnızlık; kapına geldiğinde anlarsın haşmetini. Kapını çalmak için sessizliği kollar. Sadece nefesini duyabildiğin kadar büyük ve karanlık bir sessizliği. Sahip olduğunu düşündüklerinin aslında hiç senin olmadığını hatırlatmaya gelir ve arsızca kurulur başköşeye.  Korkma, seveceksin bu histerik hali. Çünkü inan bana hiç görmediğin kadar gerçek.

        Alışkanlıklar, duvarları sarıp çürüten sarmaşıklar gibidir. Güzel görünür, eksik ya da kusurlu olan her şeyi kapatır. Tabii yanı sıra pencereleri de. Bütün dünyayla bağlantını keser, daha doğrusu pencerelerin ve kapıların içindekinin kocaman bir dünya olduğu yanılgısına sıkı sıkıya tutunmanı sağlar. Sesler, renkler uzaklaşır ve hayat sadeleşir. Bu sadelik başlangıçta iyidir. Yorgun ve ürkek varlığın mücadeleye hazır değildir ve kendini akışa bırakmak en kolayıdır. Su seni götürür; fakat kendi istediği yere. O andan sonra varlığının bir anlamı kalmamıştır. Gideceğin yönü seçemediğin bir yol artık senin değildir. İki elinin arasında, avuçlarının içinde küçülen başının keskin ağrısı sana bunu sık sık hatırlatır. Ses beyninin içindeyse, kulaklarını kapatmak çocukça bir umuttan başka nedir ki?

         Durup burada sabahın ilk ışıklarıyla bunları düşünmek, hayal ettiğim her şeyin ne kadar uzağında olduğumun en keskin kanıtı. Ellerimle nerdeyse uzandığım kanepenin kenarını öyle sıkıyorum ki, bu öfkeden başka bir şey olamaz. Nereden geldiğini anlamıyorum, nasıl biriktiğini, nasıl yer ettiğini. Ama şimdi burada, parmaklarımın ucunda boğucu bir öfke. Zarar vermekten çok zarar görme isteği. Mazoşist ve bencilce; hatta özsaygıdan kesinlikle yoksun fakat gerçek. Yadsınamaz bir gerçek. Geri çevrilemez, yok edilemez, kontrol edilemez bir öfke. Beraberinde kocaman bir dehliz ve korku. Neler yapabileceğini bilmenin korkusu. Bilmek her zaman acı verir fakat bu delici ve garip bir şekilde, yüzünde silinmez gülümsemeler yaratan bir korku. Daha öncekilere benzemeyen, uzun zamandır aradığın bir şeyi umulmadık bir yerde bulmanın mutluluğuna benzer bir duygu. Her şey karışık, en çok da odam. Durağanlığın ve uyuşukluğun sonucu. Ne kadar zamandır böyle kaskatı olduğumu kestirmeye çalışıyorum. Günler geçmiş olmalı ve geceler. Mide bulantım yoğun, kesif bir kan kokusu sarmış bütün odayı. Bir de belli belirsiz küf. Asla ait olmadığını bildiğin yerlerde kendini bulmanın pişmanlığı da cabası. Nerdeyim ben, burası neresi? Hiçbir ipucu yok, hatırladığım hiçbir detay, bir anı, bir koku, ses, renk, hiçbir şey. Sanki bu dünyaya ait değil burası. Birdenbire ortaya çıkan bir kâbus gibi. Çığlık çığlığa, bir o kadar da sessiz bir yer. Yerde kararmış, saçakları yırtılmış kilimler ve odanın ortasında bir soluk, pis bir kanepe. Kırk mumluk bir ampul, sadece camına yapışan kirleri aydınlatıp, sinekleri ısıtıyor. Nasıl geldim ben buraya? Zorluyorum hafızamı, ısınmış ve ısındıkça ampule daha da sokulan sinekler kafamı karıştırıyor. Neden sinekleri düşünüyorum? Neden kocaman bir sessizliğin içinde sesler duyuyorum? Neden ellerimde bu kadar kan var? Bilmiyorum…

       Düşünüyorum. Beynimin hemen burada patlamasını istercesine.  Sokakları düşünüyorum. Upuzun, umursamaz, mağrur duruşlarıyla sokakları. Sokakları hapseden evleri; yüksek, balkonsuz apartman dairelerini, son kuşları. Yürüdüğümü hatırlıyorum ıssız, soluk bir sokakta. Tek başıma, korkudan uzak, adım adım. Nereye yürüdüğümü bulamıyorum. Bir bilsem koşmaya başlayacağım, inanıyorum. İp gibi bir ışık sokağın köşesinde, belli belirsiz birkaç gölge, köpeklerin nefesi. Koku yok. Garipsiyorum kokusuz sokağı. Evlerinde sofraların kurulmadığı, çamaşırların iplere kolye gibi dizilmediği bir sokak bu. Kokusunu yitirmiş, yalnız bir sokak. Yalnızlar sokağı. Neden buradayım. Kokusuz bir sokağın tam ortasında, başım dönüyor. Tekmeler yemişim karnıma, yüzüme, kollarıma. Korunmasız duruyorum sokağın ortasında. Köpeklerin nefes sesleri sıklaşıyor. Gölgeler çoğalıyor. Korkmuyorum. Ne korkması; öyle bıkmışım ki yalnızlıktan, çocuk gibi seviniyorum.

 

******

      

         Bu ne gürültü? Kapımda sanki bir ordu. Kafamın içinde bir başkası. Kafamın içinden kapının dışına sanki toplar atılıyor. Kılıç ve silah sesleri. Öyle uğulduyor kulaklarım. Güç bela açıyorum gözümü, kim bilir kaç zaman sonra. Görmekten hoşlanmayacağım birilerini görmek için gidip kapıyı açıyorum. Kapıda kimin olduğunu bilmesem de, bu aralar kimseyi görmekten hoşlanmadığımı çok iyi biliyorum. Sehpanın üzerinde pişmanlığımın sebebi şişeler. Baş ağrıma gülüyorlar sanki. “Bütün gece bize dert anlatırken iyiydi, şimdi yüzümüze bakmamanın sebebi nedir?” der gibiler sanki. Ya da sarhoşluğun etkisi geçmemişti her zamanki gibi. Bir ara bu etkinin geçmesi için kendime bir fırsat tanımalıyım diye düşündüm. Sonra fikrin boşluğunu hemen kavrayıp kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda kocaman bir soru işareti. Adı neydi bu kadının? Gözleri, burnu, dudakları, vücudu, saçları öyle tanıdık ki ama adı yok. Gülümsüyor. Gülümseyince daha net hatırlıyorum ama adı ne bu kadının? Teklifsiz dalıyor içeri. Kaçmasın diye hemen yanımda tuttuğum “biraz daha uyku umudumu” çiğneyip geçiyor. Gülümsüyorum, üzerine alınıp o da gülümsüyor. Her şeyi eliyle koymuş gibi buluyor. Cezveyi, bardakları, şekeri, bazen benim bulmakta zorlandığım şeyleri kolayca buluveriyor. Hayranlıkla izliyorum. Bunca şeyi aklında mı tutuyor, yoksa refleks hareketler mi bunlar? Kahveyi cezveye sanki bir yaraya dokunur gibi koyuyor, şekerini, suyunu koyup sürekli kendini tekrarlayan hareketlerle karıştırıyor.  Bir bira alıyorum dolaptan, yüzünün rengi değişiyor. Beni neden önemsiyor. Kendime, hafızama inanamıyorum. Neydi bu kadının adı? Bulamıyorum.  Banyoya doğru yürüyorum iki kişinin yan yana yürüyemediği koridordan. Aynanın önüne bırakıyorum birayı, kendimi de ılık suyun akışına. Hangi mevsimdeyiz acaba? Üşümediğime göre kış değil. Çok uzun zamandır üşümediğimi hatırlıyorum sonra. Hangi mevsimde olduğumuzu bulma uğraşından vazgeçiyorum. Hareketsiz öylece iki saate yakın kalıyorum suyun içinde. Çıktığımda eve uğultulu bir sessizlik hâkim. Öylece uzanmış kanepeye, sanki nefes almadan uyuyor. Öyle bezgin bir haldeyim ki “bir süreliğine nefes alıp vermeye bile ara verebilmek” mümkün olsaydı diye geçiriyorum aklımdan. Hızlıca giyinip çıkıyorum evden. Nerdeyse akşam olmuş. Eve dönmenin telaşında herkes. Anlayamıyorum bu telaşı. Eve dönmek neden bu kadar önemli olsun ki? Bekleyenleri görebilmek için mi? Huzurla koltuğa uzanıp ekrandan akan görüntüleri izleyip zamanı öldürmek için mi? Hiçbir tehlikeyi aklına getirmeden kendini güvende hissetmek için mi? Yoksa kimselerin bilmediği karanlıklarda ruhuna mastürbasyon yapmak için mi? Hiçbiri cazip değil benim için şu anda. En güzeli yürümek; hareket halinde kalabilmek önemli çünkü. Telaşı bir kaldırımın kenarına bırakıyorum. Aklımda tek bir soru: Kim bu kadın?...

         

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 23
Toplam yorum
: 140
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 576
Kayıt tarihi
: 19.04.07
 
 

30'a yakın yaştayım. Denize yakın yerde büyüdüm. Şiire yakınım, sabahın erken saatlerine uzağım. İst..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster