Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ekim '09

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
3840
 

Suyu Arayan Adam - Şevket Süreyya Aydemir

Suyu Arayan Adam - Şevket Süreyya Aydemir
 

Şevket Süreyya Aydemir


Suyu Arayan Adam'ı okumaya başladığımda içinde yazarı Şevket Süreyya Aydemir ve İttihad ve Terakki’nin başkanı Enver Paşa’yla ilgili şeyler bulmayı umuyordum. Rus devriminin bilmediğim noktalarını ve daha birçok bilmediğim şeyi öğreneceğimi ummuyordum. Şevket Süreyya Aydemir onu iyi tanımayan çevrelerce kimi zaman Turancı olmakla suçlanmış, kimi zaman göklere çıkarılmıştı. Ben merak ediyordum. Kitabın baştan birkaç sayfasını okursanız bu kanıya varabilirsiniz. Ancak kitabın ortalarına gelirseniz onun azılı bir komünist olduğunu düşünürsünüz. Kitabın sonlarına doğru bir devlet memuru, Türk inkılabının bir teorisyeni ve bir dönem Türkiye Cumhuriyeti uygulamalarına damgasını vurmuş bir kişi olduğunu görürsünüz. Kitabın sonunda ise işten el çektirilmiş, bahçesini ekmekle uğraşan emekli bir memur görürsünüz. İmkân olsa da bütün kitabı buraya aktarabilsem. Ama bu mümkün değil. Ben size ancak bu kitabı okumanızı teşvik edecek ana başlıkları sunabilirim.

Şevket Süreyya 1897 Edirne doğumlu, babası Balkan göçmeni. Edirne’de diğer Balkan milletleri ile iç içe geçen bir çocukluk döneminden sonra o zamanın yaygın çözüm arayışı olarak birçok Osmanlı subayının olduğu gibi o da Turancılığa yönelmiş. Tam öğretmen olacakken 1. Dünya Savaşının çıkmasıyla 20 yaşında subay olarak cepheye gitmiş. Erzincan dolaylarında, Munzur Dağının eteklerinde Ruslarla çarpışırken Rusya’da devrimin olmasıyla Osmanlı birlikleriyle birlikte önce eski sınırlara, sonra da Ermenistan’da Erivan önlerine kadar ilerlemiş. Fakat Osmanlı devletinin yenilmesiyle ordu geri çağırılmış ve dağılmış. İstemeyerek İstanbul’a dönmüş. Yarım kalan öğretmenlik eğitimini tamamlamış. Anadolu’da kurtuluş savaşı başlamışken yine Turancı ideallerle bir çağrı üzerine öğretmen olarak Azerbaycan’a gitmiş. Kısa bir süre sonra Bolşevikler gelip Azerbaycan’a hakim olmuşlar. Geri dönmek ve kuzeye, Rusya’nın kalbine gitmek arasındaki seçeneğini Rusya’nın kalbine, yani Moskova’ya gitmek şeklinde kullanmış. Azerbaycan’da başlayan düşünce değişimi burada bir öğrenci olarak baştan aşağı değişmiş. Bir devrimci olarak Odessa limanından Fransa’ya görevle gönderilmiş. Ama o, gemi İstanbul’a vardığında kan çektiği için gemiyi terk etmiş. İstanbul’da yine devrimci olarak bir dergi çıkarmış. Tutuklanıp 10 yıl hapse mahkum olmuş. 1.5 yıl sonra Afyonkarahisar’da cezaevinde iken cezası affedilmiş. Kısa bir süre İstanbul’a, sonra Ankara’ya, bu kez Kurtuluş Savaşının kalbine gelmiş ve burada yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir memuru olarak çalışmaya başlamış. Yine arkadaşlarıyla bir dergi çıkarmış. Ancak bu kez Cumhuriyetin temelini oluşturmak üzere devlete özgü kuramlar üzerine yazmış. Kitaplar yazmış, bir kısmı yayınlanmış, başka devlet görevleri edinmiş. Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle işine son verilmiş, emekliye ayrılmış. 25 Mart 1976’da hayata gözlerini yummuş.

1959 yılında bitirdiği bu kitap Milli Eğitim Bakanlığının seçtiği ‘100 Temel Eser’ arasına girmiştir.


Çocukluk

Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç on beş kulaç kazdı. Gene bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti.
Fakat bir ses ona:
“Daha derinlere in, daha derinlere!” dedi.
Daha derinlere indi ve suyu buldu.
Rama Krişna

Kitap bu sözlerle başlar. Yazar kendini suyu arayan adamla özdeşleştirir. Anlatmaya ilk çocukluk anılarıyla başlar. Babası bir paşa konağının bahçıvanıdır. Balkanlardaki savaşlar, etnik karışıklıklar, eşkıyalar, çeteciler, komitalar, voyvodalar, Edirne’nin gidişi sonra tekrar alınışı, din baskısı, yokluklar ve yoksulluklar içinde geçmiştir çocukluğu. Bir keresinde Hıristiyan mahallesinin çocuklarıyla yapılan bir savaş oyunu büyüklerin ve gerçek silahların katılmasıyla gerçek bir kavgaya dönüşmüş, bunu gelecekte olacak hesaplaşmaların bir provası olarak görmüştür yazar. Edirne Balkanlardaki savaşlardan, katliamlardan kaçarak gelen göçmenlerin ilk konakladığı yerdir. Babası da 1877 Plevne Savaşında Tuna nehri kıyılarından göçüp gelmiştir. 40 kişilik göçmen kafilesi Deli Orman bölgesinden kalkıp Edirne’ye gelene kadar yaşlı babaanneden başka geriye kimse kalmamıştır.

Hiç okuma yazmanın bilinmediği bir zamanda annesi ona öğrettiği için çevrede önemli bir kişi olur. Çevresindekilere masallar okur, anlatır. Bu okuma yazmayı bilme özelliği onun gelecek için hayaller kurmasına neden olur. Artık amacı büyük bir insan olmaktır. Bu nedenle mahallesinin diğer çocuklarından ayrılmaya başlar. (Burada bir parantez açmak istiyorum. Rastlantı olarak bundan bir önce okuduğum kitap Zülfü Livaneli’nin Sevdalım Hayat’ın dan öğrendiğime göre o da çocukluğunda buna benzer evreler geçirmiş). Bu farklılık yaşadığı mahallede okula giden tek kişi olmasına neden olmuştur. Kişiliğinin belirlenmesinde Edirne’nin eski başkent oluşu ve çok sayıda caminin, özellikle Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camisinin bulunuşu etkili olmuştur.

“Şehrin en hakim tepesinde Selimiye yükselirdi. Edirne’de ovalardan, eteklerden başlayarak kademe kademe yükselen bir sıra camiler, kubbeler, minareler ortasında Selimiye, bir taç gibiydi. Hiçbir taş eseri dünyada bu kadar güzel, bu kadar tenasüplü olmasa gerektir. Hem de ben sonraları bunların nicelerini gördüm.
Selimiye azametli olmaktan ziyade güzeldir. İnsana ruhani duygulardan ziyade hayranlık verir. Ruhta da sükun ve teslimiyet uyandırır…” (S.29)

Okula başladığı sıralarda aynı zamanda bir Mevlevi tekkesinin ayinlerine de katılmaya başladı.

Bir İmparatorluk Masalı

Edirne, bir zamanlar imparatorluk başkenti olmakla birlikte bir ordugahtı. Yazarın ağabeyleri parlak kılıçlar, üniformalar kuşanıp savaşa gitmişlerdi. O da ağabeyleri gibi askeri rüştiye mektebine yazıldı. Zaten çocukluğu savaş oyunlarıyla geçmişti. Türk milleti savaşçı bir milletti ve bütün dünyayı ele geçirecekti. En büyük kumandan da padişahtı. Burada akıl yürütmeler birbirini takip etti. Tek millet vardı o da Türk’tü. Diğer milletlerin hiçbir değeri yoktu. Onlar yalnız vergi vermekle mükelleftiler. İtiraz ederlerse bu isyan demekti. (Ancak zaman zaman askerler de terhis olmak için subaylarına isyan ederlerdi.) İmparatorluk sınırları yakında eski sınırlarına ulaşacak ve daha ötelere gidecekti.

Bu düşüncelerle büyürken 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin getirdiği 4 kavram vardı: Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvvet.

“Caddelerde gösterilerden, mahallelerde şarkılardan, silah seslerinden geçilmiyordu. Hapishanelerin kapıları ardına kadar açılmıştı. Katiller komitacılar sokaklara fırlamışlardı. Hem de komitacılar (yani Bulgar, Rum, Sırp milliyetçileri) kendi kıyafetleriyle, kalpakları yana eğerek göğüslerinde gümüş saat ve kordonlarını sallayarak dolaşıyorlardı. Herkes tarafından da birer kahraman sayılıyorlardı. Sanki hürriyeti kananlar bu eşkıyaydı.

Artık bütün Osmanlılar kardeş olduk diyorduk…” (S.45)

Peşinden 31 Mart 1909’da ayaklanma ve onun Edirne’den giden ordular tarafından bastırılması (içinde yazarın iki subaya ağabayi de vardı) Enver Paşanın ününün ve gücünün artmasına neden oldu. Geçici kardeşlikler ve ilkeler son buldu. Sonra 6 yılda peş peşe olaylar birbirini takip etti. Topraklar kazanılmak yerine kaybedildi. 1. Balkan savaşında Edirne de kaybedildi. Bu durum yazarın da dediği gibi dünya imparatorluğu hayallerinin sonu oldu.

Turancı düşüncenin gelişmesi

Edirne ile birlikte Balkanlar ve tüm hayaller yıkılmış, yerini bir intikam duygusuna bırakmıştı. Allah’ı bile mesul tutacak şarkılar okullarda söyleniyordu.

“… Ona: “Ey Bulgar vahşet ve canavarlığının en büyük amili!” diyecek kadar kızgındı.” (S.55)

Yıkılan hayalleri canlandıracak başka bir ümit gerekiyordu. Edirne’nin geri alınışı yüreklere su serpti. Fakat artık kaçınılmaz olarak yeni bir anlayış doğuyordu. Bu aynı ırktan oluşan insanların oluşturduğu bir vatanda yaşama özlemiydi (Buradaki 3 sayfa yazı mutlaka okunması gereken bir bölüm). Yeni bir birlik oluşmalıydı bu birlik,
1. Tarih birliği
2. Irk birliği
3. Dil birliği
4. Dilek birliği
temelinde oluşacak bir birlikti. Aslolan milletti.

“Hangi taht ve hangi bayrak altında olursa olsun bu vatanın bir de adı vardı: Turan…” (S.57)
Türk kelimesi artık Osmanlı zamanında kullanılan kaba ve görgüsüz anlamından başka ve değerli bir anlam kazanmıştı. Orta Asya Türkleri de kardeşimiz olmuştu. Bu kez buraları kurtarma özlemi kalpleri doldurdu.

Yazar bu sırada muallim mektebinin törenlerde konuşan hitabeti güçlü tanınmış öğrencilerindendi. Köylerde Turancılık üzerine konuşmalar yapardı. Bu duygular ve çalışmalar içindeyken 1. Dünya Savaşı başladı. Osmanlı Devleti 2 Kasım 1914’te savaşa girdi. Bir ağabeyini kaybetmiş olan yazar, ikinci ağabeyinin de Sarıkamış harekâtı sırasında şehit düştüğünü öğrendi. Gönüllü olarak 1915 yılında askere yazıldı. 18 yaşındaydı.

Anadolu

“Anadolu’yu biz Rumeli çocukları, onu görüp tanıyıncaya kadar yalnız hayalimizde yaşattık. Ve hayalimizin özlediği gibi. Ama sonra gördük ki, bu hayal ve özlemler gerçek Anadolu arasında hiçbir benzerlik yoktur. Bu hayal kırıklığı bizim, hayat boyunca yaşadığımız nice hayal kırıklıklarının en baş döndürenlerinden biri oldu. Ve sanıyorum ki Anadolu’ya asıl, bütün varlığımızla ilk defa, bu hayal kırıklığı içinde bağlandık.” (S.70)

İstanbul, Göztepe-Pendik arasındaki talimgâhlarda askeri eğitimini Turancı duygular ve marşlarla 6 ayda tamamladı. Haydarpaşa’dan kalkan bir trenle 400 den fazla subay adayı Kafkas, Irak, Filistin, Hicaz cephelerine dağıldı. Tren yolcularını Ulukışla’ya kadar getirdi. Buradan sonra demiryolu bitiyordu. Araç da yoktu Erzincan’a kadar olan yaklaşık 1000 km yolu yürüyerek gittiler. Bu yürüyüşte yazar Anadolu’nun sefaletini yakından görmüş oldu. Cepheye türlü badireler atlattıktan sonra (açlık, susuzluk, yolların Kürtler tarafından kesilmesi gibi) 40 günde varabildiler.

Savaş

Kafkas cephesi denen cephe çekile çekile Erzincan’ın batısına kadar gelmişti. Güneyde Munzur dağları vardı ki burası Anadolu’nun orta yeridir. Savaşın başında Enver Paşanın marifetiyle 90 bin kişilik ordu Sarıkamış’ta düşmanı görmeden yok olmuştu. Aklıma Ruhi Su’nun okuduğu bir türkü geldi.

Oltu’dan girdik de Sarıkamış’a
Akıl almaz orda yatan üleşe
Askeri kırdıran Enver Paşa
Bir od düştü
Cümle cihan ağladı

Yazarın katıldığı birlikler burada yok olan birliklerin artığıydı. Adına kolordu denen birliklerden geriye 100-200 kişi kalmıştı. Yazarın komuta edeceği eski adı 28. Alay, yeni adı 28.Tabur olan birliğin bütün mevcudu 38 erdi. Sayıları o kadar azdı ki düşman üstlerine çullandığı zaman az sayıda olduklarını belli etmemek için bağırmama emri almışlardı. Bu durum yazarın hayallerini süsleyen çocukluk savaşlarından çok farklıydı. Burada savaş ve Osmanlı askerleri hakkında yaptığı değerlendirmeler meraklısı için gerçekten okunmaya değer. Bir örnek:

Askerlerine soruyor: “Biz hangi milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı. “Biz Türk değil miyiz?” deyince de hemen: “Estağfurullah!..” diye karşılık verdiler.” (S.104)

Dinle ilgili olan bir soru daha var ama onu kitaptan okuyun lütfen. Biraz uzun olduğu için yazamadım.

Savaş bir zaman sonra şiddetini yitirdi ve 1917 Şubatında Rusya’da bir ihtilal çıktığı ve Rus Çarının tahtından indirildiği bildirildi. Savaş durdu ancak Ruslar hemen çekilmediler. Bir gün yazar bir arkadaşıyla nöbetteyken düşman siperlerinde bir hareket başladı. Bir tane, iki tane derken bütün siperdekiler ortaya çıkıp silahsız olarak bağıra çağıra hatta şarkılarla onlara doğru yürümeye başladılar.

“Halbuki derhal karar vermek lazımdı. Olan şey ise belliydi. Bu bir emirsiz mütarekeydi. Kendi kendine bir silah terk edişti. Demek ki artık beklenen olmuştu. Düşman ordusu beklenen mütareke bir türlü imzalanmayıp terhis emri gelmeyince, kendi kendine silahını atmış, siperlerden çıkmıştı.

Bu düşüncelerin de sevkiyle ve gelenlerin daha lağam tarlalarına varmadan önlerini kesmek için, yerime bir arkadaşımı bırakarak, ben siperimden fırladım. Yanıma yalnız bir çavuş almıştım. Sandıklılı Halil Çavuş. Bize doğru gelenlerle lağam tarlalarının biraz ilerisinde karşılaştık. En önde sarışın, mavi gözlü, kumral sakallı yaşlı bir Rus askeri yürüyordu. Kucağında kocaman bir ekmek somunu taşımaktaydı. İyice yaklaştıkları zaman, bu somunun ortasına bir avuç tuz yerleştirilmiş olduğunu gördüm. Yaşlı asker bu somunu, duygulu, gülümser bir ifadeyle bana doğru uzattı. Bu, Balkanlarda bilinen bir İslav adeti idi. Sulh ve dostluk demekti.

Uzatılan ekmekten bir lokma kopardım.ve tuza banarak ağzıma götürdüm. Yanımdaki çavuş da benim işaretim üzerine aynı şeyi yaptı. Bu hareketimizi, gelen askerler bütün dağları inleten hurralar, çığlıklarla karşıladılar.” (S.113-114)

Rus askerler barışmak istemişler. Böylece Çar ordusu ile savaş bitti. Burada Rus komutanlar yasaklayana kadar, birçok bakımdan kendisine benzeyen, kendi yaşında, öğretmen adayı bir Rus subayla arkadaşlık kurdu.

Aydemir

Ben yaşantımın hiçbir bölümünde Turancı olmadım. Yazar da zaten yaşamını anlatırken bunun bir gençlik ateşi olduğunu söylüyor. Ama yazarın o zamanki heyecanını anlıyorum. 20 yaşında ülkesi için çıkış arayan bir delikanlı. Suyu arayan adam. Aydemir savaş yıllarında İstanbul’da yayınlanan bir romanın adıydı. Yazar Azerbaycan’da adını sorduklarında “Aydemir” der.

“Aydemir bir ülkü ve gönül adamıydı. Gönlü ülküsü kadar engindi… …Müfide Ferit’in yarattığı bu hayal kahramanının adını Turan’da, kendime soyadı olarak seçtiğim günün heyecanını, hâlâ hatırlarım.” (S.115)

Çar Ordusunun yerini Ermeniler ve Taşnak komitacılar aldı. Buna karşılık Şubat 1917’de ileri harekât başladı. Önce eski sınırlara ulaşıldı. Sonra Ermenistan topraklarına geçildi, Erivan kenti önüne gelindi. Bu dönemde yazarın dediğine göre karşılıklı boğazlaşmalar oldu. Yine de Ermeni vahşeti çok büyüktü.

“… Cinis’te ise bütün köy halkını ayakta ve köyün ağzında bekliyor gördük. Fakat bunlar bir ölü kafilesiydi. Köyden çıkarılan, köye gireceğimiz yol üstünde süngülenirken birbirine sokulan ve yapışan kadın, erkek, çocuk bu insanlar, dayanılmaz bir soğuk altında kaskatı donmuşlar ve öylece kalmışlardı…

…Erzurum’da kan çılgınlığı son haddini bulmuştu. Şehrin galiba yarı nüfusu öldürülmüştü. Yalnız Gürcü kapısı istasyonunda üç bin kadar ölü, bir odun veya kereste deposunda olduğu gibi, intizamla, adeta zevkle, dizi dizi, yığın yığın sıralanmış istiflenmişti. Bunlar Erzurum şehrinin kadın erkek çocuk Türk halkındandı. Sıraların istiflerin bozulmaması, yıkılmaması için boylarına, cüsselerine göre dizilen ölü sıralarının aralarına, yerine göre ayrı ayrı boylarda çocuk, yahut yaşlı ölü vücutları sıkıştırılmıştı. Bütün bunları yapanlar, belli ki yaptıklarından zevk alıyorlardı…

…Birinci Dünya Harbi içindeki karşılıklı Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır.” (S.121)

Osmanlı ordusu Ermenistan’a girmişti. Yazar gittiği yerlerde küçük topluluklara Turancı vaızlar veriyordu. her şeyin iyi gittiğini sandığı bir anda Enver Paşanın geri çekilme emri geldi. Tarih Kasım 1918'di. Alınan yerler ve yerli Türk halkı, Ermenilerin insafına terk edildi. Savaş bitmiş ve Osmanlı Devleti yenilmişti. Turancılıkla ilgili bütün hayaller böylece suya düştü. Ancak yazar pes etmeye niyetli değildi ve buralara tek başına bile olsa yeniden gelmeye karar verdi.

Kızılelma

Savaş bitip İstanbul’a, oradan Edirne’ye döndükten sonra gizli gizli arkadaşlarıyla ne yapabileceklerini konuştular. Yazar bu arada yarım kalan öğretmenlik eğitimini tamamladı. Kararını vermişti: Yeniden Kafkasya’ya dönecekti. Azerbaycan hükümeti Osmanlı devletinden öğretmen talep etmişti. Kendi de öğretmen olmuştu. Bu sırada Anadolu’da Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Ancak kararını değiştirmedi ve düşündüğü gibi yaptı.

Yazar burada bir garipliğe de işaret ediyor. Yemen, Hicaz, Suriye, Kuzey Afrika vs. gibi yerler Osmanlı devletinin olmakla birlikte oralarda yaşayan insanlarla Müslüman olmak dışında hiçbir bağımız yoktu. Ne dil, ne anlayış, ne yaşayış bakımından hiçbir ortak yanımız yoktu. Ancak Kafkaslarda yaşayanlar esas olarak Türk’tü ve Türkçe konuşuyorlardı. Buna karşılık onlarla da siyasi bir bağ yoktu. Yani kuruluş başlangıçtan yanlıştı. Tarihin akışı içinde kim nerede güçlüyse oraya hakim olmuştu. Yazar Anadolu yerine Azerbaycan’a gitmekle bence yanlış karar verdi. Bunu şöyle anlayabiliriz. Kurtuluş savaşının önderleri onun gibi Turan düşüncesine kapılıp Enver Paşanın peşinden Kafkaslara gitseydi Kurtuluş savaşını kim yapacaktı? Ama onun gibi Turancı düşünceleri olan kişilerin gitmesi Anadolu ve yeni Türkiye için iyi oldu. O da birazdan göreceğimiz gibi biraz şansının da yardım etmesiyle kendi kendini eğitip Türkiye’ye öyle döndü. Bence bu da çok iyi oldu.

Baku’ye öğretmen olarak ulaştıktan sonra bir kasabada görev istedi. Adını sorduklarında “Aydemir” dedi. Hitabeti insanları duygulandırıp ağlatacak kadar güçlüydü. Gittiği kasabada herkesle (Sünniler ve Şiiler) iyi ilişkiler kurdu. Neredeyse bütün kasabayı örgütledi.

Azerbaycan bütün bir devlet olmaya çalışıyordu. Nüfusu o zaman 3 milyondu. Yazar da bunun için çalışıyordu ancak işler genel olarak istediği gibi gitmiyordu.

“Yavaş yavaş fakat her gün biraz daha iyi anlıyordum ki kafamızda yıllardan beri yaşattığımız hayal yapısının gerçekleşebilmesi için birçok unsurlar eksiktir. Büyük Turan, bir illüzyon, bir hayal yapısı, bir his manzumesi olarak ne kadar güzel, ne kadar çekiciydi. Fakat … Potaya atılan maddeler birbirini tutmuyordu. Bir arada erimiyorlardı.

Evvela ortada işlenmiş bir gaye, yahut ülkünün uzun vadeli bir izahı, bir açıklanışı yoktu. Ortada ne yazılı bir eser, ne de yol gösterici, uyarıcı bir önder vardı. Gerçi özellikle Turan konusunu ele alan bir kitap, bir Türk ismi altında İstanbullu bir Musevi vatandaşımız tarafından yazılmıştı (Kitabın ismi Turan. Yazan Tekin Alp ya da Levi Kohen). Fakat bu kitabın soğukkanlılıkla incelendiği ve suyu sıkıldığı zaman, içinden bir avuç hayal zorlayışıyla, bir kucak bilgisizlikten başka bir şey çıkmıyordu.” (S.152)

Burada bu yönde daha çok bilgi var.

Kızılelma, hiçbir yerde olmayan bir ülke, bir belirsizliğin simgesi. Ziya Gökalp’in böyle bir eseri var.

Yazar yavaş yavaş farkına varıyordu ki Orta Asya Türkleri denen milletlerle Osmanlı Türkleri arasında bir İngiliz’le Fransız arasındaki kadar bağ vardır. Üstelik anlayış farklılığı, cahillik ve yoksulluk düşündüğünden çok daha fazladır.

Bu şartlar altında bir küçük askeri başarı kazandı. Azerbaycan’ı Karabağ’a bağlayan Askeran geçidini tutan Ermenileri topladığı gönüllülerle yendi. Ancak zaman geçiyor ve şartlar hızla değişiyordu.

Ejderhan Balıkçısı

“Kaç gündür Derbent’teyim. Derbent, Hazar deniziyle Kafkas dağları arasında tarihin ve eski dünyanın kilit noktalarından biridir. Çocukluğumda dinlediğim masallarda adını o kadar çok duyduğum Kafdağı’nın kapısı işte burasıdır. Masallara göre Yecüc-Mecücler bu duvarların ardında yaşarlar ve açılsın diye kapıları zorlarlardı.

Bütün çağlar boyunca kavimler, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye hep buradan geçtiler… İran, Roma, Bizans, Arap, Selçuk, Osmanlı imparatorluklarının sınırları burada sona erdi. Bu milletler için bu geçidin ötesi dünyanın sonu sayılırdı. İranlılar buraya taştan bir Çin seddi çektiler. Araplar bu geçide ‘Bab-ül-ebvab’ yani kapıların kapısı dediler. Bu kapıların ardında yaşayan kavimlere Yecüc-Mecüc adı verildi. Bunlar insan taifesinin dışında sayıldılar (O zamanlar burada Yueçi Türkleri yaşıyordu. Arap dilinde Yu-e-çi ismi Yecüc-Mecüc şeklinde girdi. Kur’an’da da bu kelime böyle zikredilir.). (S.165)

Sovyet devriminin silahlı güçleri de yani Kızılordu 27 Nisan 1920’de bu geçitten geçerek Azerbaycan’a ve güney Kafkasya’ya hakim oldu. İlk karşılaşma doğal olarak pek hoş olmadı. Tümen Çeka’nın komiseri olduğunu, devrimden önce Ejderhan denen yerde balıkçılık yaptığını söyleyen genç bir Bolşevik yazarla aynı evde kalmaya karar verdiğini söyledi. Dediğine göre Çarın kızlarını kurşuna dizmişler.

Anladığım kadarıyla yazar zaman zaman Azerbaycan’dan Ermenistan’a gidiyordu. Onların Çar, yani Rus yanlısı olduğunu söylüyor. Ama yeni durumda ne olacağını kimse bilmiyordu. Bulundukları yerde de kendisini güvensiz hissediyordu. Kente giriş çıkışlar yeni güç tarafından kontrol altına alınmıştı. Bir gün Ejderhan Balıkçısının imzasını taşıyan ve burjuvaziye savaş ilan eden bildiri ve afişler kent sokaklarında görüldü. Bu, zenginlerin mallarını ve değerli eşyalarını yeni yöneticilere teslim etmesi anlamına geliyordu. Bazı kişiler haklı, haksız, olmayan, mesnetsiz suçlarla alelacele yargılanıp idam edildi. Yazar buna “hüküm verildi” diyor.

Yazar yeni yönetimden istemese de ilk toplumsal sınıflar arası savaş bilgilerini almaya başladı. Bunların kimine hak veriyor kimine vermiyordu. Öğrendiği şeyler üzerine akıl yürütüyordu ve yorumlar yapıp kendine göre sonuçlar çıkarıyordu.

“Bu sözler saçma diyordum, bunlarda her halde bir yanlışlık var. Anlatılmak istenen şey, her halde başka. Aslolan ne sınıf ne partidir. Bunların hepsi laf… Aslolan insaniyet! Evet, insaniyet!.. İşte şimdi buldum. Evet, şimdi kurulmak istenen şey insaniyettir!...

Bu formülü bulduktan ve kendimce ona inandıktan sonra işin arkası kolay geliyordu:

Evet, hakiki ülkü insaniyettir! Bu ülkü daima ihmal edildi. Dökülen kanlar ve sarf edilen emekler hep batıl yollarda boşa gitti. Yağma çağlarından ve esirlik devirlerinden sonra din kavgaları eldi. Ortaçağın korkunç karanlığı…

Sonra imparatorluklar… saltanat kavgaları… taht uğrunda dökülen kanlar. Hatta benim bile ilk inançlarım bir imparatorluk masalına dayanmıyor muydu?... …Sonra ‘üstün millet’ denilen ‘tarihi vazifesi olan millet’ denilen bir anlamın davalarını her şeyin üstünde aldık. Milletleri kıdemlerine, zaferlerine göre kademe kademe sıraladık. (Bunlar şimdiki Türki cumhuriyetler. MSG) Dilleri bir, dilekleri bir, tarihleri bir bu üstün milletler imparatorlukların yerine saltanatlarını kuracaklardı… … Onların da kendi saltanatlarını kurması ve:

‘Hilkatle başlar tarihimiz var
Dünyaya hakim olmak isteriz!..’

demeleri pek âlâ kabildi. Tıpkı bizim gibi… O zaman ise menfaatlerin birbiriyle çatışmaması ve hepsi de dünyaya hakim olmak isteyen imparatorluklar arasına Allah’ın eliyle ebedi kale duvarları çekilmesi kabil olmayacağına göre bunlar arasında kanlı hesaplaşmalar, yani şimdiye kadar olan şeyler çıkmaması elbette kabil değildi.

Halbuki şimdi? İşte artık insaniyet devri doğuyor!
Tahtlar, taçlar ve bütün zalimler yıkılacak! Bütün dinler bir ve bütün insanlar beraber olacak. Yeni din, yeni dil…” (S.181)

Yazar daha sonra bu düşüncelerini de öncekiler gibi hayal ve saçma olarak görmüştü ancak o sırada yaşadıkları, öğrendikleri buna inanmasına neden oluyordu. Dikkatle okunduğunda bu fikrin Sosyalizmle Turancılık arasında bir fikir olduğu anlaşılıyor. Yazarın iyi niyeti, yeni duruma adapte olma çabası ve gerçekte anti emperyalist karakteri bu durumu doğuruyordu. Bu duygular içinde bocalar, kendine bir yol ararken Baku’de toplanacak ‘Şark Milletleri Kurultayı’na delege olarak seçildi.

Kuzeye (Yani Moskova’ya) Çıkan Yol

“1 Eylül 1920’de başlayan Kurultay günlerinde Baku, Ortaçağ Asya’sındaki büyük şehirlerden birinin alacalı görünüşünü yaşıyordu. Araplar, Hintliler, Afganlılar, Moğollar, Özbekler, Kırgızlar, İran Kürtleri ve daha nice kavimlerden, milletlerden insanlar…

… Her köşede her yerde esir, mazlum milletlerin kurtuluşu ilan olunuyordu… Demek ki şark uykusundan uyanıyordu… Artık her millet zalimlerini, istilacılarını başından atacaktı.

Bu iş bana o güne kadar dinlediğim şu sınıflar kavgası, parti politikası, proletarya diktatörlüğü gibi şeylerden daha aydınlık görünüyordu.

İşte şimdi her şey anlaşıldı. İşte benim bağlanacağım dava… diyordum…

Kurultay marşlar, çığlıklar, kılıç, hançer şakırtıları arasında açıldı.” (S.187)

Zinovyef, Yahudi, Komintern (Dünya İhtilal Örgütü) Başkanı. Radek, Yahudi yazar. Belakun, Macar Yahudisi kısa süreliğine Macaristan’a diktatör oldu. Pavloviç Yahudi asıllı Rus bilim adamı, dil bilimcisi. Ayrıca Türkistanlı Feyzullah Hoca, İkramof, Dr Neriman Nerimanof bu kurultayda görev alan devrimin önde gelen isimleriydi. Dr Neriman Kremlin’de öldü. Geri kalan hepsi 1938 temizliğinde (yazar öyle söylüyor) Stalin tarafından kurşuna dizildi.

Kurultayda kapitalistler ve şovenist Rus baskısı lanetlendi. “Alman istilacıların emri altında çalışan hayalperest Turancılar” da unutulmadı. Konuşmacı Pavloviç’e göre Turancılık fikri bir emperyalizmdi, Alman Genelkurmayı destekliyordu ve eski Rus şovenizminden farkı yoktu.

Burada yazar yine çok önemli konulara değiniyor. Hepsini aktarmak olanaksız. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Rus devrimi çok sesliliği, bütün etnik grupların kendilerini özgürce ifade etmesini bunun üzerine enternasyonal kültürün kol kanat germesini savunuyordu. Günümüzde aynı şeyi şimdi ABD savunuyor, ama işine geldiği yerde. Örneğin özgürleştirmek amacı ile Irak’a girip Saddam’ı yerinden indiriyor ancak aslında amaç farklı. Şunu da unutmamak gerekir ki o zamanlar Hindistan, Çin’in büyük bir bölümü ve Nepal gibi bazı Asya ülkeleri İngiltere’nin işgali altındaydı ve sömürgesiydi. Birçok ülke de Çarlık Rusya’sının işgali altındaydı. Sonra ne oldu, o başka konu ama o sırada durum buydu.

Kurultaya Enver Paşa da katıldı. O zamanlar Enver Paşanın Asya ülkeleri arasında büyük itibarı ve saygısı vardı. “Müslüman şarkta bir masal, bir efsane halindeydi” diyor yazar. Ancak bu kurultayda Enver Paşa'nın tılsımı bozuldu. Birden delegelerin –sanırım yazarın da- gözünde sıradan bir insan oldu. Yazar ve Enver Paşa dışında Türkiye’den biri İstanbul’dan komünist, diğeri Ankara’dan iki grup daha katılmıştı. İstanbul’dan katılanlar Enver Paşanın tutuklanmasını talep ettiler. Bu olmadı ama böylece sihir iyice bozuldu.

“Enver Paşanın ve arkadaşlarının arkalarında bıraktıkları bu on yıllık kanlı izin üzerinde üç milyon (3.000.000) insanın kanı, yahut cesedi yatıyordu.

Nihayet bir gün düşman Çanakkale istikametinden görünüp de onlar bir yabancı denizaltının teknesinde Karadeniz istikametine yurdu terk ederlerken arkada bıraktıklarına fısıldadıkları son sözleri ne bir pişmanlık, ne bir vasiyet, ne de bir hayıflanmaydı. Bu sözler basit, derbeder birtakım komitacılık direktiflerinden ibaretti. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Ve sanki bu olan işlerde onların hiçbir müdahalesi ve sorumluluk payları yoktu…” (S.193)

Enver Paşanın askeri hatalarının en büyüğü 90000 kişinin kaybedildiği Sarıkamış Harekatıdır. Ama bu kadar da değildir. İkinci olarak 25000 kişinin Sina çölünde kaybolduğu Kanal harekatı vardır. Hiçbir hesaba kitaba dayanmayan tümüyle maceracı o nedenle sonu hüsranla biten eylemler. Kurultay’dan sonra da aynı kafayla devam etti. Moskova’dan Türkistan’a geçti. Orada halka dayanmayan bir mukavemet cephesi kurmaya çalıştı. 4.Ağustos.1922’de vurularak bu dünyayı terk etti. Yazar şehit düştü diyor. Ama acaba şehit mi düşmüştür?

Kurultaydan 10 gün sonra yine Baku’de Türkiye Komünist Partisinin ilk kongresi oldu. İçinde Almanya’dan ve İstanbul’dan gelen Türk aydınları, savaşta esir düşüp oralarda dolaşan askerler İmamlar, padişah yanlıları vardı. Birbirinden farklı dilekleri vardı. Daha sonraları bu toplantının Mustafa Suphi başkanlığındaki önderleri Anadolu’dan Rusya’ya giderken Karadeniz’de öldüler.

Anlaşılan yazar ne Enver Paşa'nın ne de bu grubun peşinden gitmişti. Bu sırada Rusya’da Beyaz ordu ile yapılan mücadele sona erdi. Türkiye ile sınır yeniden çizildi. Anadolu’da ise mücadele bütün hızıyla sürüyordu. Türkiye’ye tek yardım Sovyet Rusya’dan gelecekti. Kurtuluş savaşı sırasında Sovyet Rusya’nın çok büyük yardımları olmuştur. Öyle ki bazı eski resimlerde Anadolu’da Sovyet danışmanlar görülmektedir. Bu durum daha sonraki politikalar, ABD ile yakınlaşma ve Stalin’in yanlış hareketleri nedeniyle göz ardı edilmiş ve söz edilmez olmuştur.

Yazar Nuha’da öğretmenliğine şartlar değişmiş olsa da bir süre daha devam etti. Bir ara tutuklanacağını öğrendi ama böyle bir olay olmadı. Geçen bir yıllık süre içinde sosyalizm Azerbaycan’a iyice yerleşti. Rejim değişikliğinin yıldönümünde yine delege olarak Baku’ye gitti. Bu dönem yöneticilerinden Bünyanzade, Karayef ve yardımcısı yine 1938 yılında Stalin tarafından kurşuna dizildiler. Aydınları öldürerek tasfiye eden Bagirof öldürüldü. Musabekof öldürüldü. Orjanikizade öldürüldü.

Olayları değerlendirmeye sonuçlar çıkarmaya çalışıyordu. Ancak aldığı eğitimin ve bilgisinin bunun için yetersiz kaldığını o yüzden doğru değerlendirmeler yapamadığını düşünmeye başladı. Azerbaycan dönüşü bilgisini arttırmaya ve Anadolu’ya dönmek yerine kuzeye gitmeye karar verdi.

İhtilalci

Bir süre amaçsız sağda solda dolaştı. Batum’da evlendi. Abid Alim isimli bir Tatar’la tanıştı (ölümü 1938). Bununla yaptığı konuşmalar düşüncelerinin biraz daha değişmesine neden oldu. Abid Alim onu şöyle eleştiriyordu:

“Arkadaş! Dedi, sen, bu inkılap içinde somnambul (uyurgezer) gibi yaşıyorsun. Evet, uykuda gezen bir adam gibisin. Yalnız kafandaki rüyaları görüyorsun. Halbuki bizim işlerimiz sokağın mahsulüdür. Sokakta cereyan eden kanlı, çamurlu, pis bir kavgadır.

Ama sen anladığıma göre, bir köylü aslından olmakla beraber, kendi kökünle de alakan kesilmiştir. Ve sizde her aydının gittiği yolu tuttuğun için, aradığın şey ne insaniyet, ne inkılaptır. Sadece cemiyete yukarıdan bakan bir iktidar postudur….” (S.217)

Eleştiri bu kadar değil tabi. Gerisini de okumalısınız.

Aynı yerde Komünist partisine üye oldu. Ondan sonra hitabet yeteneğini parti için kullanmaya başladı.

Rus Ovası ve Rus Mistiği

Burada bir saplama yapmak istiyorum. Daha önce değindiğim gibi Zülfü Livaneli ile yazarın yaşantısı arasında benzerlikler var. Günümüzden yaklaşık 25 yıl önce Zülfü Livaneli de Moskova’da bulunmuş. Sanatçı arkadaşları ile önemli denebilecek şeyler yapmış, Gorbaçov’la konuşmuş, Glasnost denen değişimi yaşamış, bir anlamda fitilini ateşleyen grup içinde bulunmuş. Ben de 2007 yılının Mayıs-Kasım ayları arasındaki süreyi Moskova’da geçirdim. Bu iki yazarın söylediği yerleri az çok biliyorum. Tver caddesinde bir kitapçıdan Isaac Asimov’un öykülerini, başka bir kitapçıdan “Durgun Akardı Don” adlı kitabı aldım. Kızıl Meydanda resim çekildim. Filmler çektim. Metrosunda, yollarda çok dolaştım. Kentin içlerine kadar sokulmuş kayın ormanlarını gördüm. Ben de daha çok sokaklarda şarkı söyleyen, bir anlamda özgürlüğün tadını çıkaran depolitize olmuş Moskovalıları tanıdım. Onlara baktığım zaman içimden ne acılar çekmişler diyordum. Gerçi biz de çok sıkıntılar çektik ama hiç olmazsa 85 yıldır mutluyuz. Onlar daha yeni rahata kavuştular. Şevket Süreyya Aydemir’in anlattıklarında bana ilginç gelen şeylerden biri benim görüp aklımdan “85-90 yıl önceki olaylar” diye geçirdiğim şeyleri onun birebir yaşamış olması. Buraları bir müze yada Efes kalıntılarını gezermiş gibi gezdim. Moskova, İstanbul ve Roma’dan sonra bulunduğum üçüncü büyük antik kent idi.

Yazar 1922 yaz sonlarında Batum’dan Moskova’ya gitti. Yolda şair Nazım Hikmet ve arkadaşı Vâ-Nû (Vâlâ Nurettin’in kısaltılmışı) ile tanıştı. Yollarda açlığı ve sefaleti gördüler.

“Sokaklarda açlıktan ölenler, daha Tiflis caddelerinde görülmeye başladı. Hazar ve Kuzey Kafkasya geçilip Rostof’a vardıktan sonraki topraklarda ise insanlar birbirlerini yiyerek yığınla ölüyorlardı… Volga gibi Don kıyıları da açlıktan yanıyordu. Yollar, istasyonlar, şehirler her şeyini bırakıp ölüme koşan birer iskelet yığını halinde ölüme doğru çılgınca koşan yüz binlerce insanla tıklım tıklım dolmuştu.” (S.225)

“Hakiki Rusya asıl Rus ovalarında başlar. Rus ovasının ruhta uyandırdığı ilk etki, bir genişlik duygusudur. Öyle bir genişlik ki, bir ormanın küçük bir boşluğunda kaybolup da birkaç yüz metre, birkaç bin metre ilerinizdeki ağaçlıkların bir adım ötesini görmeseniz bile, kendinizi gene de içinde milyonlar ve milyonlarca insan kaynaşan uçsuz bucaksız bir enginliğin ortasında hissedersiniz.” (S.227)

Dediğine göre Rusya’da ekstermler, yani aşrı uçlar bir aradadır. Buralarda ortada, ılımlı ve normal olunmaz. Ya uysalca boyun eğersiniz, ya da vahşice isyan edersiniz. Buralarda samojigatelstva, yani kendini ateşe atma geleneği vardır. Bu gelenek her iki tarafta da değişik biçimlerde görülmüştür. Bir bölümü dinlerine çok bağlıdır, bir bölümü dinsizdir. Ama anlaşmazlıklar bazen çok küçük farklılıklardan çıkar. Yok haç çıkarırken parmağını iki tane yaptın, üç tane yapmadın, haydi darağacına. Bize biraz benzemiyor mu dersiniz?

Moskova’ya yazın vardılar. Bir okula yazılmıştı. Okul açılana kadar Rusça’sını geliştirdi. Kaldığı karargâh-otelde devrimin önde gelen kişilerini tanımak fırsatını buldu.

Ormandaki Ateş

“Biz mi ormana yöneliyorduk, orman mı bizi çekiyordu? Bilmiyorum… ama şunu biliyorum ki, geceleri ormanların şurasında burasında yaktığımız ateşin etrafında halkalanan biz, yani bu üç kendini arayan insan, o gecelerin bir taraftan ruhu saran mistiğine, diğer taraftan fikri yoğuran tartışmalarına çok şeyler borçluyuz.” (S.233)

Eğitim için Moskova’da Udelnaya kampına gitti. Burası orman kenarında bir kamptı. Büyük bir ateşin çevresinde toplanmış 100 kadar gençle dünya siyasetini, emperyalistlere karşı verilen mücadeleyi tartışmaya başladılar. Tartışmalar bittikten sonra melankolik Kazak, Volga, Tatar havaları ortalığı kapladı. Bu sırada ülkede milyonlarca insan açlık çekiyor, ölüyordu. Petrol yoktu.

Dersler botanikle başladı. Ancak öğretmen dersi sınıf kavgası teorisini anlatır gibi anlattı. Yazarı asıl çarpan şey ormanların yeşilliği ve genişliğiydi. Orta Anadolu’nun ağaçsız bozkırları ile buranın yeşil örtüsünü karşılaştırdı. Türklerin ormanı sevmediğini düşündü. Bunu Türklerin hayvan sürüleriyle yaylalarda yaşamasına bağladı. Türkler nasıl ormandan anlamazsa Rusların da bozkırdan, yaylalardan anlamadığını böyle bir kültürleri olmadığını düşündü. Nazım Hikmet ve Vâ-Nû ile ormanda yeni yerler keşfetmekten hoşlanıyorlardı. Bazen gecelerini ormanda geçiriyorlardı. Böyle gecelerde siyasi konuları tartışırlardı. Bu tartışmaların en kavgacı olanı Nazım Hikmet’ti. (Vâ-Nû, Bu Dünyadan Nazım Geçti, Remzi Kitabevi)

Yazdıklarından Nazım Hikmet’le yazarın çok iyi anlaşamadıklarını anlıyoruz. Ancak yine de yazar bu arkadaşı için kötü şeyler söylemedi. Bir şiirini de kitabına aldı:

Sen benim
Esaretim ve hürriyetimsin
Çıplak bir yaz güneşi altında yanan etimsin
Sen memleketimsin

Elâ gözlerinde yeşil hâreler
Büyük mağrur ve muzaffer
Ulaşıldıkça ulaşılmaz olan
Hasretimsin

“Bir gün bir ziyaretimde, bu mısralarını onun mezarı başında ve ona mezar taşı olan büyük bir siyah mermer üzerine oyulmuş hareketli siluetine karşı okurken, istedim ki ruhu beni duysun.

Çünkü ben onun, bu vasiyetinde dile gelen hasretini anlıyor ve ona hak veriyorum… Evet hem büyük bir şairdi, hem büyük insan… Ve bu büyük insana yakıştırılmak istenen suçlar, iftiralar ise ne kadar küçük hırslardır…” (S.242)

Kitabın yarısına geldik. Bunu bu şekilde izedebiyata göndereceğim. İkinci yarısını yazar mıyım yazmaz mıyım bilmiyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 161
Toplam yorum
: 302
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 8809
Kayıt tarihi
: 27.09.09
 
 

Antakya 1955 Doğumluyum. O.D.T.Ü. Mimarlık Fakültesi 1982 Mezunuyum. O zamandan beri firmalarda m..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster