Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ağustos '15

 
Kategori
Mizah
Okunma Sayısı
56
 

Talihsiz Ali ve elde kalan baston

Talihsiz Ali ve elde kalan baston
 

On iki on dört yaşlarındayken elime geçirdiğim bir analog fotoğraf makinesi ile birlikte
İstanbul’a gitmiştim. Güneşin şehri kavurduğu bir yaz gününde, çocuğunu yüzme kursu verilen bir havuza götürmekte olan halamın peşinden dışarı çıktım. Önce metro, ardından dolmuş kullandık. Sonrasında sıcağın da etkisiyle çekilmez olan yolculuğumuza ara vermek 
için orta boy bir parkta, gölge düşen değerli bir banka oturduk. Çocukken aklımı kullandığım, 
bir şeyleri sorguladığım nadir anlardan birine geldi sıra. O sıcakta neden dışarı çıkmıştım ki? 
‘’Mantıklı insanların klimalı ortamlarda bulundukları bir zamanda ne işim var bu cehennemde?’’ Diye kendime kızdım.
 
Halam, yaşımdan daha büyük görünmemin etkisiyle yavrusunu bana emanet edip yakınlarda bir büfe bulmak, su almak için aramızdan ayrıldı. O ayrıldıktan sonra kuzenimle birlikte tam 
karşımızda duran Atatürk heykelini izlemeye koyulduk. Atatürk’ün, elinde iki metre bir 
baston tutarak bakışlarını gökte bir yere sabitlediği, oldukça görkemli bir heykeliydi bu. 
Sıcağın üzerime yüklediği bıkkınlıktan kısa süreliğine kaçabilmek için heykelin  fotoğrafını 
çektim ve kuzenime döndüm: ‘‘Kalk  geç heykelin önüne de seni de çekeyim’’ dedim.
İkisinin birlikte bir iki pozunu aldıktan sonra aklıma bir fikir geldi. Bilirsiniz, ergen zihinlere yaratıcı fikirlerin malum olduğu kıymetli anlar vardır. İleri zekâmın sergilenesi son örneğini 
bulduğum o an da onlardan biriydi. Sıkkın ruh halimden sıyrılıverdim. Düşün adamı olduğum 
kadar eylem adamı olduğumdan, hemen makineyi boynuma astım, kuzene bir el attım. 
Amacım, çocuğu heykele çıkararak Atatürk ile daha samimi pozlarını yakalamaktı. Biraz 
uğraştıktan sonra, çocuğun içindeki Tarzan’ın da yardımıyla başardım. Kısacık boyunun, 
birkaç saniye içinde, iki buçuk metre uzadığını düşünen insancık sağa sola gülücükler saçmaya başladı. Ben ise profesyonel bir fotoğrafçı edasıyla, ciddiyetle mankenime direktifler veriyor, birbiri ardına fotoğraflarımı çekiyordum.’’ Kolunu at. At oğlum... AT kafasına kolunu at. Doğal ol. HEH. Yanağından öp. Aferin. Süpersin aslanım. Şimdi elini öp. HEH.
Bastonu tut. Evet, öyle tut Ali. Şimdi iki elinle kavra. Evveeet. Aferin oğlum. Şimdi bastona sarıl. Asıl oğlum asıl, kaldır bacaklarını.’’
 
Tam iyi bir poz yakaladığımı düşündüğüm sırada arkadan bir çığlık sesiyle sarsıldım. Halam 
elinde 5 litre bir su variliyle koşuyordu ağaçların arasından. İlk düşüncem şu oldu : ‘’Niye 5 
litre?’’ Ardından ‘Niye bağırıyor bu kadın’ diye düşündüm. Tekrar Ali’ye döndüğümde ömrüm boyunca unutamayacağım o özel anı makineyle olmasa bile gözlerimle yakalamayı 
başardım. Ali tam da genç Tarzan’dan beklenecek bir tavırla ‘Annneeeeea’ diye haykırdı, iki 
eliyle sımsıkı kavradığı bastonla beraber heykelden koptuğu o saniyede. Geriye doğru sarsılan bedeni heykelden bir metre uzağa ve kafasının arkasına, tam beyninin üstüne düştü. Halam su varilini savurup çığlıklar atarak koşarken ben şoka girmiştim. Bir yandan kahkahalarla gülüyor bir yandan da çocuğun hayatını kaybetmiş olabileceği gerçeğini hissederek korkunç derecede korkuyorum. Gülmemin sebebi Ali’nin bastonla birlikte heykelden ayrıldığı saniyede, bedeninin aldığı şeklin tartışmasız komik oluşu… Yaptığınız bir hareketin iğrenç olduğunu düşünmenize karşın yine de kendinizi durduramadığınız oldu mu? Bunun gibi bir şeydi orada yaşadığım. Ali yerde hareketsiz durur, halam bir koşu getirdiği su varilini Ali’nin kafasına boşaltırken ben olduğum yerde öylece gülüyordum. İğrençtim değil mi?
 
Ali’nin kafasında çıkan davulu saymazsak, kazayı hafif psikolojik travmalarla atlattık. Heykeli kırarak kamu malına zarar verdiğimizi kavramamız çok sürmedi. Halam ve ben hastanın sağ olduğunu anladıktan sonra bastona yöneldik. Elimize alıp kaygıyla çevirdik bastonu. Önce halam sonra ben sonra tekrar halam evirip çevirip değiş tokuş yaptık Bir ara Ali, doğrulup incelemeye çalıştı ama ona vermedik. 
 
Etrafta kimsenin olmaması şansımızaydı ama hızlı hareket edip bir an önce sonuca varmalıydık. Bastonu yerine takmayı ilk olarak ben öne sürdüm, bu teklifim hemen destek 
buldu. Halam, ‘‘Başımıza bir iş getirir bu, bastonu yerine sokmalıyız’’ dedi. Uzandım, 
denedim ama beceremedim. Boyum bir türlü yetmiyordu. ‘‘Tırmanmak gerek hala. Buradan 
sokamayız.’’ dedim. Bir an için göz göze geldik ve Ali’ye şöyle bir baktık. Hemen vazgeçtik. 
Bu sefer Tarzan rolü bana düşmüştü. Gözümü karartıp kısa sürede tırmanışı gerçekleştirdim. 
Bastonu heykele takıp düşüşünü izledim, bu olay tekrar tekrar defalarca gerçekleşti. Halamın 
büfeden yapıştırıcı almayı teklif etmesinden sonra daha fazla çirkinleşmememiz için azmettim, bastonu yerinde tutturmayı başardım. Aşağıya indim ve koşar adım uzaklaştık.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 111
Kayıt tarihi
: 02.03.13
 
 

Es ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster