Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '14

 
Kategori
Çocuk Sağlığı
Okunma Sayısı
510
 

Tanıya doğru...

Tanıya doğru...
 

("O ölmesin" başlıklı blogun devamıdır)

Her gelen gün bir umut, her doğan güneş o umudun ışığıdır.

Birkaç dakika içinde hastaneye doğru yola koyulduk. Tıpkı dün olduğu gibi iki araç yine peşpeşeydik. Önde biz arkada babam. Mesai başlamadan hastaneye ulaşmak ilk hedefimizdi. Ortalama otoban hızında, fazla da acele etmeden hastaneye ulaştık. Bu sefer yolculuğumuzda canım oğlum ve eşim de bizim arabamızdaydı. Sabahın erken saatlerine rağmen neşe içinde olan oğlum, yine hüzün bulutlarının biraz olsun dağılmasını sağlıyordu.

Hastaneye mesainin başlamasından yaklaşık 1 saat önce ulaşmıştık. Poliklinik katına çıktık, ancak poliklinik katının kapısı henüz açılmamıştı ve bizim gibi erkenden gelen 2-3 hasta ve yakını kapıda bekliyorlardı.

Bizim yüzyüze olduğumuz hastalık ve bu hastalığa yakın kan hastalıkları ile savaşan çocuklarla ilgili ilk saptamam işte bu bekleme aşamasında oluştu. Belki yaşadığımız yörenin de etkisi olacaktı ancak, bu türden kan hastalıklarına yakalanan hematoloji hastalarının çoğunluğunu Suriye vatandaşları ve Arap kökenli Türk vatandaşları oluşturuyordu.

Poliklinik kapısında 2 Suriyeli ve 1 de Arap kökenli Türk vatandaşı vardı. Kapıyı açmak için zorladığımızda da bize yardımcı olmak isteyen hasta yakını da yine Suriyeliydi. Türkçe bilmediği için Arapça ve tarzanca sözlerle elinde tutuğu kağıdı gösteriyor ve altına adımızı soyadımızı yazmamız gerektiğini, bu şekilde de bir muayene sırası oluşturulacağını anlatıyordu.

Dediğini yaptık ve sıralamaya girdik. Muayenenin başlamasını bekleyecektik. Bekleme aşaması uzun olacağından oğlumu merdiven boşluğunda zaptetmek de zor olacaktı. Bu nedenle ekip üyeleri gruplar halinde oğlumu hastane bahçesine indirip en eğlenceli kaçamağı yapacaklardı.

Poliklinik kapısında hasta sayısı zamanla artıyordu. O an sadece kendi hastalığımıza odaklandığımızdan dolayı gelen her hastayı Lösemili olarak kabul ediyorduk. Oysa o kadar çeşitli kan hastalıkları vardı ki, tedavimiz süresince her birini teker teker öğrenecektik. Gelen hasta çocukların ortak noktası, soluk renk, zayıflık ve yorgunluktu. Ama canım oğlum bütün maşallah dilekleriyle olanca hareketliliğini muhafaza ediyordu.

Derken beklenen an geldi. Poliklinik kapısı açıldı. Diğer hastaları takip ederek kat sekreterliğine ulaştılk ve girişimizi yaptırdık. Artık diğer bir bekleme süreci başlayacaktı. Kemik iliği biyopsisini yapacak olan doktorumuzu bekleyecektik ki bu da 1 saat daha gerektiriyordu. Doktorumuz önce servis hastalarını ziyaret edecek ardından polikliniğe gelecekti.

Dün bize verilen talimat gereği oğlumun aç tutulması gerekiyordu. Çünkü kemik iliği biyopsisi, kemik iliği aspirasyonu veya kısaca KİA, anestezi alınarak yapılabilen bir testti. O gün test hakkında pek bilgim yoktu ancak tedavi sürecinde sıkça yapılan bir test olmasından dolayı kısa sürede ayrıntılarını ve çeşitlerini öğrenecektik.

Test kısaca şöyle gerçekleşecekti: Oğluma, damardan, yaşına ve kilosuna uygun anestezi verilecekti. Belden, yani kuyruk sokumuna yakın bir noktadan, omurga kemiğinin birisine girilerek ilik numunesi alınacaktı. Örnek alma işlemi bir iğne ve enjektör yardımı ile yapılacaktı. İşlem esnasında ilik numunesinin yanında omurilik sıvısından da örnek alınacaktı.

Her iki numunede de, mikroskobik ve patolojik inceleme yapılacaktı. İlik numunesinin uygun boyalar ile boyanması sonrası mikroskopta incelenmesi sonucu Kan Kanseri'nin (Lösemi) tipi ve risk grubu ortaya çıkacaktı. Omurilik sıvısından alınan numune (BOS sıvısı) ile de kanserli hücrelerin merkezi sinir sistemine yayılıp yayılmadığı kontrol edilecekti.

Örnek alım aşaması uyutma ve numune alma süreleri dahil en fazla yarım saat sürecekti.

Ve örneklemeyi yapacak olan hocamız polikliniğe geldi. Bizim bir poliklinik sıramız vardı ancak muayenemizi dün yaptığımızdan dolayı bu sıraya uyulmayacak daha fazla beklenilmeden işleme başlanılacaktı.

Doktor bulunduğumuz odaya geldiğinde kan çanağına dönmüş gözler onu karşıladı. Duruma alışkın olan hocamız, sadece minik bir tebessümle, "lütfen sonucu bekleyelim ve sakin olalım" dedi.

O gün o odada oğlumun yanında, tüm tedavisi boyunca asla dağılmayacak olan ailesi vardı. Bu tedavi süreci, yaşadığımız kentle hastane arasında yaklaşık 100 km olan bir mesafede cereyan edecekti. Gerek hastaneye yatışlarımızda gerekse günübirlik tedavilerimizde hiç aksatmadan, kilometrelerce yolu gözardı ederek her seferinde yanımızda olacak bu ekip bizim yegane dayanağımız olan ailemizdi. Burada sırasıyla saymak istiyorum. İstiyorum ki bu ekip kayıtlara geçsin ve bir ailenin ne demek olduğu görülsün.

Eşim (anne), babam (dede), annem (babaanne), kayınvalidem (anneanne), büyük teyze, küçük teyze, hala.

Doktorumuzun bizimle yüzyüze geldiğinde nasıl zor durumda olduğunu tahmin edebiliyorum. Tüm tecrübe ve bilgisine rağmen karşısında küçücük bir çocuğun gözlerindeki mutluluktan yaşam enerjisi alan bir grup vardı.

Bu grubun tek isteği vardı o da oğlumun yaşama umudunun sürmesi...

(Devam edecek)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Birliğiniz, sevginiz ve umudunuzla beraber yavrunuzun şifasını çoğaltacak haberler alın acilen dilerim. selamlar

Cemile Torun 
 18.09.2014 0:20
Cevap :
Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim hanımefendi. Umarım yavrularımız asla böyle bir hastalıkla savaşmak zorunda kalmazlar...  18.09.2014 14:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 599
Kayıt tarihi
: 03.07.14
 
 

Okuduklarınız, bir babanın, toz bile konduramadığı yavrusunun lösemili olduğunu öğrenmesi ile baş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster