Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Nisan '12

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1167
 

Tanrı'nın Kendisiyle İlişkisi

Bu metinde, tasavvuf ehli olmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi Varlık anlayışını felsefe disiplini içinde gerçekleştirerek batılı düşünürler tarafından filozof olarak kabul gören Muhiddini Arabî’nin "La mevcude İllallah" sözü üzerinde durmak; ayrıca  "Enelhak" dediği için öldürülen Hallacı Mansur ile konuya zenginlik katmak istiyorum.

Elbette bu sözlerin içeriğinin tekeli, sadece bu iki tasavvuf ehlinin elinde değildir. Örneğin Anadolu’da İsa'dan hemen sonra daha Hristiyanlık yaygınlaşmadan önce yaşayan Plotinus adında bir filozof, daha o zamanlar ‘Bir’lik, vahdet anlayışını tesis etmeye çalışmıştır. Ayrıca, felsefe tarihi boyunca birçok filozof şu ya da bu şekilde aynı konu üzerine eğilmiştir.

Felsefenin en temel konusu olan ‘Varlık’ problemini daha iyi anlayabilmemiz için, varlığına inanmasak bile, Allah'ın, ( Mutlak Zat – Mutlak Varlık - Tanrı ) orijinal, kopyalanamayan, çoğaltılamayan, her şeyden münezzeh, Mutlak bir Varlık olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Ayrıca Allah’ın, kendi zatının aynısı olan ikinci bir zat yaratmayacağını, bunu yapması halinde, varlık sahasında iki Mutlak Varlık olacağı için izafiyet kapanına düşüleceğini ve varlık âleminde anarşi çıkacağını hesaba katmalıyız.

Hristiyan filozoflarının aksine, İslam filozofları, eşi ve benzeri olmayan bu Mutlak Varlık’ın;  varlığını başka bir Varlığa borçlu olan, dolayısıyla gerçek Varlık olamayan şeyler suretinde tecelli etmesi fikrini kabul etmezler. Çünkü tecelli; Zat’ın başka bir âlemde belirmesi, başka bir âleme yansıması, suret olarak görünmesi, kendi orijinal varlığının kopyası olarak zuhur etmesi demektir.

Buna karşın Plotinus, Südur kavramını ortaya atar. Südurun tecelliden farkı ise şudur: südur; bereket, bereketin taşması, yayılması, varlığın kendisini açması anlamlarını içerir. Yani tecelliye göre çok farklı halleri ifade eder.

Tecelli ve sudur kavramları arasında ortaya çıkan çelişkiyi sudurun lehine çevirerek aşmak için şöyle bir yol izleyebiliriz.

           Mutlak varlık kendi iradesiyle kendi içine kapalı olarak varlığını sürdürürken, yine kendi iradesiyle, kendi özünü oluşturan sonsuz bereketin sudur etmesini istedi.

            Onun özünden sudur eden bu bereket, O’nun açığa çıkan manası, bu mananın suduru ise yine O’nun açığa çıkan zihni oldu. Bu noktada, taşanla birikenin Bir’liğine şahit oluyoruz.

Biz fani olan şeylere gelince, bizim ruhumuzun, zihnimizin, düşüncelerimizin, düşüncelerimizi oluşturan anlamların, kavramların varlık nedeni; Mutlak Varlıktan taşan ve manevi olan her şeyin kaynağı olan mutlak varlığın manasıdır.

            Öbür taraftan; zamanın, mekânın, hareketin, olayların, eşyanın varlık nedeni, Mutlak Zihinden taşan ve sonsuzun sonsuzla ilişkisini içeren mutlak bir düşüncenin kurgusu. Buna karşılık; anlam olsun, madde olsun her şey birbirine göre izafi. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, ruh bedene, madde enerjiye, insan taşa, akıl akıla ve diğer her şey, birbirlerine indirgenemeyen izafi şeyler.

          Bütün bunlar; Varlık, kendini kendisine açtığı, kendi kendisini temaşa ettiği için oluyor. Varlık bu murada son verdiği zaman,  temaşa sona erecek ve her şey, daha önce olduğu gibi kendi özünde gizlenecek. Ama ‘O’ yine de mutlak bir saydamlıkta kendini bilecek ve kendinin bilincinde olacak. Tabi bütün bunlar “Ol” dediği anda olup bitecek. Buradan da anlaşılacağı üzere Varlığın, her koşulda kendisinin Bir ve Bir’lik olma özelliğini korumaya muktedir bir Varlık olduğu ortaya çıkıyor.

         Şahsım adına ifade etmem gerekirse bu noktada işin püf noktasının şu olduğunu düşünüyorum: bizim düşüncelerimiz,  zihnimizde oradan oraya uçuşan anlam ve nesnelerden yararlanarak kurduğumuz bir kurmacadan ibaret. Ancak aklımızı, zekamızı, mantığımızı ne kadar kullanırsak kullanalım bir araya getirip Bir’leştiremediğimiz ve son noktayı koyamadığımız bir kurgu bu. Buna karşın bizi biriktiren asıl kaynak, mutlak bir saydamlıkla kendini biliyor, düşünüyor ve seyrediyor.

      Biz ise, bütün bu olup biteni hayretler içerisinde seyrederken, kendini kendisine açan Varlığın kendisine yabancılaştığını, Bir’liğimizin bozulup çoğaldığını düşünüyor, bizim ve O’nun Bir ve aynı şey olduğunu unutup, her şeyi bir şey; hatta ‘ben’i ben’ sanıyoruz. 

Artık, Muhiddini Arabî’nin ve Hallacı Mansur’un Mutlak Varlığı nasıl kavradığını anlamaya çalışabiliriz. Hallacı Mansur, “enelhak” derken; ben Hakkın zihninde eridim, hakikate erdim, hakikat oldum, hakiki Varlık oldum demek istiyor. Muhiddini Arabî ise, “La mevcude İllallah” dediğinde, yalnızca Mutlak ‘Bir’ vardır, izafi olanlar ise yoktur diyor.

Ancak bu noktaya geldiğimiz zaman karşımıza şöyle bir sorun çıktığını görüyoruz. Eğer, Mutlağa göre izafi olan şeyler, Mutlak Varlığın, anlamından ve düşüncelerinden başka bir şey olmadıkları için yok mertebesindedirler dersek - ki kanaatim, Muhiddini Arabî’nin bunu kastettiği yönündedir - herhangi bir sorun olmaz. Fakat izafi olanların tümünü - mutlak olarak - yok sayarsak, hakiki varlığın içini boşaltmış, O’nu eksiltmiş oluruz.

O zaman bize makul gelen birinci şık için şöyle bir açıklama yapabiliriz. Hafızaya ihtiyacı olmayan ama hiçbir şeyi unutmayan, zihni faaliyetini durdurup düşünmeyebilen, düşünmediği halde kendi varlığının bilincinde olan, her şeyi bilen, her şeye vakıf olan, sonsuz geçmişi ve sonsuz geleceği Mutlak bir şimdiki zamanda yaşayan Varlık, kendi içine kapandığı anda,  zihnindeki düşünceye malzeme olan her şey, hem var, hem de yok demektir.

Başka bir deyişle, her şeye sahip olan Varlığın mülkünde ona ait sonsuz sayıdaki şeyin içinde bir şey olarak, anlamdan yoksun, isimsiz, sıfatsız, zamansız, mekânsız, hareketsiz, kalmak suretiyle, bizi biz yapan her şeyden sıyrıldıktan sonra, çokluktan kurtulup tıpkı O’nun gibi tek oluruz. Böylece hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, ‘Bir’ ve ‘Tek’ olan Varlığın, bereketi tükenmeyen özünde varlığımızı sürdürürken, bir anda olup bitse bile, Bir’in sonsuza, sonsuzun Bir’e dönmesini ‘O’nun gördüğü gibi görürüz.

Kaynakça: Plotinus’un Aşk Kuramı. Zerrin Kurtoğlu.Gündoğan Yayınları. Birinci basım: Nisan 1992

 

Ersin Kabaoglu, NAZLIyaz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Konuya derinlemesine dalmayacağım çünkü bu konuları seninle koşmuştuk,o zamanlar fark edemediğim ve şimdi senin yazınla fark ettiği “hafızaya ihtiyacı olmayan,ama hiçbir şeyi unutmayan” İnsan oğlu unuttuğu her şeyi aslın da hiç unutmuyor,Allahın ruhundan aldığı özellikleri bir süre sonra sahiplenerek kendini tanrı atfetmeye başlıyor.Aslı ve gölgesi birbirine karışıyor.Kendini tanrı atfeden insan yaşadığı acizliklerle zaman zaman teslimiyet gösterse de,hafızasında Rabbinin Rabliğini kabul ettiği güne geri dönüp oradaki teslimiyeti gösteremiyor.Aynaya her baktığın da kendini görmeye devam ediyor.Diğer taraftan kurandaki zaman ve mekan kavramı üzerine düşündüğümüz de eş süremli(senkronik)bir zaman algısı yani “şimdiyi”şimdiki zamana bağlayarak geçmişi şuana taşına bilen bir şimdi olarak eş süremli ve asla geri getiremiyecek bir zaman yoktur olgusu söz konusudur.Bu senkronize zaman dilimi içerisinde dolanıp duran insan oğlu zaman zaman,hafızasında Rabbiyle karşılaştığı anı yakalasa da tam bir bağ kuramadığı için de inkişafını gerçekleştirememiştir. Hallacı Mansur hazretlerinin yakaladığı nokta burasıydı bence,o aynaya baktığın da kendini değil Eslet te Rabliğini kabul ettiği Allah’ı gördü ve “Enel Hak” dedi.Yani izafi olanın izafi olmayan Mutlak Varlık sahibine Allah’a bağlanması,meyletmesi,onunla yakınlık kurması,katıp karşıması.Ruhundan üflediği insan oğlunun isimsiz,sıfatsız,zamansız ve mekansız üzerine giydiği her şeyden sıyrılarak Varlığın içinde yok olmasıdır.Yakaladığı insiyakın kuvvetle,İnkişaf etmesidir, bağlılığımız noktasın da biriktirdiklerimiz ki bu tesimiyeti de getirir-Enel Hak dediğimiz de”La Mevcudi İllA’ALLAH “ taşanla birikenin birlik noktası ……..Bağlılığımız olmadığı nokta da Enel Hak dediğimiz de Varlıkdan varlığımızı soyutluyarak ;sen sensin ben de benim der gibi……. Figan kim came-i ömrüm kaba-yı hayret olmışdur Gariban-ı hayatım çak-i dest-i firkat olmışdur Yani;Ömrümün elbisesi,hayret cübbesi haline geldiği ve hayatımın yakası ayrılık eliyle

NAZLIyaz 
 10.04.2012 22:13
Cevap :
Canım benim, sana ne diyebilirim ki. Allahı farklı yollardan anlamaya çalışıyoruz, umarım bize yardım etmeye devam eder. Sevgiler, selamlar. Ali Nail.  15.04.2012 22:55
 

Sevgili abim,yazını DNA molüküler yapısının helezonlar çizerek birbirine dönemesi ve bu ilahi raksta kendini tamamlaması şeklinde algılıyarak okudum ki müthiş bi lezzet aldığımı söylemeliyim.Bütün sır nerde biliyormusun abim”Sonra onu düzenli bir şekle sokup,içine kendi ruhundan üfürdü(secde:9)”Allah’ın insan’a kendi ruhundan üflemesin de diye düşünüyorum. Allah’ın yaratmış olduğu kainatın özünü temsil eden “Anasır-ı Erba”dan müteşekkil olanve Allahın kendi ruhundan üflemesi ile tamamlanan “ins”tir.Allah’ın ins’e kendi ruhundan üflemesi”Varlığı ve birliği Mutlak olanın, kendi zat ve sıfatlarından yarattıklarına kaldırabilecekleri ölçüde vermesi demektir.Tasavvufta seyri sulük olarak adlandırılan bu süreç çeşitli aşamalardan geçerek ve bir mürşid-i kamil edinerek Allah’a ulaşma noktasıdır.Allah yarattıklarına kendi ruhundan üflemiştir,yani kendin de olan zat ve sıfatların üfleme,nefes ritüeli ki bunun zuhur ediş şeklini bilemiyoruz mutlak varlığında olan ve adına Esma-ül Hüsna dediğimiz;Semi’dir gece karanlığın da kara taşın üzerin de gezen kara karıncanın ayak seslerini duyan,Basir’dir gece karanlığın da karataşın üzerin de gezen karıncayı gören,Vedud’dur yarattıklarını hiçbir şekil de ayırd etmeden seven,Rezzak’dır yarattıklarına hiçbir ayrım da bulunmadan rızık veren…gibi özelliklerini sıraladığımız da insanda da bu zat ve sıfatların zerrecikler halinde bulunduğunu görmekteyiz. “insan”sözlük anlamı olarak çeşitli kaynaklar da;akıl ve şuur olarak diğer varlıklardan ayrılan anlamındadır, bazı kaynaklar da ise Cenabı Hakkın en mükerrem yarattığı mahluk olup Rabbani nimetleri unutkanlığı dolayısıyla İNSAN denilmiştir.Bezm-i Eleste “Ben sizin Rabbiniz değimliyim”sorusunun muhatabı olan insandır ve ilk olarak peygamberimiz (s.a.v)”Evet sen bizim Rabbimizsin”diyerek Teslimiyetle mukabelede bulunarak ve kelebek etkisi yaratmıştır. Daha sonra her şeyi unutarak yeryüzüne indirilmiş olan insan oğlu yaşam sürecine başlatılmıştı. Konuya derinlemesine dalmayacağım çünkü bu

NAZLIyaz 
 10.04.2012 17:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 150
Toplam yorum
: 1207
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 762
Kayıt tarihi
: 13.09.06
 
 

1956 yılında doğmuşum. Tanrı Bilimi Eğitimi aldım. 78 kuşağından olmanın verdiği şevkle olsa gerek;..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster