Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '10

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
24217
 

Tanrılar Okulu

Tanrılar Okulu
 

Tanrılar Okulu - Stefano Ella D'Anna 2010, Sinedie Yayınları, 474 Sayfa


Tanrılar Okulu, okuyucuyu saran ve içine çeken sıcak ve samimi bir anlatım yerine, batılı bir iş adamı ya da akademisyenin yazdığı izlenimini veren ve bana göre sürükleyici olmayan bir kitap. Kısmen veya tamamen yazardan ve/veya çeviriden kaynaklanmış olabileceğini düşündüğüm mekanik anlatım tarzı, en baştan kendimi olayların akışına vermemi büyük ölçüde engelledi diyebilirim.

Diğer taraftan kitabın ana karakterlerinden "Dreamer", aslında çekirdek tez "düş" ile yakından ilgili bir isme sahip ve "düşleyen" anlamına geliyor. Ancak nedense kitabın neredeyse üçte biri bittikten sonra çeviri yapılıyor. İngilizce bilmeyen bir okuyucu, dreamer ile düşleyen arasındaki bağı kuramadığı için, kitabın kurgusunda önemli bir yere sahip olan kişinin adının, kitabın felsefesiyle ilintisini daha baştan ıskalamak durumunda kalıyor.

Olayları birinci ağızdan anlatan roman kahramanı ne kadar zayıf, korkak ve kırılgansa, zaman zaman pat diye ortaya çıkan ikinci önemli kişi olan Dreamer o denli kendinden emin ve kabalığa varan düzeyde sert ve küstah bir kişilik sergiliyor. Bu da bana göre okuyucunun kendisini kitap kahramanıyla özdeşleştirmesini zorlaştırıyor. Diğer bir anlatımla, kendinizi kitaptaki kurgusal olayları yaşıyor hissetmediğinizden, bu kişi “bir başkası” oluyor ve onun yaşamını gittikçe azalan bir ilgiyle okuyorsunuz. Doğal olarak, özdeşleşemediğiniz ve yukarıdaki olumsuz kişilik özelliklerine sahip birincil ve ya ikincil roman karakterinin ağzından çıkan sözler, ne denli bilgelik yüklü olursa olsun, sizde bu etkiyi yapmaktan oldukça uzak kalıyor.

Kitaba gizemli bir hava katabilmek kaygısıyla genellikle sembolik bir anlatım yeğlenmiş olması, ayrıca sıradan sayılabilecek, bazen de yinelenen bazı kavramlara (neredeyse zorla) anlam yüklenmeye çalışılması, zaman zaman antik çağ felsefesi, dinler ve doğu düşüncelerinin karması havasında olan düşüncelerin özüne inmenize engel olabilecek anlam karmaşasına yol açabiliyor.

Ancak yazar, bir felsefi öğreti gibi sunduğu romanında, şuan faaliyette olan ve yönetiminde bulunduğu okulun (European School of Economics) tanıtımını yapmayı başarmış görünüyor.

Bu arada bir tek cümleden (Düş var olan en gerçek şeydir!) 474 sayfalık koca bir kitap yazmanın bir yazar için başlı başına emek ve zeka isteyen bir çalışma olduğunu vurgulamakta yarar var.

Özetle, batılı bir akademisyen ve hatta bir işadamının ders notlarından derlenen bir roman havası olan ve beni içine çekemeyen, hatta üzülerek söylemek gerekirse bitirmekte zorlandığım, yer yer sıkıldığım ve belki de bu yüzden hak ettiği şekilde okuyamadığım bir kitap oldu Tanrılar Okulu.

Konusu:

Kitabın kahramanı, Dreamer (Düşleyen) tarafından 9. yüzyılda İrlandalı bir keşiş-savaşçı-filozof olan Lupelius tarafından yazılmış olan Tanrılar Okulu adını taşıyan el yazmasını bulmakla görevlendirilir ve olaylar başlar.

Bu kitaptan bazı alıntıları bir fikir vermesi için aşağıda yayınlıyorum:

...

 

www.theschoolforgods.com

www.eselondon.ac.uk

“Düş var olan en gerçek şeydir.”

“Bir gün, artık çalışması gerekmeyen, düşlemeyi bilen bir toplum olacak; sevgi dolu, düşlemeye yetecek kadar zengin ve düşlediği için ebediyen zengin kalacak bir insanlık.”

“Her insan yeniden doğmadan önce mutlaka ölmelidir. “Ölmek” hüzünlerin yönettiği kaba saba bir dünyadan yok olmak ve daha üst düzeyde ortaya çıkmaktır.”

“Tüm olasılıklar şimdinin içinde bulunur.”

“Ben” içinde taşıdığın ayrılıktır; “ben” senin yalanlar ordundur. Kendi “küçük ben”lerinden bini her söyleyişinde yalan söylüyorsun.

Ancak kim olduğunu biliyorsan “ben” diyebilirsin. Yaşamının efendisiysen ve bir iraden varsa.

Kendini gözle. Kim olduğunu bul!

“…dünya senin onu düşlediğin gibidir.”

“Bir tek düş gerçektir.”

Visibilia ex Invisibilibus

Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey, her görünen bir görünmeyenden gelir.

“Kendini içinde bağışlamak, yaşayan bir insanın yapması gereken asıl işidir.”

“Bağımlı olmak, kişinin kendisine inanmayı bıraktığının ve düşlemekten vazgeçtiğinin bir göstergesidir.”

“Dünyanın bütün kitapları, varlığın tek bir atomunda saklıdır.”

Sevgi sözcüğünün gerçek anlamını, Latince karşılığı olan a-mors, yani “ölümün olmaması veya ölümsüzlük” etimolojisinde bulabiliriz.

Ölümsüz şehir Roma’nın adı da “amor” sözcüğünün tersten yazılmış biçimiydi ve bu bir rastlantı değildi. Roma’ya kurucusunun ona verdiği adın içine mühürlenerek “ölümsüz” yazgısı kazınmıştı.

“Beden, ruhun ete bürünmüş halidir. Ruh ne kadar ölümsüzse, beden de o kadar ölümsüzdür.”

“Kişi başına gelen durumlara karşı tavrını değiştirdiğinde, başına gelecek olayların doğası da zamanla değişecektir.”

Lupelius’un felsefesine göre, bizim varoluş durumlarımız uygun olayları kendisine çeker ve bu olaylar, bizim içinde bulunduğumuz aynı durumları yeniden yaşamamıza neden olur.

İster bilinçli, ister bilinçsiz olsun, kişinin başına dışarıdan gelen hiçbir olay onun rızası olmadan gerçekleşmez. Hiçbir şey insan düşüncelerinin içinden geçmeden oluşamaz. İşte bu yüzden düşünce en büyük güçtür. Lupelius

Varoluş bizim icadımızdır ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Lupelius

Geleceği bilen Delphi tanrısı Apollon Yunan uygarlığının birleştirici bir simgesiydi.

Delphi’ye geleceği üstüne Tanrı’ya soru sormaya gelen bir hac yolcusu, kehanet için yapılmış bu tapınağın girişindeki alınlığa kazılmış “Kendini bil” sözüyle karşılaşırdı.

(Yunanlılar) o dönemde, dünyanın tüm felsefelerini temellerinden sarsan bir ikilemle önceden belirleniş ve kaçınılmaz bir gelecek bildiren ölümlü kaderini mi, yoksa homo faber, yani insanın kendi kaderinin mimar olduğu inancını mı izlemeli sorusu karşısında kararsız kalmışlardı

Kendini bil.

Kendisini, varlığını, kendi düşüncelerini, önyargılarını ve duygularını bilen kişi, geleceğini de bilmektedir, çünkü düşündüğümüz her şey yaşadığımız dünyayla bağlantılıdır; ruh durumumuz kendi kaderimizdir.

“Her şey burada ve andadır! Her insanın yaşamında, geçmiş ve gelecek daima birlikte hareket etmektedir.”

Geçmiş ve gelecek, birbirinden ayrı değil, iç içe geçmiş dünyalardı, ayrılmaları olanaksızdı. İşte tek gerçek buydu.

Tek çözüm de “kendini içinde bağışlamaktı”. “Kendini bağışlamak” bir zaman makinesiydi…sıradan bir akılda çoktan silinip gitmiş olan geçmişe ve henüz bilinmeyen geleceğe yolculuk etmemizi sağlayan bir makine.

Geçmiş ve geleceğin bu an içine sıkıştırıldığı “dikey zaman” ve “zaman beden” kavramları…

Bir kişi “kendini gözlemleyebilirse” geçmişindeki her şeyi düzeltebilir.

Kendini gözleme, düşleme sanatının sadece ilk adımıdır.

“Ölüm bir hatadır. Ve doğaya aykırıdır.”

Oluş Okulu. Dönüşüm Okulu. Tanrılar Okulu… Fikirlerin, inanışların ve en önemlisi ölümün kaçınılmaz olduğu düşüncesinin alt üst edileceği yer.

Bir insanın Oluş’u, durumlar ve yaşamındaki olaylardan meydana gelir. Bu sebeple hayatımız, birbirine paralel iki hat üzerinde ilerler, birincisi olaylar (…) bize doğru akan ve birbiri ardına oluşan şartlar, diğeri ise ruh halimizi ve duygularımızı tetikleyen iç dünyamızda, çoğunlukla bilinçsiz bir şekilde yükselen “durumlar”dır.

Eski Yunanlılara göre, kişinin içsel durumları ile dışındaki olaylar arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardı. Bir insanın kaderinin, insanın iç dünyasının, Oluş’unun yansıttığı bir görüntü olduğuna içten inanıyordu.

(…) yaşamında oluşan olayların türü ve dolayısıyla yaşamın kalitesi, düşüncelerin niteliğine ve yaradılış durumlarına bağlıdır. Dolayısı ile yaşam olaylardan oluştuğu kadar, hatta çok daha fazlasıyla, ruhsal durumlardan oluşmuştur.

Homeros öncesi çağda bilge yalnızca engin deneyimleri ve bilgi zenginliği olan biri değildi, aynı zamanda bilinmeyeni açıklayan ve geleceği de bilen kişiydi. Yunanlılara göre (…) bilinmeyeni söylemek, gerçek bilgi ve aynı zamanda da sanattı.

Kişinin kendi içine bakması, dünyayı tanımasının anahtarıdır, bu durum aynı zamanda onu olayları anlamaya ve öngörüye götüren yoldur.

Kişinin duygusal durumları, aslında görünür hale geçmek ve kişinin başına gelmek için fırsat kollayan olaylardır.

Zaman olayları durumlardan ayırır ve onların kimliğini gizler. (…) tam unuttuğumuz, onları ürettiğimizi anımsamadığımız bir anda olayları görünür hale getirir.

(…) başımıza bir olay geldiğinde içine düştüğümüz psikolojik durumun bunun sonucunda ortaya çıktığını düşünürüz. (…) Oluş durumumuzu dışımızda gerçekleşen olaylarla haklı çıkartırız. Oysa gerçekte, (…) dışımızda gerçekleşen olayları belirleyen (…) bizim oluş durumumuzdur.

Mea culpa – Suç benim. (“Benim hatam” daha doğru bir çeviri olurdu).

İnsanın dışarıdan alması gereken hiçbir şey yoktur; ne yiyecek, ne bilgi, ne de mutluluk. Kendisi dışında herhangi bir şeye bağımlı olmamak, onun doğuştan gelen hakkıdır. İnsan aklı, iradesi ve ışığıyla kendi içinden beslenebilir.

Lupelius ile onun savaşçı keşişlerinden biri olan Amanzio arasında geçen bir diyalogdan:

Lupelius: Siz yaşamı ve dış dünyayı Tanrınız yaptınız. Oysa yaşam gerçek değil, sizin kaynağa dönmeniz ve neyin gerçek olduğunu bulmanız için “düş”e hizmet eden bir araçtır. Dışımızda “düş” tarafından yönetilmeyen hiçbir şey yoktur.

(…)

Amanzio: Ya annemle babam?

Lupelius: Onlar da senin yarattığın kişiler, senin dışında, senden önce olan hiçbir şey yoktur!

Amanzio: Ama öyleyse…insan…Tanrı mı?

Lupelius:Hayır!... Çok daha fazlası!...Kendisine hizmet eden bir Tanrısı var.

(…)

Ve Tanrı, her istediğini yerine getirecektir; sınırsızca…Tanrı iyi bir hizmetkardır, ama iyi bir efendi değildir…Tanrı hizmet etmeyi sever, sevmeyi sever…Tanrı tüm teslimiyetiyle senin hizmetindedir…Tanrı vardır; çünkü “sen” varsın… Tanrı senin devinmekte olan iradendir.

Amanzio: Anlamıyorum

Lupelius: İnsan aklı anlayamaz…yalnızca yalan söyleyebilir. Akıl yalan söyler. Yalan söylemeyen akıl kendini yok eder ve varlığın bütünlüğüne yer açar.

Beden savaş alanıdır.

Düşlerin, yeryüzü cennetindeki krallığını ilan etmen için bütün güçlere, ilkelere ve kurallara sahiptir. “Kendini yenmek” kadar kutsal bir savaş yoktur; kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur.

Lupelius’a göre özellikle uykuda ortaya çıkan yetersiz solumanın bir sonucu olarak organizmamızdaki bazı yaşamsal kısımlar oksijen eksikliği çekiyor ve yetersiz besleniyordu. Bir insanın nefesi genişledikçe kendi gerçekliği de zenginleşir. Amacın kişisel yazgını değiştirmekse, nefesin üstünde çalış, solunuma yeterince zaman ayır.

Uyumak ölmektir.

Kişi, oruç tutma ve solunum gibi teknikleri kullanarak, yeni bir vizyon, yeni fikirler ve koyacağı olağanüstü çabaları sonucunda çevresindeki gerçekliği değiştirebilir; kendisini eksik, çelişik ve ölümlü bir varlıktan, bütünleşmiş, uyumlu ve ölümsüz bir bireye çevirebilir.

Otium: Hiçbir şey yapmama sanatı. Dış gerçeklerden kendini ayırıp eylemsizlik halinde içe yönelme.

Makedon savaşçılar azla yetinmek üzere eğitilmişlerdi. Çıplak toprak üzerinde uyurlardı; en çetin mücadelelerde enerjilerini son damlasına kadar tükettiklerinde bile sadece bir avuç zeytin yerlerdi.

Lupelius el yazmasında: “Yiyecek, uyku, seks, hastalık, yaşlılık ve ölüm zihinsel kötü alışkanlıklardır. Boş inanış ve yanılsamalardır. Kişi bunlardan kurtulmalıdır.” diyordu.

Daha az ye, daha çok düşle. Daha az uyu, daha çok nefes al. Daha az öl ve ebediyen yaşa.

Bir insanın yaşamı düşlerinin gölgesidir.

Herkes kararlılıkla inandığı şeyin (…) gerçekleştiğini görmüştür. İnsan daima yaratır. Karşısına çıkan engeller ise insanın kendi sınırlarının, çelişen fikirlerinin ve zayıflığının maddeye dönüşmesidir.

Hastalık, yaşlılık, ölüm, insanlığın binlerce yıldır tapındığı tanrılardır.

Narcissos’un masalı, dünyanın bir kurbanı olan insanın metaforudur.

(…) genel inanışın aksine, Narcissos kendisine değil, bir yansıma olduğunu fark etmediği sudaki görüntüsüne aşık oldu.

Dünyanın bir yansıman olduğunun farkına vardığında, ondan özgür olursun.

En büyük devrim, tüm girişimlerin en büyüğü, hatta tek ve en anlamlı olanı kendini değiştirmektir.

Dışınızdaki dünyanın koşulları sizi mutsuz edemez, ama sizin mutsuzluğunuz dünyadaki tüm sefaletin kaynağını yaratır. Yoksulluk aklın bir hastalığıdır.

Beden oluşu sergiler.

Beden var oluştur…oluşun göze görünür halidir.

Dışımızdaki bir tanrısallığa iman etmek, bedenimizin ötresinde bir varlık olduğu düşüncesi, dünyadaki en yaygın ve boş inanıştır ve insanlığın en büyük katillerinden biridir.

Benim dünya anlayışımı dayandırdığım teknolojik sütunlar, şüphesiz gücü bakımından diğerlerinden farklı saydığım, Muhammed’in, İskender’in, Sokrates ve Lao Tzu’nun, Churchill ve Napolyon’un inançlarıydı.

Ambrosia : (Eski Yunan) Tanrıların yiyeceği

“Ekonomi olarak adlandırdığın şey, aslında zengin ülkelerde bile bir hayatta kalma mücadelesinden başka bir şey değildir. Ne var ki, artık kabul edilemeyecek bedeller karşılığında ayakta tutulmaktadır.”

“İnsanlığın en önemli görevi, düşleme sanatını öğrenerek ve bundan yararlanarak kendini aşmaktır. Bu nedenle de beslenme gereksinimi ve gerekliliği, mutlak en aza indirilmek zorundadır.”

“Herkese göre nesnel, durağan ve aynı olan bir dünya yoktur…Dünya senin onu düşlediğin gibidir… Olumsuz ve yıkıcı görünen şeyler de senin hayalindeki bir çatışmanın sana geri yansımasıdır.”

“Dünya böyle, çünkü sen böylesin.”

“Hareket halindeki bir cismin karşılaştığı gibi, bir kişinin yaşamında hissettiği her dürtü, aynı güçte ama zıt yönde etki gösteren bir kuvvetle karşılanır. Antagonist Yasası: “Herşey, en basitten en karmaşığa, bir insandan bir uygarlığa kadar, gelişme yolundaki her organizma, ‘görünüşte’ zıt bir güçle, kuvvet ve kapasite bakımından, kendi projesine eşdeğer bir düşman gücüyle karşılaşır.

Antagonistin maskesinin ardında, yani onun düşman görüntüsünün arkasında, bizim en iyi yandaşımızın yüzü saklıdır. İnsanın inandığının aksine, hiç kimsenin karşısına kendisinden büyük, daha üstün bir güç çıkmaz. Antagonist asla bizden büyük değildir.

Yeryüzünde kimse seni düşmanından daha çok sevemez. Düşmanını sev!”

“Kimi dinler gibi, yüzyıllar geçtikçe kiliseler arasındaki bölünmelerle zayıflayan Hıristiyan inancı da gerçeğin değişmez olmadığını ve sabit kalamayacağını unutmuştu.”

“Dünyada kimse seni Antagonistten daha çok sevemez. Çünkü sen onun var oluş nedenisin.”

“Antagonist sensin!”

“Antagonistin saldırısı ne denli acımasız, aşağılaması ne denli ağır olursa, bzim ilerleme fırsatımız da o denli büyük olur.”

“İnsan düşleme sanatı sayesinde, ıstırap çekmeye ve ölüme son verebilir.”

“Bir gün bahçede yürürken bir dikene basacak olursanız, teşekkür etmeyi sakın unutmayın.”

“Hiç kimsenin kendinden büyük bir amacı olamaz.

Sıradan bir insan küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası sahilde bir villa düşleyebilir, ama Versailles (Versay) Sarayını ancak bir kral düşleyebilir.”

Kurban daima suçludur.

“Yahudi soykırımının antagonist bakış açısı: Yahudi dini, felsefesi ve yaşam tarzı ve o insanların çalışma şekli, ağırlıklı olarak hep ayrılıkçı bir dünya görüşüne dayanıyordu. Bir tarafta Yahudiler öte yanda diğerleri vardı.

(…) İbranice “kutsal” sözcüğü etimolojik olarak “ayrı” anlamına geliyor. Yahudiler kendi din anlayışlarına göre dünyayı ikiye böldüler: kutsal olanlar (kendi inançlarındakiler) ile diğerleri, yani dinsiz ve murdar olanlar. Öyleyse; bizim bütünleşmekteki eksikliğimiz, dış dünyada canavarları yaratmaktadır. Bölünmüşlüğümüz ise karşılaştığımız şiddeti yaratır. Antagonist biziz.”

“Daha fazlasına “sahip olmak” ve “daha fazla olmak” için sahip olduğumuz ve bizi biz yapan her şeyden vazgeçmek gerekir.”

“Eğer bedenini titreşimini yükseltirsen, tüm dünya sıkıntının, bölünmüşlüğün, savaşın kaybolduğu ve sadece uyumun, güzelliğin ve gerçeğin var olduğu bir frekansa ulaşacaktır.”

“(…) burada ve şimdide yaşamak, insanın yegane doğal, cesur ve ölümsüz halidir.

İnsan sadece “Şimdi”de ölümsüz olabilir ve Şimdi sonsuzdur.

Tüm olasılıklar Şimdi’nin içinde saklıdır.”

“(Bilgiyi) kimse sana veremez, o sadece anımsanabilir.”

“İnsan anladığı ile sınırlıdır.” Bir kişinin gelişmişlik ölçütü onun anlama düzeyidir.

“(…) adım adım gerileyen kilise (…) kendini putlaştırarak özünü inkar etti. Çelişki içinde “Hıristiyan” olduğuna inanmaya ve kendini bu şekilde adlandırmaya devam ederken, tapınan, batıl inançlı ve hatta kendi icadı olan Engizisyon mahkemelerinin uygulamaları ve haçlı seferleri sonucu sabıkalı bir kurum haline geldi.”

“İnsanın sadece iki duygusu vardır…korku ve sevgi. Bunlar kendi içinde birbirine zıt şeyler değildir…Sadece oluşun farklı düzeylerindeki aynı gerçekliktir. Korku çürümüş sevgi, sevgi yücelmiş korkudur.”

“Korku, içindeki ölümdür. Kahraman, korkusuz ya da içsel ölümü olmayan bir adamdır. Kahraman sözcüğü; hero, eros, amore, a-mors’dan gelir ve hepsi ölümsüzlük demektir. İçinde ölüm olmayan kişi, dışarıda onunla karşılaşamaz.”

“Hastalık diye bir şey yoktur. Beden asla hastalanmaz. Sadece oluşta neyin eksik olduğunu gösteren sinyaller gönderip belirtiler üretebilir. Hastalıklar yoktur, yalnızca iyileşmeler vardır.”

“Tüm iyileşme korkudan kurtulmaktır.”

“(…) altıncı his sezgi, yedinci his “düş” bulunur.”

Dreamer’ın yanında ekonomi ve iş yaşamı, şiirsel bir bütünlüğün içinden geçerek evrensel bir sanata dönüştü.

“Bin yıldan bu yana süregelen bilgeliğe dayalı gelenekler, insanoğlunun önüne geçilmez bir biçimde eğilim gösterdiği kemikleşmeye ve tekrarlamacı yaklaşıma karşı durabilecek her türlü “hileyi” icat ederek, nesilden nesile aktardı. Mekke yönüne dönerek günde beş kez kılınan namazlar, İslami takvimde dokuzuncu ay olan Ramazan’da İslami “oruç tutma” geleneği ve tüm dini geleneklerdeki mevcut ritüellerin hepsi, bu “mekanikliğe takılan çelmeler” olarak tanımlanabilir. Bunların işlevleri, rutinin kesintiye uğratılması yoluyla, insanları en kötü alışkanlıklarının kulvarını değiştirerek, artık uyku haline geçen gizli bir aklı beslemektir.”

“Kendinle dalga geçmeyi dene. Bu her türlü takıntıya ve kendini özdeşleştirmeye karşı güçlü bir panzehirdir.”

“Kişinin kendini yenmesi”, olumsuz duygularımızın bizi yönetmesine ve boyunduruk altına almasına kesinlikle izin vermemek demektir. Düşüncelerimizin yıkıcılığını alt etmek ve kendimizi baltalamaya göz yummamaktır. Tüm sınırlarımızı aşmak, Varlığımızı kaplayan gölgelerin, şüphelerin ve korkuların koyduğu her engeli devirmek demektir.

“Kişinin kendini yenmesi”, bütünlüğe doğru gidilen yolda, iradeyi gömülü olduğu yerden çıkartmak, met cezirlere karşı yüzmek demektir. Yaşamda yapılacak başka şey yok! İnsanın yaşamında maruz kaldığı sınavlar, işindeki sorumluluklar ve yolculuğunda önüne çıkan tüm zorluklar, içinde taşıdığı o gürültülü kalabalığı yatıştırmasını ve kendisini ruhunun sadeliğine ve Oluş birliğine doğru taşıyacak fırsatları temsil ederler.

“Kişinin kendini yenmesi”, içine sızmaya çalışan en küçük bir olumsuzluk ifadesine bile geçit vermemek, içindeki hiçbir alçalmaya veya hüzün kırıntısına, ne kadar olumsuzluk olursa olsun, engel olmaktır.

“Beklenilmeyen, hep uzun bir hazırlık dönemine gereksinim duyar.”

Her şeyin merkezinde olmak isteme ve “skandal yaratma” arzusu, kibir ve benmerkezcilik kadar açık seçik bir şekilde görünür oldu. Bunlar, birçok kişinin, aşırı sporlara ve tehlikeli serüvenlere olan tutkularından, insaniyet veya hayırseverlik gayretleri gibi gösterilen bir başka ırka ait ya da farklı ten rengindeki çocukları evlat edinmelerine kadar, kişilerin en aykırı ve en akıl ermez davranışlarının arkasındaki gizli dürtülerin ve tutumların derin açıklamasıydı.

(…) Gösterdikleri böylesine olağanüstü yücelikteki gönüllü bir davranış karşısında diğer insanların gözlerindeki hayranlığı görmekten başka, onları daha fazla ne memnun edebilirdi ki?

(…) böylesine insani bir eylemin arkasına saklanan kendi yalanımızı, bencillik ve birbirimizi keşfedebilmenin uzun sürecek bir öz gözlemleme çalışmasını gerektirdiğini biliyorum.

“İnsanoğlu, kendi bozulmuşluğu ile yalanının en somut yansıması olarak hayırsever kuruluşları, insaniyetlilik kurumları ve gönüllü yardım hareketleri oluştururlar. Fedakarlık ve yardımseverlik, insanların kendi zorbalıklarını gözlemeleri adına başvurdukları yollar olup, çoğunlukla da kendi ayrımcılıklarının ve ötekiler ile aralarında oluşturdukları mesafenin şeklini alırlar.”

“İnsan, anladığı kadardır. İnsanlar farklı ablama düzeylerine sahiptirler. Aralarındaki gerçek eşitsizlik te budur!”

“Evrenin gelişimi bireyin gelişimine, onun dönüşümüne bağlıdır. Bireysel ve evrensel olan tek ve özdeştir. Bu bilgi, uygarlığın ve sanatın her dalının kaynağında bulunur.

Evren beynimizin içindedir.”

“Bir uygarlık, ancak kendisini yaratan “düş”ü ve aydınlanmış insanlarını dinlemeyi unuttuğunda, çöküşe geçer.”

“Yaşlanmak, hastalanmak ve ölmek, zihinsel olan kötü alışkanlıklardır.”

“Dünya senin vizyonundur. Kendini değiştir, o zaman dünya da sonsuza dek değişecektir. Senin dünyaya yapabileceğin en büyük yardım budur.”

“Bir işte çalışmak, eksik bir psikolojinin yansımasıdır.”

“Yaptığı işi seven insanlar bağımlı değildirler. İşini seven kişinin satacak zamanı yoktur. Yalnızca yaptığı işi sevmeyen kişiler ücret karşılığında bir işte çalışabilirler. Severek çalışan kişiye paha biçilemez.”

“İnsan yaşamının her yönü, aldığı her karar ve yaptığı her seçim, içindeki sorumluluk düzeyine karşılık gelir. Bulunduğu düzey, dünyadaki rolünü ve hak ettiği kaderi ona verendir.”

“Hazır olmayan bir kişinin sahip oldukları onun varoluş düzeyinin üstündeyse, bir olay ya da dışındaki koşul o gün için lehine gelişse bile, bir gün mutlaka eski yoksulluğuna geri döner.”

“Önce kral ol, krallık ardından gelecektir!”

“Seni bir işe, bir kadına ya da bir uyuşturucuya bağımlı kılan korkudur. Bir maaşın seni koruyabileceğine, sana güven sağladığına inandıran da aynı korkudur.”

“Üst düzey görüşleri kabul etmek ve anlayabilmek, hazır olmayan ve anlamak istemeyenler için daima acı vericidir.”

“Visibilia ex invisibilibus

Her şey düşten kaynaklanır. Gördüğümüz, dokunduğumuz her şey görünmeyenden doğar. Zaman onları görünür kılar.”

“Her çağda, dikkate değer niteliklere sahip insanlar, imkansız gibi görünen girişimlerini gerçekleştirmek için gerekli olan sermayeye oluşlarını her türlü şüpheden arındırdıktan sonra sahip oldular. Gerçek sermaye özümüzdedir ve elde ettiğimiz kaynaklar, şartlar ne olursa olsun canlı kılmasını bildiğimiz iç refahımızın maddesel yansımalarıdır.”

“Mutluluk, yalnızca Düşleme Sanatını bilenlere aittir. Istırap yokluğunun üreteceği mutluluk enerjisine, sadece seven, düşleyen kişi katlanabilir.”

“Kimse köprü üzerine ev inşa etmez. Köprü bir yerleşim yeri değildir. Roller de tıpkı köprüler gibi üzerinden geçerek seni daha öteye taşımak, aşılmak için vardır. İnsanlar köprüler üzerinde çok fazla zaman harcıyor, onları geçip öteye gitmek yerine, kapana kısılmış bir vaziyette üzerlerinde kalıyorlar.”

“Bütün olmaya giden yolda, her dakikanın yeni olması ve her anın bir öncekini aşmak için köprü görevi görmesi, yeni insanın kendini aşmasına hizmet etmesi gerekir.”

“Roller, oyun sırasında kasıtlı olarak takılması gereken maskelerdir. Bir rolü “oynamak”, ona inanmamak demektir.”

“Bir rolden özgürleşmek, ancak onu mükemmel biçimde oynamayı öğrendiğin zaman mümkün olur. Örneğin bir orkestra şefinin ayrı ayrı her müzik enstrümanının çıkaracağı sesleri bilmesi gibi.”

“Sahip olma – Yapmak – Olmak sana hakim olan bir değerleri dizilimi, çürümüş bir insanlığın efsanevi değerlerinin tam bir özeti ve başına gelen tüm felaketlerin ve dertlerin kaynağıdır.

Bu, milyonlarca insanın ortak zihniyetidir. Bunu tersine çevirmen gerekiyor! Yeni insanlığın değerler dizilimi; Olmak – Yapmak – Sahip olmaktır. Ne denli çoksan, o denli çok yaparsın ve o denli çok şeye sahip olursun. Sahip olmak ve olmak, varoluşun farklı düzlemlerinde bulunan aynı şeylerdir.”

“Yeni insanı belirleyen özelliği, zıtlıkların yanıltıcı doğasını fark etmiş olmasıdır. Eski insanın karşıtlık saydıkları, aslında bir sopanın iki ucu gibi aynı gerçekliğin iki yüzüdür. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, varoluşun birbirlerine karşıt biçimleri değil, gerçekliğin basamakları ve değişik düzeyleridir.”

“Gerçekte ölüm yoktur. Bizler ebediyen yaşamak için yaratıldık! Bir insanın mutlak gücünün en kesin kanıtı, olanaksız olanı gerçekleştirme gücüdür: ölümünü…Beden yok edilemez. Yalnızca iradenin yokluğu, isteksiz bir niyet, bilinçsiz bir kudret onu yok edebilir.

Ölüm, ölümsüzlüğün arkadan görünüşüdür.”

“Yeni insanlığın hücrelerini tek tek eğitmemiz gerekiyor. Uyum her insanda vuku bulmalıdır. Politikada olduğu gibi ekonomide de yeni bir liderler nesli…karar verici bir nesiller birliği…”düşleme sanatını” inanma ve yaratma sanatında eğitim almış kadınlar ve erkekler hazırlamak gerekiyor.”

“Çözüm üretebilme becerisine sahip bireylerin, vizyon sahibi aydınlık insanların ve pragmatik düşleyenlerin yetiştirilmesi için okullara ihtiyacımızı var.”

“Sadece düşleyebilen liderler, her türlü ideolojiden ve batıl inanışlardan arınmış kişiler, insanlığı bağnaz, zayıf, çabuk öfkelenen sıradan insan psikolojisinin kıyısından alarak, onu yeni insan türüne, ilkelerinin esin kaynağı hoşgörü olan yeni bir oluş bütünlüğüne götürebilirler.”

“Bir Oluş Okulu kuracaksın…gerçekleştirecek düşü olanlar için bir üniversite…Orada bireyler Düş’ün var olan en gerçek şey olduğunu, insanın gerçeklik olarak adlandırdığı şeyin kendi düşünün yansımasından başka bir şey olmadığını öğrenebilecekler.

Bir Sorumluluk Okulu oluşturacaksın… uygulamacı düşleyenler, eylem filozofları için bir Okul ki, orada mutluluğun ekonomi olduğunu…refahın, uyumun ve güzelliğin insanın doğuştan hakkı olduğunu öğrenecekler. Bir Tanrılar Okulu oluşturacaksın.”

“Bir ekonomi okulu, bir felsefe okuludur!”

“(…) ekonomik olguların bağlı olduğu fikirler ve etik değerler dünyası (vardır). Bundan dolayı, ekonomi ve iş dünyasında görünür biçimde yansıtılan olguların güç kaynağını fikirlerin, ideolojik ve etik değerlerin, felsefe ve dilin görünmez dünyasında buluruz.”

“(…) Senin bu dünyaya gelmenin tek nedeni, Benim sözlerimi yazmaktır.”

“Düş’ün düşü ölümün yenilgiye uğratılmasıdır ve hatta ondan da önce onu geçerli kılan fikrin, ölümün yenilmez olduğu fikrinin fethedilmesidir.”

“Ekonomi bir düşünme biçimidir.”

“Ekonomi bir Oluş durumudur.”

“(…) Visibilia ex Invisibilibus. Ekonomik zenginlik, bir kuruluşun ve bir ülkenin görünmeyeninin yansımasından başka bir şey değildir.

Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey, tüm algıladıklarımız, “gerçek” diye nitelediğimiz her şey, aslında duyularımızın görmediği bir dünyanın, yaşam düzlemimizi dikey kesen fikirler ve değerler dünyasının yansımalarından başka bir şey değildir: varoluş dünyasıdır.”

Olmak, sahip olmanın karşısında olmayıp onunla üst üste gelerek çakışır ve sebeptir. Bu olgu, doğal kaynaklar açısından zengin olan ülkelerin neden aynı zamanda genellikle en yoksul ülkeler olduklarını ve bir insanın zenginleşmesi, onun oluşta yükselmesine karşılık gelmiyorsa, böyle bir kaderi değiştirmesi için yeterli koşulların neden olmadığını açıklamaktadır. Aslında, bir devre düzenleyicinin varlığını belirlemek mümkündür; sahip olunanları kaçınılmaz olarak olma düzeyine geri götüren bir tür homeotasis, yani iç denge düzeneği söz konusudur. Bir olay veya bir dış koşul, hazır olmayan bir kişinin geçici olarak lehine gelişse bile, eğer zenginlik kişinin varoluş düzeyini aşıyorsa, o kişi eski yoksulluk düzeyine geri gönderilir. Bu, uluslar için de geçerlidir.

Üçüncü Dünya ülkelerine yönelik uluslararası yardım programlarının başarısızlığa düşmelerinden yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra, kalkınmayı amaçlayan ekonomistlerin de anlamış olmaları gereken bir gerçek söz konusudur: ruhunda hazır olmayan, kendi görünmeyeninde, kendi düşüncelerinin (etik, estetik, dini, felsefi, bilimsel) zenginliğinde ve kendi değerler sisteminde yeterli refah düzeyine erişemeyen bir ülkeye dışarıdan yardım ederek, onu kalkındırmak olanaksızdır. Bu ülkelerin birçoğunda yaşam koşullarını yükseltmek için, eski bilgeliklerine, kendi kökenlerinin özüne dönmeleri ve sahip oldukları en eski değerler sistemini yeniden yeşertmeye çalışmaları yeterli olacaktır.

Bir insanın vizyonu genişledikçe, ekonomisi de zenginleşecektir.

“Kendilerini ateist olarak adlandıran bu insanların Tanrıyı ortadan kaldırma girişimleri, aslında kendilerinin bile bilmediği, içlerindeki ölüm korkusunu koprıp atma girişimidir. Öyle bir korku ki, onlara diğerlerinden çok daha fazla hakim olup, acı çektiriyor.”

“İçsel birliğe erişememiş sıradan insanlar için inanmak ve inanmamak aynı yalandır.”

“Sadece kendi korkuları ile yüzleşmeye zorlananlarla ve kendi acizlik ve eksiklikleri üzerine düşünmeye katlanabilecek olanlar başarılı olabilir.”

“Geçmiş sadece görünürde kendini tekrarlar. Gerçekte, ne burada, ne bir insanın hayatında, ne de medeniyetler tarihinde bir “geçmiş” vardır. Geçmiş yalandır. Ne bir karma, ne önceki yaşam, ne de suç, günah ya da cezalandırma var. Öteki dünya, evrensel hüküm, cennet ya da cehennem yok. Sadece bu an var-kutsal, sonsuz ve her şeye kadir olan. Onu iyi kullan. Onun dışında başka hiçbir şansın olmayacak. Bu anın dışında aciz, zamana bağımlı, sınırlı, kırılgan ve ölümlüyüz.

Geçmiş bir yalandır. Ve hafızaya ait olan her şey de bir kurgu. Geçmişte yaşadığına inandığın en varsa hiç yaşanmadı. Geçmişte meydana geldiğine inandığın her şey, şimdi, tam bu anda oluşmakta. Sonra ya da önce olan bir an yok. Her şey “Şimdi” gerçekleşiyor çünkü Şimdi’nin dışında hiçbir şey yok. Şimdi; her bir elektrondan Tanrı’ya kadar, zamanı olmayan başlangıç ve her döngünün sonu gelmeyen sonudur.”

“(…) İnsan sadece ne ise ona sahip olabilir ve sadece hak ettiği ölçüde seçer ya da seçilir.”

“Olanaksız olan, olanaklı olanın alçaktan görüntüsüdür.”

Savaş öncesi oruç tutmalısın. Lupelius

“Oluş’un gıdası niyet,

Aklın gıdası sükunet,

Bedenin gıdası oruçtur.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba Asabi Kedi, Hemen hemen aynı konularla ilgileniyoruz .Düşünmeyi,sorgulayıp eyleme geçmeyi,geçirmeyi severim.Bu kitap ''Tanrılar Okulu'' bu konuda bana gerçekten kapılar açan,taşları yerine oturtmamı sağlayan başucu kitaplarımdan biridir. ''Tanrılar Okulu '' Pek çok kişiye okuması için önerdiğim ,hediye ettiğim bu kitap gene çocuklarım da dahil olmak üzere çevremde de hayatlarının,dünyamızın sorumluluğunu- artık :) - üstlenen bireylerin artışında önemli bir kilometre taşı olmuştur,tabii ki benim için de ...İlk okuduğumda sanırım şu anki algıladıklarımın,idrakimin bu kadar derinliğinde değildim. Sadece paylaşmak istedim.Etkin,üretken,yaratıcılığınız,sevgiyle hizmetiniz daim olsun.

Gülsevil Sönmez 
 04.01.2013 7:50
Cevap :
Emek verilmiş, içinde bir felsefi derinlik barındıran her kitap kuşkusuz değerlidir. Ancak kitaplar, içeriklerine ve düşünceleri sunuş tarzlarına göre farklı kişilere hitap edebilirler. Ayrıca yaşamımızın değişik dönemlerinde algı düzeyimiz ve bilgi birikimiziz ölçüsünde, kitapların özünü anlayış ve yorumlayışımızda da farklılıklar olabilecektir. Bu da kitapları yorumlayışımıza da yansır. İlgi ve katkınız için teşekkürler, saygılar.  04.01.2013 13:33
 

Kitabı okuduğumda düşüncem farklıydı, bir kaç kez daha göz atınca, aslında sizin düşüncenizin ve kitapla ilgili yaptığınız yorumun daha doğru olduğunu fark ettim... Ancak kitapta doğru olan bir sürü konu da var tabii.. Yazar doğru noktaları kendi çıkarları doğrultusunda empoze etmeye çalışmış diye özetleyebiliriz sanırım....Teşekkürler, doğru bakış açısı, doğru bir yorum... Selamlar.

A.Nilgün Aktaş 
 09.10.2010 10:48
Cevap :
Kitabı tümden kötü kabul etmek haksızlık olur. Tanıtım yazımda da beğendiğim konuları alıntı olarak verdim, örnek olarak yardımseverlerin psikolojisi, gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynakları ve gel,şmiş ülkelerin yardımı gibi... Yorumunuz ve katkınız için çok teşekkürler. Saygılar.  11.10.2010 8:51
 

Çok merak ediyordum bu kitabı. Emeğinize sağlık harika bir analizdi. Teşekkürler.

Aysel AKSÜMER 
 19.09.2010 11:19
Cevap :
Nazik yorumunuz için teşekkürler. Olabildiğince tarafsız yazmaya çalıştım. Saygılar.  20.09.2010 8:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 217
Toplam yorum
: 884
Toplam mesaj
: 100
Ort. okunma sayısı
: 1271
Kayıt tarihi
: 22.07.10
 
 

Sonbaharı seviyorum. Biraz da bu nedenle gururlu, yalnız, sessiz bir mutluluk olan Güz'ü özlüyoru..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster