Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '06

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
979
 

Tarifsiz hüzünlüyüm bu pazar

Azönce, daha önce pek nadir denediğim bir müdahale şekline başvurdum. Evde sinirle kendi kendimi yemek yerine oturduğum sitenin karşısındaki belediyeye ait parkta, yaşları 10-12 civarında beş çocukla sohbet için giyinip evden çıktım. Bir önceki akşam toplumun huzurunu sağlamakla görevli sorumlulara telefon açarak yaptığım uyarı sonuç vermemişti. Bu arada sıklıkla uyguladığım yöntem de bu aslında. Ben devletin ve hukukun gücüne inananlardanım.

Her ne ise, evden çıkarken amacım, ellerindeki çatapatların çevreyi ne kadar rahatsız ettiğini üstelik de aslında ne kadar zararlı olduğunu, başkaları gibi bağırmadan, hakaret etmeden, kulaklarına yapışmadan, tersine onlara değer verdiğimi göstererek, dostça anlatmaktı.

Apartman çıkışında güvenlik görevlisi ile karşılaştım. Selamlaştık. İyi bir girişim olduğunu düşündüğüm, yapmak üzere olduğum şeyi anlattım. “Biz de söyledik” dedi. “Dinlemezler.” “Hatta geçenlerde 29 numaradaki avukat hanım kızdı da, bize laf söylediler diye elektrik direklerini tekmelediler, vazgeç Elif Hanım.” “Belki...” dedim, “yöntem yanlış. Hem zabıta görevlileri de kızarak müdahale etmiş olmalı ki sonuç alamadı dün akşam, geç saatte olduğu için onları aramıştım...iyilikle söylersem belki...” Güldü. “Dün gece polis geldi 29 numara için bu arada. Gürültü yaptıkları için komşular şikayetçi olmuş. Açmadı Albay kapıyı. -Ben kimseyi çağırmadım, hem siz karışamazsınız aile meselesine- dedi. İçerden de ağlama sesi geliyordu, kızlarını dövüyorlar yine belli. Polisler de -Öldürün o zaman birbirinizi, biz gidiyoruz- deyip çekip gittiler.”

Düşünmedim o an üzerinde, aklım çocuklarla yapacağım sohbette idi, başaracağıma inancım sonsuz, başımla tekrar selamlayıp güvenlik görevlisini parka doğru yürüdüm...

Beş çocuktular, neşeli. İkisi salıncakların üzerinde, diğerleri onların etrafında, hangi yöntemle patlatırlarsa daha çok ses çıkaracaklarını tartışıyorlardı. Güler bir yüzle selamladım. “Siz mi patlatıyordunuz çatapatları bakalım” dedim şakalaşarak... İnkar ettiler önce. “Hadi hadi, gördüm sizi, itiraf edin, sizdiniz değil mi?” diye sordum, hala güler yüzle... Gülüştüler. Yanıt “evet”ti. Birinin adı Kadir’di, diğerinin Ahmet. Hiçbirinin anneleri çalışmıyordu. Örnek Mahallesinde oturuyorlardı, yürüyerek 20 dakikalık mesafe. Aslında mahallelerinde de patlatıyorlardı çatapatlarını ama burası daha eğlenceliydi. 150 kuruştu çatapatların tanesi, daha önce hiç görmediğim bu sevimsiz şeyleri de gösterdiler bana, neye benzediklerini gördüm. Nasıl patlattıklarını anlattılar iştahla... İkna için, onlara göre hafif sayılabilecek sebeplerle başladım ilkin. Edebiyatım iyi ya, vurucu darbeyi en son kullanacaktım.

Bu seslerin onlara verdiği zevki, site sakinlerine vermediğini anlattım. Onlar için para kazanmak üzere tüm bir yaşam çalışıp didinen ailelerinin, dinlenmek için sadece birkaç günleri olduğunu, bunu hakettiklerini anlattım. Kendilerinin de birgün sakinliğe gerçekten ihtiyaç duyacakları kadar yorulacaklarını söyleyerek empati kurdurmaya çalıştım aklımca. Henüz istediğim etkiyi yaratamamıştım.

Sonra, dünyada, hatta ülkemizde, değil oyuncak, yiyecek almak için bile parası olmayan, çalışmak zorunda kalan, bırakılan çocuklardan sözettim. Çok büyük değildi belki 150 kuruş, ama üzerine 50 daha eklendiğinde bir somun ekmek demekti. Çok daha faydalı şeyler yapabilirlerdi, onlarca çatapata verdikleriyle... Biraz duruldu yüzleri bir-ikisinin... Ama hala henüz başarmamıştım.

Ve son olarak çok sevdiğim bir yakınımın başına gelenleri paylaştım. Şans eseri o hayati bir tehlike yaşamamıştı. Ama mazallah gözüne de gelebilirdi çıkan kıvılcımlar. Değer miydi bir göz kaybetmeye... Hangi para geri getirebilirdi kayıplarını...

Bir an oluşan sessizlikten faydalanıp, “Haydi” dedim. “Söz verin bana, bir daha patlatmayacaksınız, değil mi?” “Ama elimizde daha var...” dedi biri. “Nereden aldınız?” diye sordum, “Geri almaz ki” dediler. “Tamam o zaman” dedim. “Ben alacağım. Satın bana hadi” Tam da beklediğim bir tepki geldi Ahmet’ten, cebinde kalan son çatapatı açıp içindeki barutu yere boşalttı. “Ben patlatmayacağım bundan sonra”... Diğerlerine baktım, aynı şeyi yapmalarını umarak... İçlerinden biri elinde kalan üç taneye bakarak beni yıkan o sözleri sarfetti “Bunları da patlatayım da...” Gözlerimdeki yenilgiyi okuduğundan mı, yoksa başından beri söylediğim her söze kendince esprili yanıtlar vererek anlamamak için direnişiyle de kanıtladığı, kendini iyi tanımaktaki başarısından mı bilemediğim Kadir karıştı söze “Teyze, sen bizimle boşa zaman harcıyorsun” Haklıydı ne yazık ki... İki çatapatın tozlarını yere boşaltıp, “böyle ne güzel duman çıkarıyo di mi” nidaları arasında, pozitif yaklaşımın her zaman iyi sonuç alacağına olan inancıma da bir kibrit çakarak alevlediler. Birkaç saniye sessizce bakıp kaldım ve sessizce arkamı dönüp uzaklaştım yanlarından... Daha eve girmeden bir tane daha atlamıştı bile...

Eve döndüğümde yenilgimi düşündüm. Birileri biryerlerde hata yapıyordu ama kim, nerede... çözemedim.

Salon penceresinden hüzünle izlerken onları, alt kattan sesler yükseldi yine. Bir önceki gecenin hesaplaşması bitmemişti anlaşılan. Bir önceki gece saat 03.00 sularına kadar süren, haftada en az iki kez tekrarlanan, her ne hikmetse hep de gece yarısından sonra başlayan kavga gürültü, bugün erken başlamıştı...

Bir acılık çöktü üzerime. Albay (ya da Albay emeklisi) bir baba, avukat bir anne, ve suçu her ne ise anne-babasından sürekli aşağılanma duyan, mütemadiyen dayak yiyen genç bir kız. Öyle ki mobilyaların çıkardığı sesten, ve bu gencecik kızın iniltilerinden, oradan oraya fırlatıldığını anlamanız hiç de zor değil. Gece yarısından sonra şikayet üzerine kapıya gelen polisin –ki toplum huzurunu bozmaktan hakkında şikayetçi olunan birileri sözkonusu- çaresiz kalıp kapıdan dönüşü... Dayak yemeye devam eden gencecik bir insan... Uykusuz kalışına mı sinirlensin, insanlık ayıbına mı içerlesin, “toplumda huzuru sağlamanın yolu ne peki?” sorusuna cevap bulamamanın çıkmazında mı çıldırsın bilemeyen apartman sakinleri... Diğer yanda patlamaya devam eden çatapatlar...

Telefonum çaldı, açtım. Erkek arkadaşımdı. “Dağ başına kaçmak istiyorum.” Dedim. Yanıtı acı ve düşündürücüydü “kıpırdama o zaman, zaten oradasın”

Hukuk gibi müstasna bir bilimi okumuş, Malatya’daki yurt skandalına herkesle birlikte isyan ettiğine adım gibi emin olduğum saygıdeğer(!) komşumun hakaretlerle dolu çığlıkları yükseldi o an”

Susarak yanıt verdim telefondaki sese...

Oysa tam da bu sabah, sözlü ifade üzerine bir yazı yazmıştım...

Söz tükenmişti....

06 Kasım 2005

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 568
Kayıt tarihi
: 16.06.06
 
 

.... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster