Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '10

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
3307
 

Tarihimizden bir hukuk karartması: İskilipli Atıf Hoca’nın idamı

Tarihimizden bir hukuk karartması: İskilipli Atıf Hoca’nın idamı
 

04 Şubat tarihi İskilipli Atıf Hoca’nın idam yıldönümüdür.

Bu konu önemlidir, zira yakın tarihe ilişkin korku kuşağının en koyu tonunda kaybolmuş konulardan biridir. Bugüne kadar da sadece spekülatif amaçların malzemesi olarak kullanılmıştır.

Tarih sadece zaferler ve başarılı güzel günlerden oluşmaz.Bizim tarihimiz de zaman zaman hatırlayınca yüzümüzü kızartan saylar vardır.

İskilipli Atıf Hoca’nın yaşadığı dram yani idam edilişi hukuk tarihimiz kadar yakın tarihimizin içimizi burkan simsiyah bir sayfasıdır.

Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben yaptığı konuşmada, “...Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir” demişti, “onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!.. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim...” (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, İstanbul 1981, X, 67)

Anlaşılacağı gibi, devrimler “kurban” vermeyi göze aldıracak kadar önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef “kurbanlar”dan biri olacaktı.

1923 yılında “Tesettür-ü Şer’i” (Dini Örtünme) ve 1924’de “Din-i İslam’da Men-i Müskirat” (İslam’da İçki Yasağı) adlı eserleri ile “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir serinin telifine başladı. Bu seriyi 10 sene içerisinde 50 kitaba ulaştırma azmindeydi. Üçüncü eser “Frenk Mukallitliği -batı taklitçiliği- ve Şapka”dır. Dikkat edilirse, üç eser de devrin idaresini rahatsız edecek cinstendir ve devam etmesine meydan verilmemiştir. (Hatta bu gün bile bu tip yayınlardan rahatsız olanlar vardır)

İskilip’in Tophane Köyü’nde dünyaya geldiği için “İskilipli” unvanını kullanan Atıf Hoca, sıradan bir “molla” değil, İstanbul gibi bir ilim merkezinde medrese eğitimini tamamladıktan sonra Daru’l-fünununa (üniversite) girip İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuş bir aydındı. Zaten “sıradan” olsaydı, olabilseydi kimse ona ilişmeyecek, ömrünü sehpada yitirmeyecek, başı yastıkta bitirecekti.

Fakat “önder” kimliği peşini bırakmadı. 31 Mart Olayı’nda (13 Nisan 1909) Sinop’a sürüldü. Oradan Sungurlu’ya sevk edildi. Nihayet “bir yanlışlık” olduğu söylenerek serbest bırakıldı.

İzmir’in işgaline ilk tepkiyi gösterenler arasındaydı. Kurduğu “İslâm Teal-i Cemiyeti” vasıtasıyla Anadolu’nun toparlanmasına yardımcı oldu. İrşatlarıyla Anadolu’nun yüreğini diri tutmaya çalıştı.

Nihayet Cumhuriyetin ilanı ve “Şapka İktisası Hakkında Kanun”un TBMM’nde kabulü sonrasında Atatürk’ün Kastamonu gezisinde söylediklerinden ilham alan Bakanlar Kurulu, 2413 numaralı kararname ile devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getirdi (02 Eylül 1925).

Konya Milletvekili Refik Bey ve arkadaşları 15 Kasım 1925 tarihinde şapka dışında başlık giyilemeyeceğine ilişkin kanun teklifini TBMM’ye verdiler. Bursa Milletvekili Nureddin Paşa, tasarının Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (anayasa) aykırı olduğunu ileri sürdüyse de dikkate alınmadı ve 671 sayılı “Şapka İktisası Hakkında Kanun” 25 Kasım 1925’te kabul edildi. 28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Şapka Kanunu, başta Erzurum olmak üzere Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane’de protestolarla karşılanmıştı.

Direnişin en şiddetli olduğu yer ise Trabzon’un meşhur ilçesi Of’tu. Of, Hamidiye Kruvazörü tarafından bombalandı. ( “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz” diye başlayan türküsü bu olaya atıf yapar.)

Çıkan olaylar üzerine Hükümet demir yumruğunu kullanmaya karar verdi. Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri gibi şehirlerde “Gezici İstiklal Mahkemeleri” kuruldu.

Çoğu dini duyarlılıktan gelen ve kendiliğinden gelişen muhalefet, öteden beri yönetimin “makbul” saymadığı etkin bazı kişilerin kışkırtmasına bağlandı.Bir çeşit fırsattan istifade muhalefet edenler cezalandırılmaya başlanmıştı. Onlardan pek çoğu İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı, bazıları ağır hapis cezalarına, bazıları ise idam cezasına çarptırıldı. Bu Gezici İstiklal Mahkemeleri sadece Erzurum’da 30 kadar idam hükmü verdi.

Bilindiği gibi İstiklal Mahkemelerinin kararları temyiz edilemezdi.Yargıtay gibi üst yargı denetiminden muaftı. İdam cezaları Yargıtay denetiminden sonra TBMM tarafından onaylanması gerektiği şeklindeki düzenleme İstiklal Mahkemesi kararlarında yoktu.. İdam veya hapis ceza verilir verilmez infaz edilirdi.

Ord.Prof.Dr.Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Milli Mücadele Anıları” adlı eserindeki İstiklal mahkemeleri hakkındaki şu ifadesi çok şeyi açıklıyor: "Mübalağasız denilebilir ki, bunlardan her biri kendi başına bir Büyük Millet Meclisi, kendi başına birer diktatördü.”

Bu arada Şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile “Frenk Mukallitliği ve Şapka” kitabı toplatıldı ve yazarı hakkında inceleme başlatıldı.

Halbuki, İskilipli Atıf Hoca bu eseri Şapka kanunundan bir buçuk yıl önce yayınlamıştı.

Bütün Hukuk sistemlerinde Kanunların ise geçmişe yönelik işlememesi en temel esaslardan birisidir.

Ama Atıf Hoca Şapka Devrimi’nden bir buçuk sene önce yayınladığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitabından dolayı tutuklandı.

Ankara İstiklal Mahkemesi Atıf Hoca’yı Giresun İstiklal Mahkemesi’ne sevk etti. İstiklal Mahkemeleri’nin astığı astık kestiği kestik olmasına ve daha ziyade muhaliflere gözdağı vermekte kullanıldığı için de cezalar çok acımasız oluyordu. Buna rağmen, Giresun İstiklal Mahkemesi, Atıf Hoca’ya beraat kararı verdi.

Buna rağmen, İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Çünkü asıl mesele Atıf hocanın suçlu olup olmaması meselesi değildi. Suçu olmasa bile suç icad edilecekti. Hani kurdun kuzuya “Suyu bulandırıyorsun” demesi hikayesi vardır ya... Necip Fazıl’ın da dediği gibi artık onu mahkum edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu.

İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tekrar yargılanmak üzere trenle Ankara’ya götürüldü.

Bu kez isnat edilen suç, “halkı kanunlara karşı kışkırtmak”tı. Oysa Hoca şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı.

İstiklal mahkemeleri yargılamaları bana Karakuşi mahkeme fıkrasını hatırlatır: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı” der. Ev sahibi, “pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz, “pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi diken terziyi suçlar. Terzi herhangi bir mazeret bulamayınca, Kadı Karakuş terzinin idamına karar verir. Ne var ki, terzinin boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir terzi bulunur ve hüküm infaz edilir.”

Yargılamayı Ankara İstiklal Mahkemesi Reisi sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütür. Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” der.

Atıf Hoca sakin ve vakur bir tavırla: “Evet efendim. Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi (giysisi) olmadığına dair bir risale yazmıştım.”diye cevap verir.

Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sorar. Atıf Hoca: “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verir.

Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir” deyince hoca sükunetle: “Evet biliyorum, ancak hakim heyetinin arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen bezler arasında bir fark yoksa o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verir.

Kel Ali iyice hiddetlenir. “Ne diyorsun ?”diye bağırır. Hoca:“Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” der.

Duruşma savunmasını yapmak için bir gün sonraya ertelenir.

Atıf Hoca “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli 32 sayfalık kitabını 1924 yılında yani Şapka Kanunu’ndan bir buçuk sene evvel yayınlamıştı. Üstelik, diğer kitapları gibi yayınlamadan önce onu da Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) gönderdi, izin hatta takdir almıştı.

Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Hoca 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise bağımsız bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Hz.Muhammed’in “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.” hadisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu:

“Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (Müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen) memnûdur (yasaktır.)”

“Avrupa’da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan, yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyif etmekte (alaya almakta) ve milletini hakir görmektedir. Bu tür insanların ağzından şu ifadeleri çok duymuşsunuzdur:

“Ah, ne kadar geri bir milletmişiz!.. Meğer hayat Batı'daymış... Bizim ülkenin insanları âdetâ canlı cenazeler... Bu yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değil... Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağdışı... Biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız!.. Dünya başını almış göklerde dolaşırken, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu, Batılılaşmadan geçer...”

Özetle böyle diyor ve ilerlemenin kıyafet taklidi yaparak değil ilimde, teknolojide çalışarak olacağını söylüyordu.

Ankara İstiklal Mahkemesi Savcısı, Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istiyordu.

Atıf Hoca, nedense savunma yapmaya gerek görmemişti.

Savcı’nın hiç suç olmamasına rağmen sadece 3 yıl hapis cezası talep ettiği Atıf Hoca hakkında Mahkeme yargılamanın ikinci günü idam cezası verdi.

İlk duruşma 1.Şubat.1926 günüydü.İkinci duruşma 2.Şubat’ta yapıldı ve idam kararı verildi.

Hüküm 4 Şubat 1926 sabahı infaz edildi.

Atıf Hoca’nın son sözü, “Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşırız” oldu.

Milletlerin tarihlerindeki buna benzer olaylar maalesef yüzleşmedikçe, ifade edilip iade-i itibar edilmedikçe toplumsal travmalar oluşturur. Toplumsal barış ve huzur için bu atılması gereken ilk adımdır.

Uzun yıllar adını bile anmaktan korkulan İskilipli Atıf Hoca’nın evlatlarından ve milletten devletimizin özür dileyip İslilipli Atıf Hoca'nın itibarını iade etmesi zorunludur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli Blogdaşım, öncelikle böyle değerli bir yazıyı kaleme aldığınız ve gerçekten yad edilmeyi hak etmiş, nadide insanları bizlere hatırlattığınız için Allah (C.C.) sizden razı olsun İnşaallah... Tam 9 sene önce yine bir 4 Şubat günü Prof.Dr. M.Esad COŞAN Hocaefendi'yi de ahiret yolculuğuna uğurlamıştık. Şubat bana hep hüzünü çağırıştırır, Rabbim bizleri Onların şefaatlerine ve himmetlerine nail eylesin İnşaallah... Sağlıcakla Kalın...Selam ve Dua ile...

Yorum Dükkânı 
 08.02.2010 12:33
 

Güzel ve anlamlı bir yad olmuş Mehmet bey, eline sağlık...Hoca'nın başına şapkayı koyarak "şimdi kafir oldun mu" diyen birine; "Hayır, ben Müslümanım" dediği, aynı kişinin şapkayı kendi başına koyup; "şimdi ben kafir oldum mu?" diye sorması üzerine; "evet, oldun" dediği de rivayet edilir...Burada elbette, gönüllü giyme ile zoraki giydirmenin farkını vurgulamıştır...Allah rahmet eylesin..

ali açıköz 
 04.02.2010 21:28
 

Hocanın, savunmasını yazdığı gece daldığı bir anda karşılaştığı en güzel misafirinin telkini ile savunmasını yırttığı söylenir. Aldığı muştu onun şehit olduğunun delilidir. O bir abdestli burjuva değildi! Bugünkülerin çoğunun ağzına almaya hak yok bu yüzden onu... Güzel bir torunsunuz Mehmet Bey. Allah razı olsun.

Mehmet Arda 
 04.02.2010 9:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 177
Toplam yorum
: 172
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1063
Kayıt tarihi
: 01.10.07
 
 

1967 Balıkesir doğumlu.1990 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunu. Balıkesirspor Kulüp Yön..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster