Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Kasım '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1119
 

Tarık Dursun K. Öykücülüğü

2006 ÖYKÜ BİLDİRİSİ’NDE TARIK DURSUN K. ÖYKÜCÜLÜĞÜNÜN İPUÇLARI

Diğer bir deyişle; Tarık Dursun K.’nın öyküye dair altmış yıllık ilkeler bildirisi.
Hikâye denince, aklımıza...
2006 yılındayız ve “Hikâye” diyor Tarık Dursun K. “Öykü” demiyor. Hikâye, öykü ayrımı üzerine yoğun tartışmaların olduğu bir dönemde yazdığı bu bildirisinde bilinçli olarak bu kavramı kullanıyor.
Hikâye denince nedir aklınıza gelen? Yine hikâye, değil mi? Bugün dünyamızda yaşayan ne kadar insan varsa, (yani, milyarlarca insan) bir o kadar da hikâye yaşıyor, birbirine hikâye anlatıyor. Tarık Dursun K. da öyle yapmaya çalışıyor zaten. Sanki yeryüzündeki insanlarının tümünün öyküsünü yazmak için yazıyor. Bütün kitapları, bütün öyküleri onun bu sözlerinin kanıtıdır.
Evet, fazlası var, eksiği yok, günün yirmi dört saatinde hepimiz hikâye yaşıyoruz ve bunu da her önümüze çıkana, her karşımıza gelene (kimi kez yakınarak, kimi kez acındırarak, kimi kez de hafif kıskandırmalarla) anlatıyoruz. “Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep” yazarın öyküye dair deneyimlerinden damıttığı bu sözlerine en güzel örnektir. Çünkü bu öykü ve daha birçok öyküsü gerçekten de gündelik yaşama dair malzemelerden ve insana dair ayrıntılardan oluşturulmuştur.
Biliyor musun, dün gece eve giderken başıma ne geldi?
İşte size bir hikâye girişi.... Arkası inanılmaz bir zincirden boşanmışlık içinde gelecektir. Anlatıldığı gibi öylesi bir olay gerçekten anlatanın başına gelmiş midir? Yoksa bir kurgulama, bir yakıştırma mıdır? Ayrıca, kendini önemsetmek için cilalanmış bir balon da olamaz mı?
Şunu demeye getiriyorum; hikâye, doğduğumuzdan ölümümüze dek bizim bir yaşam parçamız. Tarık Dursun K.’nın bu sözlerini okuduğum an Vasili Şukşin’in sözlerini anımsadım: “Öykü mü yazmak istiyorsunuz? Kaleminizi gerçeğin taa içine batırın.” İnsanoğlu kelimeleri bir bir öğrenerek onları arka arkaya sıralayıp konuşmaya başladığında, ilk kimi bulmuşsa ona hikâye anlatmıştır, eminim. Tarık Dursun K. demek istiyor ki; çocuklar da öykü yaşar ve yazarlar. Onlar iyi öyküseverlerdir. Onlar için öyküler yazılmalıdır. Nitekim Milliyet Yayınları Çocuk Dizisini yönettiği yıllarda, ünlü yazarları çocuklar için yazmaya davet etmiş, özendirmiştir. Bu yüzden, çocuk yazını bağlamında Tarık Dursun K.’ya minnet borcumuz var. Çünkü çocukluğu olmayan yazın ve sanatın büyüklüğü de olmaz. Kısacası şu ki, yazarlar çocuklar için de yazmazlarsa, en güzel yapıtları üretmiş olsalar bile, gelecekte okur bulamayacaklar. Şayet dinletecek birini bulamamışsa, suda vuran yansımasına konuşmuş, ona hikâye anlatmıştır. Bundan da eminim. Bu sözleriyle Tarık Dursun K.’nın genelde sanatın, özelde de şu andaki ilgi alanımız olan öykünün temel sorunlarından birine vurgu yaptığına inanıyorum: İçtenlik… Sanatın Öyküsü’nün yazarı Gombric, Albrecht Dürer’in “Anne” adlı eskizi için şöyle yazıyor kitabında: “salt yansıttığı içtenliği nedeniyle bile gerçek bir sanat yapıtıdır.” Karanfilli Hikâyeler bir de bu gözle okunmalıdır. O zaman Tarık Dursun K.’nın nasıl içtenlikli bir öykücü olduğu bir kez daha derinliğine algılanmış olur.
Hikâye anlatmak kolaydır. Sizden (anlatırken) hayatın gerçeklerine tanıklık etmiş olmanızı ne ister, ne de bekler.
Her “ şey” hikâye midir? Hikâye olabilir mi? Hepsi Hikaye diyor ya zaten. Üstelik kitabına da bu adı veriyor. Ustaların örneklemeleri bunun pekala da olabileceğini göstermez mi bize? Ama, hadi oturun, alın elinize kalemi, yazın bakalım sizce de o “şey” olanın hikâyesini. İnat ve direnme çözüm olmaktan çok uzaktır. Hikâyeyi yazmak, o “şey” i hikâyeye dönüştürmek, ancak hikâyeciye vergidir.
Hikâyeci olmak kolay mı, hikâye yazmak kolay mı? Hasangiller adlı kitabındaki öykülerini göz önüne alarak onun şu yargısını düşünmenizi isterim: Hikâye yazmak, tıpkı şiir yazmak gibi bireysel bir iştir. Kuşkusuz, kimse hikâyeciye zor kullanarak hikâye yazdırmıyor. Giderek ustalık kazanmış bir hikâyeci, o ustalığın yanı sıra olaylara, eşyaya, dünyaya ve insan kendine özgü bir bakışın sahibidir elbet. “İmbatla Dol Kalbim’i anlatıyor sanki bu sözleriyle. (kıyı kenti, çocukluk, gençlik, yitik aşklar, güçlü dostluklar…)
Hikâyeci kim için yazar peki? Kendi için. Buna da katılıyorum. Önce kendi, sonra da başkaları için de yazar. Kendimizi, insanları, olayları ortak duygulara sahip olduğunu sandığı okurlar için yazar ve yayınlar. Hikâyeci, okuru kendisiyle ortak duyguların sahibi beller. Kentlerin, değişik mesleklerden ve sanat alanlarından insanların ve İzmirli gençlik önderlerinin insan olmayı anımsatan ortak paydasıdır Geçti Akşam Suları’ndaki duygular, yaşantılar. Göl Hafif Çalkantılı Olacak adlı yapıtı da yine bu yanıyla öne çıkıyor.
Çünkü o, okuruna karşı ondaki hayat özüne bakışı, duyuşu çoğaltmakla, yaygınlaştırmakla yükümlüdür. “Evlere Şenlik” bu bağlamda iyi bir örnek. Çünkü bu kitaptaki öykülerinde Tarık Dursun K., gençlik olgusunun özüne inebiliyor, gençlik duyuşunu ve bakış açısını öykülerine içselleştiriyor, gençliğin hayat özüne bakışını en iyi biçimde çözümlüyor.
Bana sorarsanız, hikâyede anlatılan bir “an” dır, bir anıdır, bir hayat gözlemidir. Çünkü kısa hikâye; yaşantıları, yaşanan anları verir okura. İçinde düşler de vardır, düşlemeler de.
Anlatırlar; Çehov, bir gün bana gelip “ şu kül tablası üzerine bir yazı yaz deseler, yazarım” demiş.
Evet bir kül tablası ve Çehov, bir kül tablasından bir hikâye çıkaracak ya da onu hikâyeleştirecek kadar ustasıydı işinin.
Her şeyden bir hikâye çıkar, tamam, kabul de onu yapacak kişinin hikâye anlatan değil, hikâye yazan olması gerekir. Yazmak, eni konu dilsel bir eylemdir. Ama en özgün, en estetik ve en doğru haliyle. “Aşk Allahaısmarladık” öyküleri dilimizin nedenli ustalıkla kullanıldığının, dilimize dair gizemli güzelliğin nasıl eşsiz bir lezzete dönüştürüldüğünün en iyi örneklerindendir. “Güzel Avrat Otu”nun tam da bu özelliği nedeniyle1961 TDK Ödülü aldığını da yeri gelmişken belirtmeliyim.
İnsana hayatı boyunca sevincine, kaygısına, sevgisine, düşmanlığına, ezilmesine ve ezdirmesine, hak yemişliğine ve haksızlığa uğramışlığına, mutluluğuna ve mutsuzluğuna hikâye kadar tanıklık etmiş bir edebiyat türü daha yoktur. Gerçekten de onun öyküleri doğaya, insana, topluma dair sayısız izlek ve imgelerle varsıl öykülerdir. Eşyanın binbir hali, nesnenin olağanüstü kişilik kazanmış tavrı okurunu derin gözlemlerden gelen görkemli, büyüleyici bir atmosfere çekmekte ve gözünü de gönlünü de doyurmaktadır.
Necati Güngör ondaki bu özelliği şu sözlerle betimler: “İnsan ilişkilerine elinde bir demet gülle yaklaşıyor. İnsanın içindeki gizli kalmış sevgi odalarının kapılarını tıkırdatıyor…”
Ben böyle söylüyorum inanın !
“Ey hikâye okumaz milletim, “hikâye günü”n kutlu olsun!”
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 69
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 591
Kayıt tarihi
: 11.03.10
 
 

1954 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Bardaklı köyünde doğdu. Türkiye’nin çeşitli yörel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster