Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '11

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
265
 

Taşları taçlandıran şövalye

ANADOLU TAŞLARINI ANLAMLANDIRAN, TAŞLARI TAÇLANDIRAN ŞÖVALYE: ÖZGEN ACAR

Yavuz Ali Sakarya-İngilizce rehber

İki ayrı ülkenin iki ayrı müzesinde hasret içinde, özlem içinde yıllar geçiren ve eksik organları nedeniyle hep özürlü muamelesi gören Herakles heykeli, sonunda dileğine kavuştu. Ebedi yurduna geldi. Evet, ama bunun arkasında yatan asıl kahramanın yurt içinde ve dışında kelle koltukta dolaşan, Anadolu’nun çalınan, kaçırılan eserlerine her ortamda sahip çıkan gözüpek bir gazeteci olduğunu kimler biliyor acaba?

Ülkemizin kültürel mirasına her fırsatta sahip çıkan bu korkusuz gazeteci kim diye merak ediyorsanız, bekletmeden söyleyelim: Özgen Acar.

Özgen Acar, Cumhuriyet gazetesinde sürekli güzel yazıları çıkan, arkeoloji gazeteciliğinin duayeni. Yıllanmış şarap gibi eskidikçe değeri artan, kıymete binen bir vatansever. Yıllarca tek başına bu alanda mücadele vermiş, ömür tüketmiş bir yurtsever insan. Alçakgönüllü kişiliğine, kendini hiç bir zaman öne çıkartmayan özelliklerine karşın, araştırmacı kişiliğiyle kılı kırk yaran, konuları enine boyuna ele alıp değerlendiren yapısıyla kendini Anadolu arkeolojisine ve değerlerine adamış, bu uğurda uzun mesai vermiş bir insan. Bilgisini ilgili herkesle paylaşan, elinden geldiğince insanları bilinçlendirme gayreti içinde bir araştırmacı yazar. Bir meslek mensubu olmanın ötesinde bir gönüllü. Bütün bunları para için yapmıyor. Vatanını ululamak, tarihi ve kültürel değerlerini kutsamak için yapıyor.      

1960 lı yıllardan bu yana 50 yılı geçkin zamandır Türk basınının emektarlarından, deneyimli isimlerinden biri olan Özgen Acar, zaman içerisinde değişik konuların yanısıra tarih, arkeoloji alanlarına da eğilmiş, giderek bu alanda üretken ve yaratıcı bir yazar olarak önce kendini eğitmiş, yıllarca arkeoloji gazeteciliği alanında hep bir öncü görevi görmüştür. Halen bu görevini büyük bir şevkle sürdürmeye de devam etmektedir.  

 1990 yılı içinde (17 Nisan günü) Cumhuriyet gazetesine  basılmak üzere ilk kez gönderdiği Herakles heykeline ilişkin haberi, yurt içinde ve dışında büyük ilgi uyandırmıştır. Heykelin farklı alt üst fotoğraflarından giderek kağıt üzerinde yapılan ilk birleştirme çalışmasıydı kamuoyunda bu kadar büyük ilgi uyandıran konu. Ve Özgen Acar’ın ve arkadaşlarının çabalarıyla Herakles, yıllarca sonra ilk kez fotoğraf üzerinde birleştirilmiş olarak kamuoyunun karşısına çıkmış oluyordu.  O günden sonra konu ile ilişkin haberler zaman zaman değişik gazetelerde yer almaya ve gündemi hep meşgul etmeye ve ilgi uyandırmaya başladı.  

Herakles’in üst yarısının  ait olduğu topraklara getirilmesinde büyük pay sahibi olan duyarlı gazeteci Özgen Acar, eserin altını kazılarda ortaya çıkartan Prof. Dr. Jale İnan’la konu ile ilişkin olarak devamlı bağlantı halinde kalmıştır. Onun destek ve katkısına hep gereksinim duymuş, başı sıkıştıkça hep ona danışmış, kendisinden bilimsel yardım almıştır. Sadece onun yardımı ile de kalmamış, başta o zamanki Antalya Müzesi Müdürü Kayhan Dörtlük olmak üzere diğer müze yetkilileri ile de hep görüş alışverişinde bulunmuştur.    

Yorgun Herakles heykelinin ülkemize kazandırılmasında gazeteci olarak büyük bir başarı kazanan Özgen Acar, sadece bu konuda başarılı olmamıştır. Kararlılığı, kişiliği, takipçi yapısıyla, azimli ve sabırlı davranışlarıyla çevresine hep örnek olan Özgen Acar’a göre, Herakles, köken olarak biraz da Anadolulu sayılır. Bizler Herakles’in bu topraklarda yaşam bulduğunu, argonatlarla birlikte  Karadeniz seferine çıktığını,  onlarla birlikte bir sürü serüven yaşadığını biliyoruz. Anadolu’da “Herakles” adından esinlenerek kurulan ve Ereğli (Heraklia) adını taşıyan 4 ayrı kent (Karadeniz Ereğlisi, Marmara Ereğlisi,  Konya Ereğlisi ile Araklı (Heraklia) bulunması da bu ilişkinin bir biçimde kanıtı olmalıydı.   

Gazeteci Özgen Acar, Herakles heykelinin üst yarısının Anadolu’dan kaçırılışını nasıl farkettiğini kendisi ile yapılan bir söyleşide şöyle dile getiriyor:  

“1990 yılının Eylül ayında New York Metropolitan Sanat Müzesine (MET) Shelby White ve Leon Levy çiftinin özel koleksiyonunu görmeye gittim. Anadolu bağlantılı pek çok yapıt vardı. Bu arada bir mermer heykelin üstü dikkatimi çekti. “Yorgun Herkül” adındaki bu heykel bana hiç de yabancı gelmemişti. Ancak yaşamımda bu heykeli hiç ama hiç görmemiştim. Bu heykel bende sanki daha önceden görmüşüm gibi bir izlenim yarattı. Cam vitrin içinde altında bir silindir kaideye oturtulmuş bu heykelin çevresinde dolaşarak incelemeye başladım. İnceledikçe, sanki daha önce görmüşüm gibilerden bir kanı pekişmeye başladı. Ben vitrinin çevresinde dolaşırken, müze bekçisi de benden huylanmıştı. Ben heykelin çevresinde dönerken, onun da benim çevremde dolaştığını, bir süre sonra öteki ziyaretçilerin donmuş bakışları ile bizi gözetlediklerini algıladım. İncelemeyi bırakıp, serginin katalogunu aldım. Fotoğrafının fotokopisini çıkarttım.

Türkiye’de yaklaşık 95 müze var. Hiçbirine değil, doğrudan dönemin Antalya Müze Müdürü Kayhan Dörtlük’e fotoğrafı ilettim. O müzeyle ilgisi olduğuna emindim. On dakika sonra Kayhan Bey ile telefonla konuştuğumda, “Ağabey, bu bizim Perge’de bulunan Yorgun Herkül’ün üstü. Müze uzmanları ile birlikte inceledik. Şimdi Bakanlığa bildirip dikkatlerine sunacağım. İnşallah bu heykeli Türkiye’ye kazandırırsınız.” diyerek yanıtladı beni.        

Konu ile ilişkin haberi ilk kez 17 Kasım 1990 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde ve Amerikan sanat dergisi Connoisseur’da yayımladım.

İlgili yazı hem gazetede, hem dergide yayımlanınca, iki noktada düş kırıklığı yaşadım. Birincisi yıllardır Perge’yi kazan ve dünyanın sayılı heykel uzmanlarından biri olan Prof. Dr. Jale İnan ile konuştuğumda, haberde kullanılan birleştirme fotoğrafına dayanarak bana şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu heykel Yunan heykeltıraş Lysippos’un MÖ 4. yüzyılda yaptığı ünlü “Yorgun Herkül” heykelinin Roma kopyasıdır. Bu heykelin dünyada 50 kadar Roma benzeri vardır. Düşüp kırıldıklarında da genellikle heykeller bu doğrultuda bölünmüşlerdir. Ayrıca resme göre, aradaki boşluk da parçalar arasındaki bir uyumsuzluk olduğunu gösteriyor.”

Connoisseur’deki haber üzerine New York Times Gazetesi, Boston Güzel Sanatlar Müzesi Müdürü Cornelius Vermuele III ile bir konuşma yaptı. Heykeli müze ortak almıştı. Klasik heykel uzmanı olan müdür demecinde konuya ilişkin olarak şunları söyledi:  

“Bu heykelin Türkiye çıkışlı olduğu söylenemez. Dünyada bundan pek çok var. Kaldı ki bir heykelde iki göbek olamaz!”

İki uzmanın bu konu ile ilgili açıklamaları beni başlangıçta güç durumda bıraktı. Ancak Müze Müdürü Kayhan Dörtlük ve müze uzmanlarının farklı düşünmeleri benim tek dayanağımdı. Türkiye’ye geldim. Prof. İnan’a iki parçanın resimlerini gösterdim. O zaman bana hak verdi. Prof. İnan, basına verdiği demeçte “Bakanlık beni Boston’a göndersin. İki parçanın bağlantısını ancak o zaman kanıtlayabilirim.” ifadesini kullandı.  

Prof. Jale İnan’ın okuldan öğrencisi olan o zaman ki Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Prof. Dr. Engin Özgen, hocası Prof. Jale İnan’ı gerekli araştırmayı yapması için Boston’a gönderdi. Prof. İnan, Antalya’daki parçanın üstünün kalıplarını götürdü. İki tarafın uzmanları ve avukatları önünde yapılan denemede parçalar uymadı. Müze yönetimi bu durumda haklı çıkmış göründüğü için zevkten adeta dört köşeydi.

Jale Hanım, Türkiye’ye döndüğünde telefon ederek “Kesin ikisi bir bütün. Alttaki silindir kaide çıkarılmadığı için uyum sağlanmadı. Bir daha gidip kanıtlayacağım. Sen, görüşünde haklıymışsın.” dedi. Bu arada Türkiye adına Boston’daki denemeye katılan Afrodisiyas Kazı Heyeti Başkanı Dr. R.R.R. Smith’i New York’tan telefonla aradım. O da parçaların uyum gösterdiğine emindi. Artık rahatladım.

Ancak Bakanlık ve Genel Müdürlük ilk deneme sonucundan memnun kalmadıkları için, Prof. İnan’ı yeniden Boston’a göndermek istemediler. O da kendinden emin olarak, Perge’deki Alman uzmanlara alt bölümün alçı kopyasını yaptırttı. Amerika’daki avukatlar aracılığı ile üstü taşıyan silindir kaidesi çıkartıldı. Jale Hanım, bu kez kendi masraflarını kendisi karşılayarak Boston’a gitti. Aynı uzmanlar ve avukatlar önünde deneme yinelendi. Bu kez, iki parça birebir uyum sağladı.

Müze Müdürü Cornelius Vermuele, Jale Hanım'ın elini öperek kutladı. Jale Hanım Türkiye’ye dönünce, “Gerçekte benim değil, senin elini öptü!” sözleri ile bana karşı bir alçakgönüllülük içinde davrandı.

O dönemde Cumhuriyet gazetesi ve Amerikan Connoisseur dergisi dışında Türk basını bu konuya fazla ilgi göstermedi.  

İlk denemede uyum sağlanmayınca, Bakanlık ve Genel Müdürlükten direnç gelmişti. İkinci denemeden sonra Jale Hanım'ın doçenti Haluk Abbasoğlu’nun Perge bağlantısını kanıtlayan raporu ve karşı tarafın pazarlığa girme eğilimleri de kırılma noktasını oluşturdu. Ancak daha sonraki bakanlar ve genel müdürler ne yazık ki, bu dosyayı unuttular. Bugünkü girişimlerin ve eserin Türkiye’ye getirilmesinin  ardında Kültürel Varlıklar ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü, uzmanların kararlılıkları ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın büyük desteği ve katkısı var.

Özgen Acar, heykelin “Yorgun Herakles” olarak adlandırılmasını, Herakles’in 12 zorlu işinden biri olan bir aslanı (Nemea aslanı) günlerce bekleyip elleri ile boğarak öldürmesi sonrasında antik dünyada simgelenen yorgunumsu görüntüsüne bağlı olarak takıldığını düşünmektedir.  

Anadolu’da oldukça yaygın bir Herakles kültü olduğunu da düşünen Özgen Acar, müzelerimizde sergilenen Herakles heykelleri hakkında da şunları söylemektedir:  

Bazı müzelerimizde benzeri Herakles heykelleri var. Anadolu’da bugün Herkül adını taşıyan dört yerleşme bulunuyor. Bu yarı tanrının adı antik Yunanda Herakles, Roma’da ise Herkül’dür. Herakles’in başındaki “H” harfini atarsanız telaffuzunda “Erakle” (Heraklia) sözcüğü zamanla değişerek Ereğli olmuştur. Bugün Karadeniz, Marmara, Konya Ereğlileri ile Araklı ilçemizin adları hep bu yarı tanrıdan gelmektedir.  

Yaşamı boyunca, destansı işler başaran Özgen Acar’ın başarılarla dolu gazetecilik geçmişinde bu olaya benzer çok sayıda ilginç olay ve öykü olduğunu Cumhuriyetteki yazılarından ve AKMED’deki söyleşilerinden biliyoruz.

Bunlar arasında Manisa’dan kaçırılan Marsiyas Heykeli'ni New York’ta bir antika galerisinde görerek haberleştirmiş. Eser sonradan Türkiye’ye geri getirilmiş. Manisa Müzesi'nde sergilenirken çalınan bir parçayı, Ödemiş yolunda saklandığı yerde saptayıp yetkililere bildirmiş. 1966-68 yılları arasında Uşak’tan kaçırılan “Karun Hazinesi'nden” sonra 1984 senesinde  Elmalı ilçesinde bulunan ve 1900 sikkeden oluşan ve “Yüzyılın Definesi” olarak adlandırılan definenin ait olduğu topraklara geri getirilmesine katkı sağlamış. Çalınan sikkelerin  mahkeme kararı beklenmeden geri getirilmesinde eski bakanlardan İstemihan Talay’ın zamanında hata yapıldığını, definenin yine Antalya Müzesi'ne geri geldiğini, ama defineyi satın alan Amerikalıdan dünyanın en önemli antik sikkeleri olan çok nadir 14 dekadrahmi yerine sadece 6 tanesinin geri alınabildiğini, sonradan onların da geri isteneceğini, ama ilgisizlikten peşinin bırakıldığını ve oldukları yerde kaldıklarını üzülerek dile getiriyor. 

Yıllardır arkeoloji ile yakından ilgilenen, Özgen Acar, her duyarlı yurttaş gibi, “Tarih yerinde güzeldir” diyedüşünmektedir. Yaptığı işleri söylerken,KKTC’den kaçırılan Kanakarya mozaiklerini Türkiye ve ABD’de yayımladığını, Rumların alıcıyı dava ettiklerini,  KKTC gerekli ilgi göstermeyince, mozaiklerin Güney Kıbrıs’a  geri döndüğünü, Yunanistan’dan kaçırılan bir altın takı hazinesini de yine yayımladığını, bunu da Yunanistan’ın  dava ettiğini,  Washington’daki Yunan Büyükelçiliğinin sürekli olarak kendisine danıştığını, hazineyi geri aldıklarını, İngiliz Scotland Yard’ın sanat hırsızlığı bölümünden bir görevlinin kendisinden bir Yugoslav kaçakçı hakkında telefonla bilgi istediğini, gerekli bilgilerin yanı sıra kaçakçının bir kıyı bankasındaki hesap numarasını da kendilerine verdiğini, birkaç yıl sonra o polis görevlisinin Türkiye’den kaçırılan bir yapıtın Londra’da bir galeride bulunduğunu kendisine  ihbar ederek, bir anlamda vefasını gösterdiğini, bu sayede o parçanın da yurda geri döndüğünü ifade etmektedir.   

Yüzündeki ifadeden ötürü “Yorgun Herkül” diye adlandırılan paha biçilmez değerdeki heykelin üst kısmı yurt dışına kaçırıldıktan sonra 70 ’li yıllarda ABD’de yaşayan ve insan hakları aktivisti (Nasıl insan hakları aktivisti bunlar anlamak gerçekten güç!), girişimci, vakıf yöneticisi ve koleksiyoner olan Leon Levy ve Shelby White çifti tarafından satın alınmıştır. Heykelin iki parçasının da aynı heykele ait oldukları kesinlikle anlaşıldıktan sonra, heykelin üst kısmının  ait olduğu yere geri gönderilmesi gerekirken, White-Levy-Vermuele ortaklığı iki parçanın birleştirilmesini, bu işlemin ardından 5 yıl süre ile Boston Müzesi’nde, 5 yıl da Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmesini önermişlerdir. Bu Herakles heykelinin yüzde 50’sinin Türkiye Cumhuriyeti devletine, yüzde 25’inin Boston Müzesi’ne, yüzde 25’inin White-Levy çiftine ait olması demekti. Çiftin ölümünden sonra Boston Müzesi’nin payı yüzde 50’ye çıkmıştır. Yüzsüzlüğün dik alası değil mi bu? Yavuz hırsızın evsahibini bastırması bu değilse, nedir o zaman?

Prof. Jale İnan’ın 80 li yıllarda Perge kazılarını yaparken Perge hamamında bulduğu Herakles heykelinin kayıp olan üst parçasının peşinde harcadığı mesai, bir detektifin  yaptıklarından farklı değildir. Bu örnekte ibret alınacak, ders çıkartılacak bir olay gerçekleşmiştir. Belden aşağısı Antalya Müzesi'nde sergilenen heykelin üst bölümünün ABD'ye kaçırıldığı söylentileri dolaşmaya başlamıştır etrafta. Jale İnan, bu söylentiler üzerine adeta bir dedektif gibi çalışmaya başlamış ve eserin izini bulmuştur. Zaman geçirmeden konuyla ilgili bir bilimsel makale yazmış ve her iki parçanın birbirinin devamı olduğunu, birbirlerini tamamladıklarının ifade etmiştir. Eser müzede sergilenmeye başladıktan ve yeri belirlendikten sonra foyası ortaya çıkmıştır. İsrarlı çalışmalar yaparak, sabırla sebatle çalışarak, 1990 yılında Boston Metropolitan Müzesi'nde bir alçı kopyayla iki parçanın birbirine ait olduğunu kuşku duyulmayacak biçimde kamuoyuna açıklamıştır.  

Özgen Acar’ın Müzede tesadüfen fark ettiği üst parça, Jale İnan’ın kazıda bulduğu alt parça ile gün olmuş birleşmiştir. Bir definenin eksik iki planı gibi bir araya gelerek daha anlamlı bir hale gelmiştir. İşte bugün Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen bu eşşiz eser bu saygıdeğer emeğin ve sabırlı çalışmanın, detektif gibi iz sürmenin sonucudur.

Herakles heykelinin yurda getirilmesinin ardından, taşları yerli yerine koymak, işin aslını uzmanından öğrenmek adına soluğu Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü (AKMED) müdürü Kayhan Dörtlük beyin yanında aldım. Kayhan Bey, Antalya Arkeoloji Müzesi’nin bugünkü zengin konumuna gelmesinde büyük emek sahibi efsane müdürlerinden biridir.

Sordum, “Özgen Bey, Herakles heykelinin üst parçası ile ilgili olarak ilk kez sizi aramış, öyle mi?”

“Evet, Özgen Bey, beni New York’tan aradı. Müzede gördüğü eserlerin Anadolulu ve Pamphilia kökenli olabileceklerini düşündüğünü, katalog resimlerinin fotokopilerini çektiğini, inceleyip kendisini de haberdar etmemizi istedi. O dönemin koşullarında fotokopileri nasıl göndereceğini düşünürken, kendisine müze olarak yeni bir faks cihazı aldığımızı, fotoğrafların kopyalarının faksla gönderilebileceğini söyledim.  O günün koşullarında, belli belirsiz bir fotokopi geçmişti elimize.

Gelen fotokopiye daha ilk bakışımda, resmi gönderilen Herakles heykelinin üst yarısının alt yarı ile uyumlu olduğunu fark ettim. Tek başıma ben yanılmış olabilirdim. Müzede görevli Atilla Akan ve Sabri Aydal beyleri yanıma çağırdım. Eseri enine boyuna incelemelerini, uyan uymayan noktaları tespit etmelerini söyledim. Heykeli inceleyen iki arkeolog arkadaşım da alt ve üst parçaların aynı heykele ait parçalar olduğunu söylediler. Bu durumda kuşkuya yer yoktu.

Hepimizin hocası olan Jale Hanım, başlangıçta benim parçaların aynı heykele ait olduğu tezime karşılık, dünya üzerinde yaklaşık 50 kadar yorgun Herakles heykeli olduğunu, bunların yere düşünce, ya da kırılınca aşağı yukarı hep aynı yerden bölündüklerini, söyleyerek, heykelin üst parçasının bizim alt parçaya ait olmadığı savını ileri sürerek karşı çıktı. Hatta, benim parçaların aynı heykele ait olduğu iddiam karşısında “Sana heykeli çok iyi öğretememişim” diye yarı şaka, yarı ciddi takıldı.

Biz, müze müdürü olarak bulunduğumuz sorumlu mevkinin hakkını verdik. Gerekli girişimlerde bulunduk. Gerekli mercileri anında haberdar ettik.

Hocamız birkaç kez yurt dışına gitti. Heykelin alt ve üst parçalarının aynı olduğunu kanıtlamak için. Biz de müze olarak Abdurrahman Özkan’a bir alçı kopye hazırlattık. Biri erkek biri dişi olmak üzere. Onunla Amerika’ya gidildi. Heykelin altındaki yuvarlak kaide çıkartılınca, hazırlanan kopyelerin birbirinin üstüne tam oturduğu görüldü. Söyleyecek sözleri kalmayan Müze yetkililerinin  o dakikada süngüleri düştü.   

Daha sonraki dönemde Müze müdürü Vermuele, (kendisi dünya çapında önemli bir arkeologdur) Antalya’ya kadar gelip, konu ile ilişkin olarak benimle görüşmek istedi. Birkaç kez randevu talebinde bulundu. Heykelin üst kısmını iade etmedikleri sürece, başlangıçta alaycı bir biçimde bu heykel iki göbekli mi? diyerek bizi aşağıladıkları sürece, doğru yorum yapıp, her iki parçanın aynı heykele ait olduğunu kabul etmedikleri sürece kendisi ile görüşmeyeceğimi ve asla randevu vermeyeceğimi söyledim. Nitekim görüşmedim de.  

Bir dönem “Cep Herkülü” diye bilinen dünya ve olimpiyat halter şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu Müzemizi ziyarete gelmişti. Benden de müzeyi gezdirmem istenmişti. Ben de Naim’i Heykelin arkasına geçirtip, pazularını şişirtip, kollarını havaya kaldırtarak resmini çektirmiş ve gazetelere vererek “Cep Herkülü heykelin üstünü istiyor.” diye haber yaptırmış, her fırsatta kamuoyu yaratmaya gayret etmiştim. Daha sonraki dönemlerde yıllarca üst parçanın resmini heykelin alt kısmının üstüne koyarak ve konu ile ilişkin yerli yabancı basında çıkan haberleri heykelin yanında sergileyerek sürekli ilgiyi diri tutmaya çalışmıştım. Büyük çabalar sonunda heykel müzemize geldi de şöyle rahatça bir ohh çektik hepimiz. “            

Kayhan Beye, kimi gözlemcilerin heykelin alt kısmının daha eski ve yıpranmış göründüğünü, iade edilen üst kısmın ise, daha parlak ve iyi koşullarda göründüğünü, Amerikalıların bilgisayarlar yardımıyla sıfır hata ile heykelin üst parçasını kopyalayıp, aslı yerine kopyesini göndermiş olabilecekleri görüşünü ileri sürdüklerini söylediklerini, bunun mümkün olup olmadığını sordum.

“Olmaz öyle şey.” diye başladı konuşmaya Kayhan bey ve şöyle devam etti: “Bizimki uzun yıllar müzenin bahçesinde açık havada sergilendi. Daha sonraki dönemde üst parçanın çalındığının fark edilmesi üzerine dikkatleri konu üzerine çekmek üzere bu kez müzenin içine ama lobi kısmına alındı. Üst kısmın daha iyi koşullarda olması onun devamlı kapalı alanda korunmasından ve sergilenmesinden kaynaklanmaktadır. Her iki parça da aynı heykelin orijinal parçalarıdır. Ben söylentilerin doğru olduğuna ihtimal vermiyorum. Aslının yerine kopyesinin gönderildiğine de kesinlikle inanmıyorum.”    

“Üst parça sizce nasıl çalınmış olabilir?” diye soruyorum.  Kayhan Bey’in cevabı, “O dönemde Perge kazılarında Güney hamamında yoğun olarak çalışılıyordu. Hemen hergün hamam kazılarından birkaç heykel, birkaç heykel parçası çıkıyordu. Kazı işçileri ücretleri beğenmeyip işi kendilerince sabote ediyorlardı. Buna kızan kazı başkanı Prof. Jale İnan, ben Burdur Müzesi Müdürü iken ortaklaşa yaptığımız Kremna kazılarında beraber çalıştığımız işçilerden yararlanmamızı istedi. Onları çağırdık. İşte ne olduysa, o günlerde oldu. Sanıyorum, bir kazı gününün sonunda işçiler buldukları bir heykelin üstünü kapatıp geceleyin de onu gizlice kırıp götürerek bu olayı gerçekleştirmişler. Ben müze müdürü olarak duyum alıp, ilgililere bildirdim. Arama yapılan köylülerde Herakles heykelinin üstü bulunamadı ama, daha küçük boyutlu bir başka Herakles heykeli çıktı. Bir biçimde bizim yorgun Herakles’ün üst yarısı buhar olup uçmuştu. Senelerce sonra sesi uzaktan taa Amerikalardan geldi. Ama artık ülkemizde soluk alıp verecek olmasına doğrusu ben çok seviniyorum. Bu ve benzeri kazılara ilişkin tüm raporlar Antalya Arkeoloji Müzesi’nde olduğu gibi, Turizm Bakanlığı arşivlerinde de bulunmaktadır. Raporların içinde de kazının gidişatına ilişkin her türlü ayrıntı yer almaktadır.  Sonuç olarak tarihi eserin önce kaybolmasına bilerek ya da bilmeden göz yumup, kaçakçılara bir biçimde fırsat tanıyıp, sonradan yok çalındı, yok kaçırıldı diye üzülmek yerine, onu yerindeyken korumak, gerekli önlemleri anında almak en akıllı yöntem olur, diye düşünüyorum.” oluyor.

Kayhan beyin görüş ve düşüncelerini teyid etmek, ayrıntıda farklılıklar varsa onları öğrenmek adına sonradan arkeolog Atilla Akan beyle de konuşma fırsatım oldu. Kendisine de benzeri soruları yönelttiğimde Müze Müdürü Kayhan beyin Sabri beyle kendisine buruşuk rulo biçiminde siyah renkleri birbirine karışmış bir fotokopi resim verdiğini, bu resmin müzedeki alt parçaya uyup uymadığını inceleyip kendisine görüşlerini söylemelerini istediğini, bahçeye heykelin bulunduğu yere gidip, epeyce incelediklerini, alt ve üst parçaların kesinlikle birbirini tamamladığını gördüklerini söyledi. Kendileri heykelin başındayken Kayhan Beyin de yanlarına gelerek, resmi ve heykelin alt parçasını yeniden hep beraber incelediklerini, kuşkuya yer olmadığını, parçaların aynı heykele ait olduğundan emin olduklarını ifade etti.   

Üst parçanın o dönemde başına ne gelmiş olduğunu tahmin ettiğini sorduğumda, kendisinin Perge kazılarında o döneme kadar çalışan ve aldıkları ücretin azlığı konusunda kazı başkanı Jale Hanıma sorun çıkartan eski kazı işçilerinden şüphe duyduğunu ifade etti.        

Bir yandan Boğazköy sfenksinin ve Herakles heykelinin Anadolu topraklarına,    ait oldukları vatan topraklarına kavuşmalarının sevincini yaşarken, Nasrettin Hoca’nın torunları olarak önce eşyalarımızı kaybedip sonra bulduğumuza sevinerek, darısı diğerlerinin başına diyoruz ama, asıl dileğimiz, Prof. Jale İnan gibi ömrünü bilime adayan insanların çoğalması, Özgen Acar gibi duyarlı yurtseverlerin sayısının artması, Kayhan Dörtlük gibi dikkatli müzecilerin çoğalması ve yurtdışına kaçırılan eserlerin tez elden yurda getirilmesi konusunda yetkili yetkisiz herkesin üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmesidir. Bu konuda yapılacak çok iş var, biliyoruz. Özgen Acar gibi taşları taçlandıran daha çok şövalyeye ihtiyacımız var. Bu da işin yalın gerçeği.

12 Ekim 2011,Antalya    

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 897
Kayıt tarihi
: 31.08.11
 
 

Bir yabancı dil öğretmeni ve turist rehberi olarak yurdumuzu ve anadolu insanını tanımayı ve tanıtma..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster