Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ağustos '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
263
 

Tatanka Yotanka

Tatanka Yotanka
 

Tatanka Yotanka ve esir ettiği soluk benizli.


Yeni yetmişlerde İzmit'te Kozluk mahallesinde yaşarken, sokağımızın bir başında 'Saray Bahçe' vardı. Saray Bahçe'ye açılan bir sokakta yaşamanın en keyifli yanı, oyun sahası sıkıntısı çekilmeyen bir çocukluk geçirmektir.


İzmit'in meşhur saat kulesi, Saray ve çevresinde kimi toprak kimisi de çim olan üzerinde hiçbir yapılaşma olmayan bomboş alanlar.


Bilmem bir zamanlar Kocaelispor'un 1. Lig'de geçirdiği başarılı yıllarda o alanların etkisi ne olmuştur ama, şimdi İzmit beton bataklığına gömüldükçe yeşil siyahlılar da amatöre kadar düştüler.


Bugünlerde İstanbul'da eski fotoğraflar toplayıp onları ufak öykülerle daha da tatlandırmaya çalıştıkça, fotoğrafların beni hep o günlere, İzmit'e, Saray Bahçe'ye taşıdığını görüyorum.


Saray Bahçe'nin sahile yakın kısmında İstanbul'a uzanan yolun üst kısmında bir Atatürk heykeli vardır.


Gazi'nin sağ kolu yere paralel, işaret parmağıyla da İstanbul'u gösterdiği bu heykelin önünde dedemle çekilmiş fotoğrafımın her bir gözeği * çocukluğuma ait bir anıdan oluşur.


Geçenlerde tesafüden, İstanbul'daki müzayedelerde 'eski' ye özlem duyarak bu işi profesyonelce yapan kişilerin arasında çok sayıda İzmitli'nin olduğunu farkettim. Atatürk'ün İstanbul'u işareti, çocukluğumuzdan bilinçaltımıza kazındı da hepimiz kendimizi Boğaz'ın kıyısında mı buluverdik diye düşündüm, yarı şaka yarı ciddi.


Bir fotoğraf karesi. Neyin nesidir çözmek imkansız.


Kızılderili şefi Tatanka Yotanka (Siyu dilinde Oturan Boğa ; bakınız Alaska'nın muhtelif sayıları) fotoğrafın sağında ayakta uzaklara derin anlamlarla yüklü bir şekilde bakıyor. -Bu arada söylemeyi unuttum sanırım benim için bütün kızılderililerin adı Tatanka Yotanka'dır-


O zamanlar Teksas, Mandrake, Kızılmaske, Mister No ama özellikle de Alaska, biz çocukların Vikipedia'sıydı. Neredeyse her şeyi o büyülü çizgi romanlardan öğrenirdik. Kızılderilileri kandırıp ateş suyu ve parlak taşlarla onları aldatan, aldatamadığında da gürültü çıkartan uzun borularla onları katleden Amerikalıların bu soykırımını yumuşatma işini, çoğunluğu İtalyan yazar çizerlerince hazırlanan çizgi romanlar üstleniyordu.


Tatanka Yotanka'nın tarihe geçen sözlerini daha sonraları kalın kalın kitaplarda okuma fırsatını ise, bizlere okumayı çocuk yaşta sevdiren işte o adlarını andığım çizgi romanlar vermişlerdi.


O zamanlar kendisine sıcaklık duyduğumuz büyük şefin aslında ne büyük bir adam olduğunu ise ancak daha sonraları anlayabilecektik...


Topraklarını silah zoru ve hile ile ele geçiren beyazlar için;


Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama yoksulların bozamayacağı birçok kural koymuşlar.


Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için yoksullarla güçsüzlerden vergiler alıyorlar.


Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve öteki süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar.


Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.


demiştir.


Emperyalizmi, yayılmacılıklarını gizleyip, kapitalizmi bizlere şirin göstermeye çalışan zihniyetin yüzüne çarpılmış okkalı bir şamardır Tatanka Yotanka'nın bu sözleri.


Çocuklarını çizgi roman okuyor diye pataklayan ebeveynler acaba şimdi ne büyük bir hata yaptıklarını anlamışlar mıdır? Günümüzde kafasını bilgisayar ekranındaki oyunlar kaldırmayan torunlarını gördükten sonra, çocuklarına haksızlık ettiklerini düşünüyorlar mıdır?


Neyse, onlarcasının arasından altı dokuzluk siyah beyaz bir fotoğraf, beni yeniden eski günlere götürdü dedim ya, biliyor musunuz yukarıdaki görselde, kimbilir ne yaptığı için ağaca bağlanmış 'beyaz adam' ın kaderini bir zamanlar ben de yaşamıştım.


İzmit'te Saray Bahçe'deki ağaçlar sadece futbol maçlarında kale direği vazifesi görmekle kalmıyor, aşağı-yukarı mahalle savaşlarında yakalanan savaş tutsaklarının bağlandığı bir direk işlevini de üstleniyorlardı.


Zincirlikuyu Mezarlığı girişinde yazar ya, ''Her canlı bir gün ölümü tadacaktır'' diye, işte bizim savaşlarda da herkes bir gün bu ağaca bağlanma cezasının tadına bakıyordu.


Yine bir gün, aşağı mahalleliler tarafından esir alınmış, ağaca sıkıca bağlanmış ama artık her nasıl olduysa sonra da orada unutulmuştum. Hava kararmış, saat epey ilerlemişti. Ortalıkta gezenler gittikçe azalıyor ve sık ağaçların arasında görülme şansım da tükeniyordu.


Ben de çocuk aklımla inat etmiş bağırmıyor, kimseden yardım falan istemiyordum ama gittikçe de acıkıyor ve evde yiyeceğim fırçaları da düşünmeye başlıyordum.


Derken en umutsuz bir anda karanlıkların arasından kahraman dedem çıkagelip, beni kurtarmıştı...


Şimdi yazının tam da burasında, güzel bir son olsun diye ders verircesine bir cümle arayışına girmeyeceğim. Amacım elime geçen fotoğrafın bende uyandırdığı duyguları kağıda dökmekti ve onu da yaptım.


Herkesin, ileride anımsayabileceği güzel anlar yaşamasını dilerim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1032
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster