Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Temmuz '09

 
Kategori
İş Yaşamı - Kariyer
Okunma Sayısı
435
 

Tatil üzerine 1

Tatil üzerine 1
 

Her şey dahil’ uygarlığımızın bizleri doğamızdan kopartıp içine tıktığı kodes kentlerimizde ‘her şey


Nedir bu tatil denen saçma illeti cihan? Ne vakittir hayatımızda ? Ben babamın tatil yaptığını hatırlamıyorum, o da dedemin. Çoğunluğu ifade eden köy kökenli kent çocuğu olarak.

Yaz aylarında hafta sonları gidilirdi deniz kenarına göl boyuna.. Çalışma hayatına ara verip, yerini yurdunu bırakıp, sınırsızca tüketmeye sorumsuzca yaşamaya ayrılan şuursuz ve zorunlu gibi yaşanan, bu acayip nöbet, neden hayatımıza çakıldı mıh gibi?

Adettendir tatile gidilir her şey dahil, yenilir içilir tüketilir kapitale tabi, kısa zaman aralığında hızlı ve bol hiçbir şey hesaplamadan. Hesaplamak zorundaysan bazen ya da genelde memleket havası çeker canın o sene.. Of yaparsın kendini çocukluk diyarında, ya da akrabalar ayarında. Ama bir tuhaf nöbettir yılda bir durursun adettendir.. Ne vakittir?.. Ben diyim beş sene sen de onbeş sene fazlası yok. Kimin icadı bu sonradan cuk dedi içimize?

Düşünmeden ve akıl yürütmeden genelde yaşananı yaşamayı severiz sürü psikolojisinde. “Herkes tatil yapıyor birkaç hafta aşkım, biz nereye gidelim bu sene her şey dahil mi hariç mi bizden?..”-Neden gidelim bir yere evimiz burada, seyahatse entellektüelizm adına canım feda, gezelim görelim. – Yok efendim yatalım başka yataklarda, yiyelim Babiller gibi sınırsızca içelim Romalılar gibi limitsizce, daha sıcağa gidelim temmuzda serine gitmek sıcakta akıl işi olsa da.. nasıl perhiz bu nasıl lahana turşusu dedirten klasik kentli sanayileşmiş ekonominin, torna tezgahından geçmiş beyinleri, ve bu beyinlerin sahipleri 2000 lerin ailelerinin klasik diyaloğu olmuş, sıcakta kalınca patron gölgesinde.

Doğada hangi faaliyet arada bir durur acaba? Düzensizce. Kalbinizin on dakika tatil yapması, dünyanın yorulup, biraz durması, ağaçların bir seneliğine yeşermemesi, balıkların çıkıp karaya yeter yüzdüğümüz biraz kumsalda tatildeyiz demesi veya elektronların bir saniyelik tatil ilan etmeleri nasıl anormallikler doğurabilir. Ve nelere son verebilir?

Tatil neye göre normlara sığar? Üretmekten çok, tüketmeye endekslenmiş toplumların urları yayılır durur ve, kötü huylu ve gizlidir.

Bir de hayatımızın vazgeçilmez Pazartesi sendromları.. radyolarda bağırır, psikologlar çare arar, tıp dünyasından, sosyal enstitülere, insan kaynakları denen profesyonel kölelik uzmanlığına kadar herkesin derdidir bu pazartesi sendromu.

Pazarları dolar taşar alışveriş merkezleri. Her yerden mangal kokuları gelir deniz kenarına giden yollar araba yığılır. Herkes sanki bir kumandadan tuşlanmış, yiyip içip tüketmek fonksiyonu maksimum ayarda sabitlenmiş robotlar gibidir. Pijama partileri, gündüz seksleri, uzun banyolar, piknikler ve tabi ki, yapay iklimlendirmeli şehir meydanları ve çarşılar olan alış veriş merkezlerinde.. ve spot ışıklı Latin müzikli pazarlarımız, gros marketlerde kredi kartlarının bayramı keyfen yapılan alışverişler…ve..…birden, pazartesi doğuracak, her şeyin yalan ve geçici olduğunun ifadesi gibi “Pazar akşamı” çöker evlere, pazartesi sendromuna haberci.

İnsan kaynakları çözemez pazartesi verimsizliğini ama derdetmez o kadar da, Pazar tüketmeyi esas kılsın da, tabiiyet budur aslında.

Haftalık tatilinde, yıllık her şey dahilinde ve memleket uyuşukluğunda yaşanan bu şeyi irdelemek, anlamak ve sorgulamak garip değil, bunu normlara sığdırıp yaşamak gariptir. Doğasına aykırıdır yaşamın alışkanlık ve düzen dışı kesikli hareket etmek.

Düşünün feodal toplumun çiftçilik yaparken, nasıl bir rutinde çalıştığını.. hayal edin, en verimli çalıştığınız saatlerde çalışmak isteyip de çalışacağınız periyotlarda çalışabileceğiniz bir iş hayatınız olduğunu..

Günde beş saat çalışıp her gün çalışan çiftçilerden bahsediyorum. Herkesin aynı gün tüketmeye zorlanmadığı, tatillerin haftalarda y ada yılda toplanıp “arada özgürmüşsün gibi yapalım sana köle” oyununu oynamayıp, bireysel özel zamanların serpiştirildiği, günlük çalışma saatinin daha az ve verimli, sosyal hayatın daha yoğun ve düzenli olduğu tüketmeye değil verimli üretmeye dayalı bir sosyo ekonomik hayat düşleyin.. Kafanız mı karıştı? Zaten bu yüzden sadece düşleyin, sonra üzerine konuşalım, ama budur gelinecek nokta tatilin anormalliğinden, insanlığın normalliğine..

Birgün gazetesi yazarlarından GÜRKAN HAYDAR KILIÇARSLAN, bu konuda 12.07.2009 da harika bir yazı yazmış, yazının girişinde diyor ki;

“Gezegenimizi paylaştığımız doğal canlıların hiçbiri tatil yapmaz. Çünkü tatil kavramı eşyanın tabiatına aykırıdır. Hemen her çalışan bireyin dört gözle yolunu beklediği kitlesel ve bireysel tatillerin tamamı, gezegene egemen olan insan uygarlığının icadıdır. İnsan işidir. Bu yüzden kimi bireyler için bir fetiştir tatil. Öyle ki, bütün bir yıl sadece birkaç haftalık tatil rızası kazanmak için çalışmak, neredeyse ortalama bir inanan bireyin Allah rızası için ibadet etmesinin dahi önündedir.”

Tedavisi mümkün olmayan genelde çocuklarda gözüken ve ömür boyu süren bir hastalık hakkında bir şeyler okumuştum yakın zamanda.

Halk arasında sara diye bilinen, epilepsi hastalığı, hastanın nöbetler geçirmesiyle belirti gösterir. Epilepsi nöbetleri pek göze hoş gözükmeyen zor durumlara sokar insanı, "sara krizi geçiriyor" derler. Ünlü bir çocuk psikiyatrı ofisimizde komşumuzdu. Bir sürü epilepsi hastası gelirdi binaya görürdük, üzülürdük. Aynı doktor kaynaklı bir mail okudum sonra kendisi de doğruladı bir karşılaştığımızda. Çocuk beyninin yetişkin beyinlere göre 50-100 kat daha fazla ayrıntıları dahil ederek kaydedebildiğini, bunları ihtiyaç duydukça çıkaracağı bir kütüphanede sakladığını, bilinçaltı denen bu kütüphanenin zaten çocuklukta dolduğunu ve sonra kayıt yeteneğinin zayıfladığı yetişkin zamanlarında bu verilerle kişilik ortaya koyduğunu insanın öğrendim. Her şeyi atlamadan kaydeden bir beynin ne kadar işlevsel ve arşivsel olduğunu düşünün.

Ama çocuk beyni böyleymiş. Gelelim epilepsiye; epilepsi, beynin nöbete girmesidir. Yani çağın diliyle resetlemesidir kendini. Çocuk beyni, televizyon karşısında hele reklamlarda her kareyi ayrıntılarıyla kaydetmeye başlar. Doğal sosyal hayatında asla bu kadar hızlı ve anlamsız gelişmeyecek görüntüler ve sesleri yapısal formatında hızlıca kaydeder. Televizyon yetişkin için anımsanmayacak bir sürü görüntü ve sesin oluşturduğu eğlence aracı iken, çocuk için kayda açık beyninin kaydetmesi gereken çocukluk anıları gibidir. Ve çok sık, bazan işi olan annesinin de desteği ile devamlı TV seyreder. Ama beyni bu yoğun ve ayrıntılı kayda dayanamaz. Birden gözleri kayar titreme gelir, kusmaya başlar. Sinir sitemi iflas olmuştur. Dünyadan kopar, duyuları çalışmaz, algılamaz, nefes alışlarından kas hareketlerine herşeyin dengesi bozulur. Sanki beyni alıp başını gitmiştir.

Korkulu ebeveyn doktor karşısında soru dolu bakışlarla şu cevabı alır: korkacak birşey yok epilepsi nöbeti ya da sara krizi.. geçer, ama devam eder.!...Peki nasıl korkulacak birşey yok? Epilepsi öldürmez, ama geçmez de.. Zaten beynin yorgunluğu karşısında daha fazla tehlikeye maruz kalmamak için kendini kapatmasıdır bir süreliğine, ve nöbet halinde zuhur eder bu durum. Bir çeşit sigorta. Ama aşırı yüklenmeden devreye giren bir sigorta. Bir çeşit reset, format neyse.. Bir çeşit bir süreliğine duruş, ve ya bir çeşit kısa TATİL...

Evet tatil.. anormal işevsellik ve anormal sonucu TATİL..

Yani TATİL zaten bir hastalık üründür. Ama hastalık tatil değildir. Tatil yapan insanı ve tatil anlayışını eleştirmek değil, hiç durmadan televizyon seyrettiren anne babayı asmak gerekir. İncir ağacının gölgesinde uzayıp giden zeytinliklere bakarken aradaki OSB dediğin canavarı gösterip, hayat bulunduğumuz yerde, orası bir hastane ya da hapishane demiştim sanayiye köle olmayı ideal edinmiş çiftçi çocuğu bir dostuma.

Öyle yoğun ve ağır kölelik yapıyoruz ki, tatil bizim sara nöbetimiz..

Doktor şöyle dedi sonra, beyin bu durumdan hoşlanır.. çünkü dinlenmiştir. Ve bunu iyi bir şey zannedip alışkanlık haline getirir. Nöbet geçirmeden yapamaz, ve insan çocukluğundaki ağır yüklenmenin bedelini ömür boyu, yer zaman gözetmeden yaşanacak nöbetlerin mahkumiyetiyle öder.

Yine bu konuda okuduğum en iyi yazının sahibinden alıntı yapacağım Gürkan Haydar KILIÇARSLAN bakın nasıl komedi dram renginde anlatıyor tatil urunu;

“…Sol hareketlerin ‘üreten biziz, yöneten de biz olacağız’ şiarını ‘üreten sizsiniz, tüketen de siz olacaksınız’ formuna dönüştürmekten başka yürürlükte etkin bir stratejisi olmayan kapitalizmin yarattığı dev hapishanelerde yaşıyor ve çalışıyorsunuz. Koca bir yıl, birkaç haftalık tatil niyetine emeğinizi kiralıyor ve satıyorsunuz. Kutsal tatil günleri gelip çattığında ördekten can simidiniz ve deniz gözlüğünüzle denize koşuyorsunuz. Hapishanelerde ‘güneşe çıkarılanlar’ gibisiniz.
‘Her şey dahil’ uygarlığımızın bizleri doğamızdan kopartıp içine tıktığı kodes kentlerimizde ‘her şey hariç’ yaşamanın bir ‘ödülüdür’ tatil. Aristokrat karıncalar bile bize gülüyordur koca bir kış boyu..”.

Anandan babandan görmemişsindir tatil yapmayı, sanayileşmiş kentli, beton yığınları arasındaki iğrenç hayatında bir kez yapınca epilepsili beyin gibi tutsak olursun tatil nöbetlerine..

Yani Tatil zaten bir hastalıktır, özürdür. Ama virüsü kentli yaşam değil, sanayi değil, bütün bunlarında sebebi patronlardır. Yani kapitalizm. Kölesin ve özürlüsün. Ve tatil senin sara krizin ağzından köpükler çıkararak yaşadığın.

Ya devam nöbetlere her şey dahil, ya da incir toplamaya özgürce hayallerinin kölesi olarak sadece...

17.07.2009

Selçuk DOĞAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 61
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 221
Kayıt tarihi
: 27.06.09
 
 

1977 Bursa doğumlu, Ege Üniversitesi İşletme Mezunu evli ve bir çocuk babasıyım. Sanayi köleliğin..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster