Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
596
 

Taze Baharlar

Taze Baharlar
 

https://www.youtube.com/watch?v=-wMV3di9TSI

4/5/2015

İçimin dehlizlerinden bir kapı açıldı bu sabah. Köhnemiş bedenim, fikriyatım tanıdık bulmadığı bu taze baharları getiren usul usul esen rüzgâra bıraktı tüm benliğini…

Sabah ziyarete gelen o genç kadının yüzüne yerleşmiş kalıcılığına kendini masum bir çocuk gibi inandırdığı o sıcak gülümseme belki de karanlıklarıma ışık sızdıran. Kendimi tanımayı reddeden pasif kişiliğimi, yaşadığım– daha doğrusu kapatıldığım – bu kasvetli, hayatın renklerinden mahrum yeri düşünürsek heyecan verici bir aydınlanma benimki!

Ruhumun karanlık koridorlarında yürürken ona açılan yüzlerce kapıyı tek tek açıp içine girmeyi, oradan benliğime bir parça ışık sızdırmayı yıllarca erteledim. Buna hem korktum hem üşendim.

Gençken şaşılacak derece hızlı ilerleyen zaman dışımla meşguliyetimi öyle alıyordu ki bu beni avutmaya yetiyordu. Şimdilerde zaman yavaş ve hüzünlü ayrıca içimin tüm seslerini duyabilecek kadar sessiz…

Oturma odasının büyük, yüksek camlarının önüne konmuş, yüzü eprimiş koltuğa oturup ellerimi göğsümün altında kavuşturup, gözlerimi bir noktaya dikip saatlerce yavaşlığıyla beni boğan, hüznüyle acıtan zamanın geçmesini beklerim. Beklemek…

Yemek vaktine, serbest uğraşı odasına ya da uyumak için odama gidene kadar beklemek. Birbiri ardı sıra geçen günlerin bir hayalet sessizliğiyle süzülüp gidişini seyrederek beklemek…

Bu sessizliğe, ağır havaya ortak olan; üzerinde minik kahverengi lekeli, solgun bir deriyle kaplı sıvısını kaybedip gıcırdayan eklemlerin, kırılgan, narin kemiklerin ve onlara tutunmuş güçsüz kasların bu havayı daha da ağırlaştırdığı bedenlerle yaşamak zorunda kalmak benim için oldukça katlanılmaz. Gençliğimde tüm zamanımı alan dışımla artık karşılaşmamak için aynalara bakmazken burada birlikte yaşadığım bedenler bunu bir ana olsun unutturmayarak yaşlılığımı her gün yüzüme vuruyor.

O zaman rengi kaçmış donuk gözlerimi bu kuruyup kalmış bedenlerden öfkeyle yöneltip beni bu hale getiren tabiattan almak istediğim hıncı onlardan çıkarıyorum. Gözlerimin acımasız donukluğu karşısında panikleyerek nafile bir çabayla kaçmaya çalışan bu bedenlerin güçsüz bacaklarını, tuttuğum bir böceğin çaresizce havada dönüp duran bacaklarına benzetiyorum. Bu yaşın zavallılığı karşısında sessizliğim katbekat artarken, yüzüm gülmüyor, gözlerim ağlamak bilmiyor. Zorunlu konuşmaların dışında kimseyle konuşmak içimden gelmiyor.

Bir aydır ağzımdan tek bir söz çıkmadı. Konuşma alışkanlığımı yitirmemek için hep yazdım. Ve ölmek için tuhaf bir sabırsızlık kapladı içimi, oysa benim dışımda herkes ne kadar da hevesli yaşamaya…

Tabiatta beni yaşatmaya hevesli, beni öldürmek için tam 85 yıldır bekliyor. Anlıyorum ki; ruhuma, karanlıklarıma yönelmem için bana fırsatlar veriyor.

Oysa beni yalnızlığımdan hiçbir zaman kurtarmamış, yanılsamalarla dolu bir hayat bahşetmiş, ufak tefek sağlık sorunları, küçük mutluluklar dışında benimle hiç ilgilenmemiş bir Tanrıdan çoktandır bir beklentim yok. Biliyorum beni öldürmek için uygun zamanı kolluyor. Fakat bir şey istiyor benden. Galiba hep istedi. Artık beklediği şeyi yapmamı öyle yoğun hissediyorum ki, onu yapmadan önce ölmeme izin vermeyecek.

Bu ibadet mi? Hayır! Ondan öte bir şey. Sanki kendime yabancı oluşuma dayanamıyor. Nasıl mı anlıyorum? Bazen bir merhamet duygusu salıyor içime, şefkatli bir dalga yayılıyor hücrelerimde. Bunu bir kadının yüzüne yerleşmiş gülüşle, bahçedeki kedini ince bir çizgi gibi duran yeşil cam gözlerindeki tatlı bakışla, o sedef parlaklığına sahipken kullandıklarımı, dokunduklarımı yerleştirdiğim sandığın başımı döndüren kokusuyla, huzurevinin yakınlarındaki camiin kubbesini çınlatıp arşa çıkan ölümün ardından okunan selanın içli ezgisiyle ansızın beni yumuşatmaya çalışan hassasiyetiyle yapıyor. Kayıtsız kalamıyorum. Biliyorum ki, yakında öleceğini bilen birinin celladına kayıtsız kalamayışı gibi korku barındırıyor bazen itirafı zor olsa da.

Yaşadığım sürece Tanrının benim için uygun bulduklarını hiç sorgulamadım. Bana yaşama hakkını tanırken buna yardımcı olmaları için seçtiği aileyi, ülkeyi, ırkı, dili, dini hiçbirini yadırgamadım.

Annem despot bir kadındı, despotluğunun yanı sıra aristokrat bir ailenin kızıydı. Cesurdu, zekiydi. Babamsa zayıf karakterli bir adamdı ayrıca bir proleter. Ve son derece kıt bir zekâ. 55 yıl nasıl evli kaldıklarına hep şaşırdım. Babam öldükten sonra annem artık varlığının bir anlamı kalmamış gibi onun ardından birkaç yıl sonra ölüme yenik düştü. Annemin ölümünü hep bir yenilgi olarak kabul ettim.

Yaşadığı sürece hayatımdaki her şeye annem karar verdi. Onun seçtiği okullarda okudum. Onun istediği adamla evlendim. Yine de memnun edemedim onu.

Tanrı bana bir evlat vermedi. Ne ben ne kocam bundan bir an olsun şikâyetçi olmadık.

Anne ve babam arasındaki tutarsızlığa rağmen benim hep ölçülü, ağırbaşlı bir hayatım oldu. Benden yaşamam istendi yaşadım. Kocam öldükten sonra annemin tam tersi bir tutum sergiledim. Bence hayatın anlamı sadece var olmak olduğu için sükûnetimi, dışsal hayatımdaki mevcudiyetimi koruyarak yaşamaya devam ettim.

Buraya bu huzurevine gelmek zorunda kalana kadar. Kendime bile hep mesafeli durmuşken buradaki her türden insanla arama aşılmaz duvarlar ördüm. Yalnızlığım, acizliğim yine de hesap sormama sebep olmadı Tanrıya.

Kim bilir belki bu yüzden içime hakikati görmemi ister gibi bana acıdığını, kanaatkârlığım karşısındaki erdemi ödüllendirmek ister gibi davrandığını hissettiriyor.

GAZİ HUZUREVİ

Elimdeki kalemi plastik çiçeklerin süslediği sehpaya bırakıp yazmaya ara verip, oturma salonunun yaşlı sakinlerinin yankı yapan kuru öksürük seslerinin arasında daha ne kadar oturdum bilmiyorum. Gözlerimi etrafta umutsuzca gezdirdim.

‘’Ne zaman istersen gitmeye hazırım Tanrım.’’ diye fısıldadım.

‘’Efendim, bir şey mi söylediniz?’’ diyen genç bir ses koltuğun arkasından ellerini omzuma koyup sevecenlikle sıvazladı. Sonra önüme gelip diz çöktü.

O güzel yüzlü genç kadının gülümseyişiyle bir kez daha karşılaştım. Ellerimi ellerinin arasına aldı.

‘’Bir daha ki gelişime size bir kitap getirmek istiyorum. Yazmayı, okumayı çok seviyorsunuz. Ve ben okuyacağım size. İstediğiniz bir kitap var mı?’’

  ‘’…………………………………………………..’’

‘’ Peki bu kez ben seçerim. Burayı ziyarete geldikçe de size bölümler okurum kitaptan.’’ dedi ve gitti.

Okumadığım ne kaldı ki! Benim hayata dair bir şeyler görmeye ihtiyacım, bir daha ki gelişine taze çiçekler getirsen şu plastiklerle değiştirsen onları. İçime çeksem kokusunun taze baharlarını… 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 420
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 962
Kayıt tarihi
: 26.05.14
 
 

Dünyanın kirletemediği bir lotus... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster