Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Aralık '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
991
 

Tebdil-i Mekan, yeniden yeni bir sayfa açmak hayata

Tebdil-i Mekan, yeniden yeni bir sayfa açmak hayata
 

Bazen hayatınızla ilgili olarak, sanki yaşanması gerekenleri değil de, yaşamak zorunda kaldıklarınızı yaşadığınızı hissediyor musunuz? Ya da kendinizi bir tren olarak düşünüp, bir yerlerde, birileri, bilmediğiniz bir el, sizin gittiğiniz yolda, makas değiştirtip, güzergahınızı değiştirmişte, farklı bir yöne gidiyormuş gibi hissettiniz mi? Tabi şimdi, insanın kendisini trene benzetmesi kabiliyet ister, daha o kadar balataları sıyırmadık diyenleriniz olabilir. Ben benzettiğime göre yanık kokuları burnunuza geliyordur.

Son bir kaç senedir, gerçekten gittiğim trenin penceresinden, diğer boş olan yolu gözlüyor, acaba bu tren o yolda gitse daha iyi olmazmıydı diye kendi kendime soruyordum. İzlemek için almış bolduğum DVD lerde film konularında, hep hayatında köklü bir değişiklik yapmış karakterlerin yorumladığı filmleri seçmeye gayret ediyordum. Ya da hayatında köklü bir değişiklik yapmış, karakteri konu alan filmleri tercih ediyordum. Aslında hayatımda değişiklik yapma fikri, belki son iki üç yıl değil, ta üniversite öğrencilik zamanlarımda da aklımda vardı, şimdi hatırlıyorum. Bursa'da kitap reyonunda Orhan Pamuk'un Yeni Hayat isimli kitabını ilk incelediğim an geldi aklıma. Kitabın arkasını çevirdim ve "Bir gün bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti" cümlesini görmüştüm. Diğer kelimelere bakmadan almıştım o kitabı. Simyacı'da bana hayatın işaretlerini okumanın, değişimin arayışın ipuçlarını vermişti. Matrix filmi bile arka planda, bazı soru işaretlerimin cevapları hakkında farklı bir fikir kazandırmıştı.

Hep o adımı atmak istedim yıllar boyunca, kendi kendime düşündüm. Satacak bir Ferraqrim yoktu ama, hiç değilse belli alanlarda, bazı adımlar atmam gerekiyordu. İnsan bekarken daha cesur oluyor galiba, en azından evliyken, bekar zamanının bazı avantajlarını daha fazla hissediyor diyeyim, bu adımları atmak açısından.

Sertap Erenerin Yeni bir iş, yeni bir aşk demiyeyim de, yeni birşeyler lazım şarkısını mırıldandım bilinçaltımda yıllarca. Korktum o adımı atmayı. Nasıl korkmayayım, iyi kötü bir denge oturtmuşsunuz, finansal dengeniz estek köstek ama yine de gidiyor, ancak bir o kadar da şuanda yaşadığınız ortamın, özellikle iş ortamının gerginlikleri, strese bağlı, sonu gelmez ağrıları vücudunuzu deprem gibi sarsıyor. Kendinizi işten eve, evden işe, faturaları ödeyen bir zombi gibi görmeye başlıyorsunuz. Hatta bazen kendinizi ağrılardan iki büklüm olmuş 80 lik dedeler gibi hissediyorsunuz. Arabadan inerken birileri sizin kolunuza girme ihtiyacı duyuyor. Hele hele işten çıkarsanız, oturduğunuz evdende çıkma gibi bir durum söz konusu olunca hepten geriliyorsunuz. Hobi yok, gezme yok, evden dışarıya çıkma isteği yok. Masmavi gökyüzüne, evin balkonundan bir sigara yakıpta seyretmek en büyük keyfiniz... Nasıl bir hayat ama. Değiştirilmesi gereken bir hayat değil mi?

En sonunda attım o adımı. 30 Ağutos 2008 Zafer bayramıydı. Yönetim kurulu başkanının yanına çıktım. Artık çalışmış olduğum şirketlerde çalışmak istemediğimi, şirketlerin bana artık birşey katmadığını, beni tatmin etmediğini, faydadan çok zarar getirdiğini, bayram tatilinin bile olmadığı bir firmada çalışmak istemediğimi, 9 senelik tazminat hakkımıda bırakaraktan, sakin bir şekilde, en güzel diksiyonumu kullanarak ve kibarca kendisine söyledim. Adamcağızın şaşkın bakışları hala gözümün önünden gitmiyor. Şaşırmasının sebebi, bugüne kadar hiç bir personelinin ona bunları deme cesareti gösterememesiydi. O işte çıkarırda ancak personel kendisi işten çıkamazdı ki, onun şirketleri bulunmaz hint kumaşıydı.

25 Temmuz 2008. Oturmuş olduğum apartmanın aynı cephesinde manazarası daha geniş bir evin sahibi ile kira anlaşmasını yaptım. Yani işten ayrılmadan bir ay evvel.

Neyse çok şükür, ağrılarım gitti. Artık minik kızımla halının üzerinde boğuşabiliyoruz. Arabadan indiğimde zıpkın gibi iniyorum. vesare. iş mi, kendi işim, eski işimden kazandığımın yarısını kazanıyorum, ama bana yetiyor. Faturaları ödeyeyim, sahilde kızımla, eşimle dolaşabileyim, yemek yemiyeyimde, çay içeyim, ama huzurlu olayım. Hayatın güzelliklerini görebileyim. Gökyüzünde uçan martıları, adaları, ağaçların yeşilliklerini, toprağın kokusunu, yağmurun sesini duyabileyim, hissedebileyim. Ayda bir Facebooktan tanıştığım arkadaşlarımla ailecek toplanabileyim ve onlarla beraberken acaba yarın işte ne sorun çıkacak diye düşünmeyeyim ya da acaba şimdi niye arıyorlar diye telefonum çılgınlar gibi tepinmesin. Hafta arası akşam saat 5 te kimseye hesap vermeden, eşimle Pendik'e gidebileyim ya da minik kızımın aşıları yapılırken kucağımda ona türlü şaklabanlıklar yapıp, onu güldürmeye çalışayım ve yine tüm bunları yaparken, işyeriyle ilgili tedirginlik sarmasın. Zaten sizi bilmem ama benim hayattan beklentim bu.

Asıl hayat hangisi, iş hayatı mı, yoksa iş hayatının haricindeki hayat mı? Ben cevabımı biliyorum, siz?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 115
Toplam yorum
: 139
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 716
Kayıt tarihi
: 27.07.06
 
 

1994 Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisat bölümü mezunuyum. Aynı üniversitede Genel İktisat Polit..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster