Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Temmuz '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
582
 

Tek beyaz kale "Pamukkale"

Tek beyaz kale "Pamukkale"
 

Özelikle bahar yağmurlarından önce, gökyüzünün mavisine düşen kabarık beyaz bulutlar bir pamuk gibi dolaşır tepemizde. Yüksek dağların zirveleri ile örtüşür bazen. Dağın bittiği, bulutun başladığı yeri uzaktan ayırt etmek zorlaşır.

Denizli'nin 20 km ötesinde bulunan Çökelez dağının üzerinde asırlar öncede beyaz beyaz bulutlar inmiş, bütün bulutlar yağmur olup toprağa döküldükten sonra kaybolup gitmişlerdir. Ancak kar beyazı bir bulut dağın yamacına tutunup kalmış. Bir daha oradan ayrılamamış. Dağın böğründeki bu bölümü gören insanlar ona Pamukkale ismini vermişler. Pamuk bulut olarak da adlandırabileceğimiz bu doğa harikası bulut, yüz yıllar önce içinde sakladığı yağmur sularını yağmur olarak yağmasa da şifalı su olarak asırlar öncesinden bu güne kadar şifalı termal suyu olarak akmaktadır.

Pamukkale’yi ilk gördüğümde dağın böğründeki o bulutsu güzellik esir aldı beni. Bu bulutsu güzelliğin sırı olsa olsa gökyüzünün yeryüzüne ikramı bir bulut olabilir diye düşündüm.

Görenleri kendine hayran bırakan Pamukkale’ye günlük bir turla ziyarete gittik. Yerli ve yabancı birçok turistin özelikle Antalya’dan düzenlenen turlarla Pamukkale’yi yaşamaya gittiğini görürsünüz. Çoğu antik kent genelde görülür ama yaşanmaz. Pamukkale ise görülen, yaşanan ve hissedilen bir yer.

Antalya’dan bir tura katıldık. Yüksek dağları ve ormanları yara yara ilerleyen yolların izdüşümlerinde Pamukkale ve Antik kent Hierapolis düşleri kurduk yol boyunca.

İlk gün öğle sonrasında vardık Pamukkale’ye. Dağın eteklerine yerleştirilmiş termal otellerden birine yerleştik. Yemek ve sonrasında termal havuz keyfi yorgunluğumuzu aldı üzerimizden. Özellikle hafta sonları günü birlik kaplıca keyfi sürmek isteyenler için ideal bir yer burası.

Pamukkale yolu aynı zamanda turizme hitap eden mağazalarla dolu. Tekstilden, hediyelik eşyalara, halıdan antik Pamukkale hatıralarına kadar her şeyin satıldığı mağazaları görmek, alışveriş yapmak mümkün.

Güneşin rengi solgunlaşmaya başlayınca gizimler diyarına hareket ettik. Gezinti alanı olarak iki kapıdan başlamak mümkün güney ya da kuzey kapı. Eğimi ve güzelden en güzele doğru istikamet için en güzeli geziye güney kapıdan başlamak.
Güney kapısından girdiğimizde Hierapolis’e adımımızı atmış oluyoruz. Antik kentte bulunan tapınaklar sebebi ile kutsal kent anlamına gelen Holy City olarak adlandırılmış. Antik kenti görünce kutsal kent yerine Beyaz kent, Pamuk şehir, Beyaz krallık demek bence daha güzel olurdu. Görünen o ki burada kurulan medeniyetin varlık sebebi beyaz görünümü ile doğa harikası travertenler.

İnsanı büyüleyen şehrin kuruluşu hakkında bilgiler sınırlıdır. Ancak Bergama Kralları'ndan II. Eumenes tarafından MÖ. II. YY.' başlarında kurulduğu ve Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera'dan dolayı, Hierapolis adını aldığı bilinmektedir.

Güney kapısını aralayıp zamanın ötesine doğru gidiyoruz. Yol boyunca anıtsal özellikler taşıyan alile mezarlıkları bize eşlik ediyor. Ölümün tüm gerçekliği ve kaçınılmazlığı gezimiz buyunca bir gölge olarak bizi takip ediyor. Şehrin her yapısı taştan yapılmış. Bu sebeple bize ulaşmış.

Yol boyunca uzanan, mezarlar, tapınaklar, kiliseler, hamamlar, evler ve anıtsal sokaklar, şehirlerin ve insanların asırlarca vazgeçilmezlerinden olduğunu bir kere daha hatırlatıyor.

Şehrin ana caddesine anıtsal özelliği olan kapıdan içeri giriyoruz. Cadde zemini tamamen büyük taşlarla kaplıdır. Ortasından üzeri yine taşlarla kaplı su kanlarlı görünüyor. Zaman dün olmasa da zemin dünden kalınca kendimizi bir Romalı general gibi hissedip cadde boyunca ilerliyoruz. Anıtsal sütun blokları Romanın gösteriş ve ihtişamının izlerini taşıyor.

Caddenin kuzey kapısından çıkıp ötede bizi bekleyen, çığlık, kahkaha, hüzün ve tebessümün görsel şölene dönüştüğü antik tiyatroya gidiyoruz. Tiyatro devletle milletin buluştuğu mekânlar olmuş. Burada festivaller, tiyatrolar, köle bayramları, aslanların önüne atılan insanların çığlıkları, kahkahaları tiyatronun taşlarına sinmiş gibi. Yarım bir stadyumu andıran tiyatrosu sahnesi her yerden rahat görülmekte ses her yana eşit dağılmakta.

Tiyatronun hikâyesini tiyatronun seyir bölümüne oturarak dinliyoruz rehberimizden. Sonsuz bir arzunun hissiz duvarlarda kalan izleri, kulağımıza bu tiyatro sahnesinde bir gerçeği fısıldıyor. “ Hayat bir tiyatrodan ibaret”

Tiyatrodaki seyirci olma rolümüz bitiyor. Oyunun diğer bölümlerinde ki rolümüzü oynamak için yola devam ediyoruz.

Kleopatra havuzunun şifa dağıttığı kulağımıza fısıldanıyor. Tarihi sütunların taşların, zemine yayıldığı havuz tıklım tıklım. Rehberimiz seher hanım burada geçen bir olayı bizimle paylaşıyor. Burayı ziyarete gelen iki Rus genç bu havuzda yüzerken tanışırlar. Aşkları asırların öncesinden tutkuya dönüşür. Ancak aşklarının testten geçmesi gerekiyor. Pamukkale’den ayrılınca kaza geçiriyorlar. Erkek için bir daha yürünemez deniliyor. Tutku tutsaklığa dönüşüyor. Bu iki sevgili pes etmiyor. Her yıl aşklarının başlangıcı olan havuza gelerek burada fizik tedavi görüyor. Ve sonuç Klopatra’nın havuzu yürümesi bir daha imkânsız denen hastaya şifa oluyor.

Havuzun gizemini içinde yüzenlere bırakıyoruz. Bizim sıramız ertesi gün gelecek. Biz Hierapolis’te çıkarılan eserlerin sergilendiği müzenin sırları arasından geçip bembeyaz su gölcüklerinin rüyasında buluyoruz kendimizi.Beyaz düşlerin gerçeği Pamukale akıyor ayaklarımızın altında. Önce bu sihirli doğa harikası karşısında nutkumuz tutuluyor. Özelikle sıcakkanlı Japon gençlerinin çığlıkları ile irkiliyoruz. Sevinç ve hayranlık duygularını içlerine sığdıramayıp çığlığa döküyorlar. Her milleten insanın ayakkabılarını çıkartıp beyazın saflığına, suyun şifasına bıraktığını görüyoruz. Doğaya, doğal olana dokunan çıplak ayakların mutluluğu fotoğraf makinelerinin objektiflerine düşüyor beyaz bir ışık olarak.

Dokunma duygusu yürüyüşümüzde zirveye ulaşıyor. Gezimizin başından beri bizi takip eden pamuk bulutlarının rengi grileşiyor. Aynen Pamukkale’nin su değmeyen travertenlerinin grileşmeye başladığı gibi. Gri bulutların rengi siyaha bürününce yağmur gökyüzünden Pamukkale’nin sularına karışıyor.

Yağmurun ıslattığı bedenlerimizle otelin yolunu tutuyoruz. Ertesi sabah gün yaşayanlar için yeniden başlıyor. Hayatımızdaki grileşmemiş beyaz düşlerle Klopatra havuzunun ve Pamukkale’nin beyazına kendimizi yeniden bırakıyoruz.

Bulutlar yine beyaz, travertenler yine beyaz, umutlarımız yine beyaz. Yazarın Beyaz gemisine biniyoruz. Siyahsız bir beyaz doğru ilerliyoruz.

Not: Gezimizde desek ve ilgisini esirgemeyen, POLAR TOER (www.polartour.com) ve çalışanları; operasyon şefi Aydın Baraş bey, Rehberimiz Seher Ulutürk hanım ve şoförümüz Mehmet Demir beye teşekkür ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 65
Toplam yorum
: 68
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 3200
Kayıt tarihi
: 16.01.07
 
 

Çeşitli dergi ve gazetelerde, gezi, deneme, öykü, şiir yazan bir yazar. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster