Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '13

 
Kategori
İnsan Kaynakları
Okunma Sayısı
208
 

Teknolojik İK'cılar

Teknolojik İK'cılar
 

Yenibiris.com'un eski tarihli bir dergisinde sevgili okuldaşım İdil Türkmenoğlu'nun bir yazısını okuyunca ben de onun gibi nostalji yaptım. İdil eski zamanlarda otomatik hale gelmemiş insan kaynakları süreçleri ile nasıl iş yapıldığını yadederken, bir yandan da o zamanki muhabbet ortamının maalesef artık var olmadığını, insani yönün giderek tırpanlandığını vurgulamış yazısında.

Ne kadar doğru !

Yaşı bizim gibi 40 civarında olanlar ya da yaklaşanlar iyi bilir. Bizler üniversiteden mezun olurken evlere bu kadar girmemişti bilgisayarlar. Cep telefonuna sahip olmak ve onu kullanmak bile bir sürü şarta şurta bağlıydı. İlk cep telefonumu (ki şu kayar kapaklı klasik Nokia'lardandı) 1997 Temmuz'unda aldığımda kendi kendime "vay canına, sanırım şimdi büyüdüm !" dediğimi hatırlıyorum. O dönemde o telefonu almak büyük bir olaydı çünkü. İş hayatına gireli fazla olmamıştı ve benim bir cep telefonum olmuştu artık.

Şimdi bu dediklerim yeni nesil, ya da bir başka deyimle Y Kuşağı için neredeyse bir parodi niteliğinde. Onlar doğduklarından tüm teknoloji ayaklarının altında, gözlerinin önünde çünkü. 2,5 yaşındaki kızım eline oyuncak cep telefonunu alıp uzun telefon görüşmeleri yapabiliyor, biraz daha gayret ederse (ve biz izin verirsek) internette sörf yapması an meselesi. Oğlumun beklediği teknolojik aletleri saymıyorum bile; Wii ona göre pek bir çocuk oyuncağı, PSP’sinin de yeni modelleri pek havalı. Teknolojiyi gittiği yere yanında götürebilmek onun için o kadar önemli ki, sadece PSP için para biriktirebileceğini söylemişti zamanında… Tabii hızlı tüketim toplumunun onu ve arkadaşlarını cezbeden yeni ürünleri vitrine çıkma hızını düşürmediğinden talepler çabucak değişime uğrayabiliyor !

İşin ailevi tarafını bir tarafa bırakırsak, iş hayatında tüm işlerimizi çok daha çabuk, daha hatasız ve kolaylıkla yapmamızı sağlamış olan otomasyon süreçleri ve araçları, bizleri aynı zamanda hep daha ileriye doğru gitmeye teşvik ediyor. Daha önce elle tek tek hazırlanan yazılar ya da duyurular tek bir tuşa basıldığında bırakın aynı departman ya da binada çalışan kişileri, diğer ülkeler de dahil bir şirketin tüüüm birimlerine aynı anda aynı hızla ve netlikte ulaştırılabiliyor. Her türlü talebinizi yerinizden kalkmadan, sadece önünüzdeki bilgisayarın tuşlarına basarak istediğiniz yere göndermeniz mümkün. İdil'in de yazısında belirttiği gibi, eskiden sadece çok üst düzeye gelmiş olanlara tanınan "şirket posta hesabı" ve "internet erişim hakkı", şimdi işe başlayan herkese başladığı gün sunulan standart paketin içinde. Bunun olmadığı bir dünyayı düşünmek imkansız hale geldi. Eskiden bu işler nasıl yapılırdı, hatta hayat nasıl devam ederdi, iş hayatına yeni atılan Y kuşağına anlatıldığında onlara fantastik öyküler gibi geliyor. Hani büyükannelerimizin dizlerinde battaniyeleri, sırtlarında el örgüsü şalları, gözlerinde ince telli gözlükleri ve  dişsiz ağızları ile bizi sobanın etrafına toplayıp da anlattığı masallar gibi...

Yazıda beni en çok vuran sanırım "izin" ile ilgili kısım oldu. Eskiden doldurulan izin kağıtları en üst yöneticiye kadar bizzat iletilir ve  imza ile onay alınırdı. Bu da belki de kapısının önünden nadiren geçtiğiniz, göz göze gelmekten kaçındığınız, sizi bir sorun nedeniyle arayacak diye kalp çarpıntısı çektiğiniz tepe yöneticinizle bir çift laf edeceğiniz anlamına gelirdi. Ben kendi adıma çok iyi hatırlıyorum : Yöneticim her izin kağıdını sanki çok değerli bir devlet tahvili gibi inceleyip imzayı atacak gibi eline pırıltılı dolmakalemini alır, sonra bir anda başını kaldırıp gözlüklerinin arkasında simsiyah görünen gözleriyle bir tek soru sorardı :

"Ne yapacaksın bakalım tatilde?"

Evet, işte o soruydu onun da bizim gibi kanlı canlı bir insan olduğunu gösteren şey. Sadece bir iki cümle ile bile olsa bahsettiğiniz tatil planları ile yönetici ile aranızda olması muhtemel duvarlar bir kaç saniyeliğine sanki görünmez olur, bir "ast-üst" sohbeti yerine "iki insan" sohbeti haline gelirdi. Belki sizin gittiğiniz yere daha önce gitmişti, ya da gitmek istiyor olurdu. Görüşler paylaşılır, şakalar yapılırdı. Sonra hızla imzalanan izin kağıdı, iyi tatiller dilekleri ile sona ererdi konuşma. Yöneticinin kapısını ardınızdan kapatırken garip bir iç huzuru duyardınız. Hakkınız dahi olsa o izni ondan alabilmiş olmanın hazzı ayrı bir şeydi...

Şimdi sadece bir portal ya da benzeri uygulamaya girip İzin sekmesini tıklayarak otomatik olarak izin isteğinizi göndermeniz  yeterli. Belki o izin kağıdına izninizi nerede geçireceğinizi yazıyorsunuz ama, artık önemli olan sadece ve sadece sizin olmadığınız tarih aralığının takvime işlenmesi. Üst düzey yönetici kendisine düşen izin talebini değerlendirirken sadece bir alt yöneticinin onayı ya da yorumu olup olmadığına bakmakla yetiniyor. Tatilinizi nerede geçireceğiniz sadece minik bir detay olarak  kalıyor. Kolaylıkla göz ardı edilebilecek bir detay.

İnsan Kaynakları mesaisinin çoğunu "Eski Kuşak-Yeni Kuşak Çatışması"nı çözmeye adamış olsa da, daha temel bir sorunsalı içinde barındırıyor geçip giden zaman. Belki hala Asimov'un öngördüğü şekilde değil, ama yavaş yavaş makineler insanların ve dolayısıyla insan ilişkilerinin yerini alıyor. Yazılı ortamın ne kadar merhametsiz, ne kadar yanlış anlaşmalara gebe olduğunu bilmiyormuş gibi yazılarla tartışıyor, yazılarla savaşıyor ve iddialaşıyoruz. Yüzyüze olsak bir mimik, ses tonundaki bir değişim ya da ufak bir gülümseme ile söylemek istediğimize gerçek anlamını yükleyebilmek mümkünken, sadece harfler ve ne anlama geldiği o kadar da önemli olmayan :-) :*-) gibi işaretler ile kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. Her zaman başarılı mıyız, her zaman kendimizi istediğimiz gibi ifade edebiliyor, gerçekten demek istediğimizi diyebiliyor muyuz ? İşte orası kocaman bir soru işareti !

Sırf bu nedenle klasik ve yetkince yapılan bir işe alım görüşmesinde, görüşmeyi yapan kişinin becerisine bağlı olarak aday ile ilgili çok ama çok kapsamlı bilgileri almanın mümkün olduğunu,  geçerlilik ve güvenilirliği hep bir takım "eğer"lere bağlı olan kişilik envanterlerine bel bağlanarak kişiler hakkında karar vermenin yanlış olduğunu savunuyorum. Bence öncelik aynı daha önceden yaptığımız gibi görüşmede olmalı, envanter sonuçları sonradan, görüşmenin de ışığında değerlendirilmeli. Ama maalesef bazı iş arama portalları bazı kişilik envanterlerini koyup adayı bunu yapmaya, işvereni ya da aracı kurumu da bunu ön koşul olarak almaya yönlendiriyor. Karşınıza hiç gelmeyen, konuşmasını, oturmasını kalkmasını, kendini ifadesini hiç bilmediğiniz birini 35 tane sorunun sonucuna göre ön değerlendirmeye tabi tutmak ve belki de bunun sonucunda elemek çok da uygun değil gibi geliyor bana.

İnsan Kaynakları pek çok kişi tarafından "aman herkesin yapabileceği çok rahat bir iş" olarak görünse de aslında içinde o kadar çok özellik barındırıyor ki ! Evet, belki bilfiil şirketin trilyonları ile oynamıyorsunuz, ama o trilyonlar ile oynayacak olan oyuncuları belirliyorsunuz. Onların gelişimi, motivasyonu, eğitimi, herşeyi sizin elinizde. Ve insanların böylesi sorumluluğunu almak öylesine zor bir süreç ki, İK profesyonellerinin her zaman daha ketum, daha "poker yüzlü" olmasının en önemli nedeni de bu. Bu işi hakkı ile yapmak empatik olmayı, analitik düşünebilmeyi, çok yönlü olabilmeyi, iyi bir dinleyici ve buna bağlı olarak değerlendirici olabilmeyi, gelişmiş iletişim yeteneklerini, zekayı, iş bilgisini ve daha bir yığın özelliğe sahip olmayı da zorunlu hale getiriyor.

Yani o kadar da kolay değil İK cı olmak ! Söz meclisten içeri !

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1132
Kayıt tarihi
: 08.09.07
 
 

1973 İstanbul doğumluyum. Kadıköy Anadolu Lisesi ('91)'nin ardından 1995'te Boğaziçi Üniversitesi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster