Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '16

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
137
 

Tepemde taşırım, öyle cahilleri ben

Tepemde taşırım, öyle cahilleri ben
 

Alnını karışlarım hayır diyenin / Resim de gerek bize, müzik de / Türkçe, tarih, matematik tamam da / Felsefe de gerek bize, fizik de …   (H.E.)

               Hem çocuklarımıza sorumluluk vermekten korkarız, hem de sonradan, “Koskoca adam oldu, koskoca kadın oldu; hâlâ kendine güvenmiyor; hâlâ sorumluluk almaktan ödü kopuyor.” diye eleştiririz onları.

 

               Şunu kabul edelim ki hepimiz, çocuklarımızda gördüğümüz her yanlışın, her kabahatin asıl sorumlusu biziz. Elbette başta anne babalar… Sonra nineler, dedeler, anneanneler, babaanneler… Ve öğretmenler…

               “Mucize Kaymakam Turan Eren”, henüz 11 yaşında iken, babasının kendisine sorumluluk bilincini nasıl verdiğini öyle güzel bir örnekle anlatmış ki, bayıldım!

               “Babam biz çocukların yetişmesi için her türlü eğitimi, bilgi ve beceri kazandırmayı kuru sözle anlatmak yerine, örnekler göstererek vermeye çalışırdı. (…) Sorumluluk vermesini çok severdi. Daha on bir yaşımdayken, “Turan, bugün öküzleri sen alacaksın. Bir teneke buğdayı heybeye koyup eşeğe yükleyeceksin. Şu tarlaya gideceksin, aynen benim yaptığım gibi hayvanları sabana koşacaksın. Sonra önlüğü bağlayıp tohumu sana gösterdiğim gibi tarlaya serpecek, sonra da süreceksin.” dedi.

               “Ben, ‘Baba, hepsini birden yapabilir miyim? Ya başaramazsam’dedim. O da, ‘Hiç önemli değil, bir teneke buğdayımız eksik olur. Ama sen merak etme, senin sürüp ektiğin, benim sürüp ektiğimden daha güzel olacak. Kendine güven ve git.’dedi. Ben, ‘Baba, ben yapayım ama sen de benimle gel.’ dedim. ‘Hayır, gelirsem bu işin bir anlamı kalmaz. Artık kocaman bir erkeksin. Sen gideceksin ve başaracaksın. Yalnız, sürdüğün yerleri taşlarla belli et, zamanı gelince hep beraber nasıl olduğunu görürüz.’ dedi.”

               Aynen babasının dediği gibi gerekli hazırlığı yapıp tarlaya gider. Daha önceleri babasından gördüğü gibi, tohumu serper. Öküzleri koşup dikkatlice toprağı sürer. İşini bitirince, sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırarak, “Başardım!” diye sevinç çığlığı atar.

               Öğüt vererek, nutuk atarak, sürekli eleştirerek değil, sorumluluk duygusu böyle verilir işte bir çocuğa.

               Oldu olacak, bir örnek daha verelim de pekiştirelim iyice bu konuyu:

               “Yine aynı yıl… Ağustos ayının sıcak bir gününde babam, ‘Turan, altı teneke buğdayı katıra yükleyeceğiz. Sen Atma Değirmeni’ne götürecek, un öğüttükten sonra yaylaya gideceksin.’dedi. Ben gene itiraz ettim: ‘Ya yolda bir yabanî hayvan çıkar da katırı ürkütür, yük devrilirse, bu kadar yükü nasıl yüklerim? Nasıl getiririm?’dedim. Babam, ‘Hiçbir şey olmaz. O dediğin yoldan birçok insan gelip geçiyor. Bir terslik olursa, onlar sana yardım eder, yükünü yüklerler.’dedi.”

               Köyde buğdayı katıra yükleyip değirmene varır. O gece buğdayı öğütülür. Sabah erkenden, değirmene gelen insanların yardımı ile unu katıra yükler; kendi de yükün üstüne bindikten sonra, “Hadi, yolun açık olsun” diye uğurlanır.

               Ve 25 km’lik yolu herhangi bir aksama olmadan kat edip akşama doğru yaylaya ulaşır.

               Bırakın on bir yaşını, ortaokul sonda, dahası lisede okuyan oğlunu, kızını evlerinin yüz metre yakınındaki bakkala göndermeye korkan anneler, babalar! Teşekkür üstüne teşekkür, takdir üstüne takdir belgesi getirseler de okuldan, gelecekte olumlu hiçbir şey beklemeyin o çocuklardan.

               Ahkâm kesmeyi bırakıp gelelim biz Turan’a:

               O, bir köylü çocuğunun yapması gereken her şeyi yapar. Ekim zamanı çift sürer, orak zamanı ekin biçer, harmanda düven sürer, kuzu otlatır, sığır güder.

               Ve bir gün, tesadüfen Manisa’nın Akhisar ilçesinde bir amcası olduğunu öğrenir. Ve bir tanıdığı ile “Amcama söyle, beni okutacaksa yanına gelmek istiyorum.” diye haber gönderir.

               Babası, “Oğlum, okuyacaksan Malatya’da oku” der ama O, “Hayır, amcam ‘Gel, ben okuturum.’ derse, gideceğim, orada okuyacağım.” der.

               Olumlu bir haber gelmesi üzerine, kesin olarak Akhisar’a gitmeye karar verir. Annesi, “Ben senin hasretine nasıl dayanırım?” deyip sert tepki verirse de birkaç gün boyunca yalvarır annesine. Sonunda, “Engel olursa, okuyamayacağı için hayatı boyunca kendisine beddua edeceğini” söylemesi üzerine, “Peki oğlum, geleceğine engel olmak istemem. Bağrıma taş basar, hasretliğine katlanırım; git.” demek zorunda kalır annesi.

               Ve o sırada 72 yaşında olan babasıyla birlikte, “Ver elini Akhisar” deyip çıkarlar yola.

               Amcası ve yengesi çok iyi karşılar onları. Babası on gün sonra dönerken, “Turan, sana çok inanıyor ve güveniyorum. Başarılı olacaksın. Buraya ne amaçla geldiğini asla unutmayacaksın. Dualarımız hep seninle olacak. Çalış, oku. Amcana ve yengene en ufak bir saygısızlık etmeyeceksin. Önün açık. Güzel bir ilçe, güzel bir fırsat... Bunu iyi değerlendireceğini biliyorum. Gene söylüyorum: Sana inanıyor ve güveniyorum.” der.

               Dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Turan’ın babası, söze başlarken olduğu gibi, sözünü bitirirken de oğluna inandığını ve güvendiğini ısrarla belirtiyor.

               Biz anne – baba ve öğretmenler olarak çoğu zaman ihmal ederiz bunu. Oysa sevilen ve saygı duyulan büyüklerin çocuklara inandıklarını ve güvendiklerini söylemeleri çok etkili ve önemlidir onlar için.

               Baba öyle söyler de, şöyle bir karşılık vermez mi oğul?

               “Baba, güvenini asla boşa çıkarmayacağım. Çok çalışacağım, okuyup başarılı olacağım. Gecemi gündüzüme katacağım.”

               Gözyaşını içine akıtarak elini öpüp uğurladıktan sonra babasını, amcası elinden tutup, “Gel oğlum, der; bundan sonra ben senin hem amcan, hem babam, hem de arkadaşınım. Yengen iyi bir insandır, ama sinirlidir. Zaman zaman ters davranır, kırıcı laflar söyler. Sen ona asla bakmayacaksın. Sen sadece okumaya, başarılı olmaya, sınıfını geçmeye çalışacaksın. Biz cahiliz, iyi söyleyelim derken kötü söyleriz.” (*) deyince, başarılı olacağına dair O’na da söz verir Turan.

               Kendisinin cahil olduğunu söyleyen “Amca” da, “Sana güveniyorum.” demeyi ihmal etmez.

               “Kendini ‘allame-i cihan’ sanan çokbilmiş anne ve babalardan, çokbilmiş amcalardan korusun çocukları Tanrı” desem, duam kabul olur mu acaba?

               Turan Eren’inki gibi “cahil anne - babası” ve “cahil amcası”(!) olan çocuklara ne mutlu!..

               Gözünün yağını yer, başımın üstünde taşırım; öyle cahilleri ben.

 

                                                                                                          Hüseyin Erkan

                                                                                         huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

---------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Üç Dilek (Yazan: Turan Eren, Anı – Roman, 2016)

 

                                                           

Çiğdem Timur bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok güzel örneklendirimiş çok değerli bir yazı. Emeğinize sağlık ! Sadece önermekle kalmıyor, daha çok okunması dileğiyle sosyal medyada da paylaşıyorum. Umarım çok okunur ve ders çıkarılır. Selam ve saygılarımla.

Çiğdem Timur 
 10.12.2016 12:26
Cevap :
Teşekkür ederim Çiğdem Hanım... Düşüncelerinize saygılarımı sunarım.  23.12.2016 22:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 268
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster